23 Nisan 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 31. Hafta

Güzel günler ümidi ile merhaba BYBO,

31. haftayı devirirken sol kalçam "ah-uh" sesleri çıkartmama neden olacak kadar ağrımaya başladı. Yavaştan kendisini hissettiriyordu fakat son günlerde ağrı hiç geçmez halde. Sanırım doğum yaklaştıkça ağrılar konusunda biraz daha hassas olmaya başlayacağım. Rüyalarım ise aldı başını gidiyor, her gecem ayrı bir serüven. En son kurt adam tarafından kaçırıldım, bunun da ötesi olmaz herhalde! Kabusların yanında bebemi gördüğüm rüyalar da oluyor. Yüzünü net olarak 'görmesem' de kucağımda olduğu rüyalar, o günü keyifli geçirmemi sağlıyor. Sadece keyif değil hem sabırsızlık hem de korku sarıyor o sabahlar beni. Bir yanım hemen 38. - 39. haftalara gelip bebemi kucağa almak istiyor, diğer yanım endişe içinde olabildiğince yavaş geçsin bu zamanlar diyor. Tam bir iç dünya hengamesi... Geçen hafta doktor kontrolüm vardı. Plasentam ile ilgili biraz daha olumlu yaklaşım içine girebildik. Yukarı doğru çıkmaya başlamış fakat hala yanlarda. Durumu daha da netleştirmek için haftaya perinatolog ile görüşeceğiz. Eğer o da ılımlı yaklaşırsa doğal doğum için elimde hala bir şans olacak. Bu da benim keyfimi gerçekten çok yerine getiren bir haber oldu. 


Tüm pozitif enerjimi plasentaya iletiyorum, yukarı doğru alalım kendisini! Doktorum ay sonunu bulmayacaksam araba ile annemin yanına gitmeme izin verdi. Biz de fırsat bu fırsat diyerek hafta sonu "Ayvalık yolcusu kalmasın" dedik. Yol tahminimden yorucu geçmekle beraber 3 gün süren mini tatil bana çok iyi geldi. Temiz hava, kumsalda yürüyüş, taze salatalar, balık, ev yemekleri derken Ege'nin tadını tam manası ile çıkarmayı başardım. Baharda gitmemizin avantajlarını da sonuna kadar kullandık. Daha "yazlıkçı" modu başlamadığı için mekanlar olabildiğince sakindi. Uzun zamandır Cunda'yı bu kadar güzel görmemiştim. 10 15 sene önce gittiğim zamanları hatırlattı bana. Henüz 'keşfedilmemiş' doğal güzelliği ile karşımdaydı. Hamile halimle ne kadar iştahlı bakıyorsam ikramlar da eksik olmadı. İkramlar karşısında 'tatildeyim canım ben' diyerek bir iki kaçamak yaptım, pişman değilim! İçimde kalan tek aktivite denize girmek oldu. Hava gerçekten 22 - 23 dereceleri görseydi tek seferlik deneme yapacaktım fakat 20 dereceyi bile anca görüp, üstüne de Ege rüzgarını yiyince cesaret edemedim. Ağustos'a şunun şurasında ne kaldı diyerek kendimi avutuyorum. 

Geçen hafta yine hızlı bir kararla oda dolap işini bitirmiş oldum. Kayınvalidem geldi, sadece örtüleri yıkama amacı ile işe başladık, tüm işleri hallederek kapıyı kapattık. Yorucu bir süreç oldu ama değdi. Benim gibi kafasında bir iş varken diğer işlere tam konsantre olamayan biri için büyük bir rahatlama da oldu diyebiliriz. Kıyafetler, yatak artık hazır nazır. Hastane çantasını da Mayıs sonu gibi halletmeyi planlıyordum ta ki bu hafta annemle yaşadığımız küçücük olaya kadar. Bir bebek mağazasında zıbın aranırken, benim yaşlarımda bir 'baba' geldi ve alttan çıtçıtlı yenidoğan kıyafeti istedi görevliden. Satıcı elindekileri tek tek gösterecekken, baba aynı telaşla 'Hangisi olursa fark etmez; alttan çıtçıtlı herhangi bir body olur. Beni hastaneden bekliyorlar, doğum yeni oldu' dedi. Bebeğin 2.250 gram, beklenenden biraz erken geldiğini de arada öğrenmiş olduk. Bu da benim çanta hazırlama faslını biraz daha öne almama neden oldu. Büyük ihtimalle birkaç haftaya o işi de bitiririm. Ondan sonra benim yapacağım birşey kalmayacak, doğru zamanda Eren'in gelmesini bekleyeceğiz. 

Üç hafta kadar önce BYBO arkasından yaşanan bir takım olaylar ve bu hafta ülkenin geleceğine yönelik alınan büyük karar (!) benim oğlumla ilgili en kritik konuları düşünmeme neden oldu. Oğlum çok zeki biri olur mu bilmiyorum, büyük işler başaracak mı bilmiyorum, spora / müziğe yeteneği olacak mı onu da bilmiyorum. Fakat ben onun iyi biri olması için herşeyi yapacağım, onu biliyorum. Doğruyu takip etmesi gerektiğini, bunu yaparken körü körüne değil sorgulayarak hareket etmesini, iyinin - hakkın yanında olması gerektiğini, "kötülere / zalimlere" karşı boyun eğmemesini öğreteceğim ona. Emeğe, iyiliğe ihanet etmemesini, edenin de yanında olmaması gerektiğini anlatacağım uzun uzun. Çok para kazanır mı, çok iyi bir mesleği olur mu bilmiyorum da iyi insan olması için çaba sarf edeceğimi biliyorum. Hayvanları sevmesini, doğayı (elimizde ne kaldıysa) korumasını, "erkek annesi" olmanın verdiği sorumlulukla kadınlara karşı "doğru" davranış sergilemesini öğreteceğim. Bu da benim ve eşimin boynumuzun borcu olarak yazılı kalsın burada. 

 Haftaya hem doktor kontrolü hem de doğum semineri var heyecanla beklediğim. Verimli bir seminer ve güzel haberlerle karşınızda olurum umarım. Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgilerle 

Ezgi.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 28. Hafta

Merhaba BYBO dostları, 

Bu hafta tam manası ile benim için sakinlik içinde geçti. Kursun bitmesi ile beraber evin tadını çıkarmaya başladım. Kendime günlük program yaptım; ders zamanlarını belirledim. Haftalık yemek listesi ayaladım. Evde yapılması gereken irili ufaklı işleri sıraladım. Yorgunluk durumuna göre onlara da yavaş yavaş el attım. Gerçi bir gün dolap temizliğini biraz fazla abarttım, sonrasında ağrım olduğu vakit kendimi 'nadasa bırakarak' ilerlemem gerektiğini idrak ettim. Fakat sonuçta evde olmanın keyfine tam olarak vardım diyebiliriz. Psikolojik olarak da fiziksel olarak da daha iyi hissettiğim bir hafta oldu. Özellikle tahta sıralardan kurtulmamla beraber bel ağrılarımda da fark edilir bir azalma oldu. Yürürken belime bıçak saplanıyor hissi de böylece yok olmaya başladı gibi. 'Daha dur sen ağrıları bu dönemde göreceksin' diyenlere kulak tıkayarak şimdiki halimin tadını çıkarıyorum. Geçen hafta sonu yaklaşık iki senedir beraber çalıştığımız beslenme uzmanı ve fizyolog olan doktoruma gittim. Kendisi sadece kilo ile değil benim ruh halimle de sağ olsun yakından ilgilenir. Bazı insanlar vardır, sadece konuşması bile size iyi gelir, içinizi açar. İşte o da benim için bu tarz insanlardan. Sanırsınız o kadar kilo alan ben değilim, keyifli keyfli çıktım yanından. Moral, motivasyon tavan seviyede günü geçirdim. 

Son tahlillerime bakarak her gün 30 dakika güneş banyosu yapmamı istedi. Şansıma bu hafta da genel olarak güneşliydi. Unutmadığım günler geçtim balkona, aldım kitaplarımı, bacaklarımı ve kollarımı sıyırdım, yarım saat kadar ev ortamında güneşlenmeyi başardım. Tabii çıktığım saatler öğleden sonra idi. Güneşin doğrudan geldiği saatlerde çıkmamaya özen gösterdim. Ama sanki bebem, babası gibi sıcağı sevecek gibi geliyor bana. Ben sıcağa hiç dayanamam, çok çabuk sıkılırım. Lakin kocam ise Akdeniz insanı. Bebe bu konuda kime çekecek merakla bekliyorum. Doktor uçağa izin vermedi ama araba yolculuğu için bir kere daha zorlamayı düşünüyorum. Annem Ayvalık'ta yaşıyor ve ben ay sonu 3 4 günlüğüne onun yanına gidip, Ege havası almayı çok istiyorum. İstanbul'dan uzak, dingin, kısacık bir tatilin doğumdan önce bana iyi geleceğini düşünüyorum. Hem kendimi anne yanında şımartmak için çok geçerli bir haldeyim. Umuyorum izin verir. 

Yaptığım araştırmalarda öğrendim ki plasentanın rahim ağzını kapamasının üç farklı aşaması bulunuyormuş: Biri tamamen kapama, biri kısmen kapama, diğeri tam kapamıyor arada boşluk var fakat plasenta hemen rahmin üstünde yer alıyor. İlk durumda normal doğum mümkün gözükmüyor, diğer iki seçenekte ise duruma göre normal doğum yapılabiliyor. Benimki hangi aşamada henüz bilmiyorum, yukarı çıkacak diye düşündüğümüzden doktorla hiç bu muhabbetlere girmedik. Haftaya kontrolde yine plasentam aşağıda ise sanırım bu detayları konuşma vakti de gelmiş olacak. En azından biraz daha bilgilendirilme kafamı rahatlatacaktır. 


Bu hafta bebemin en kıymetli oyuncakları geldi. El emeği, göz nuru örgü bebeklerimiz. Kayınvalidemin el işi gerçekten de çok başarılıdır. Gördüğünü bir kalıp şeklinde çıkarmayı başaran insanlardan. Hem kıyafet konusunda hem de bebekler konusunda epey şanslıyım. Bugüne kadar bana örüyordu şimdi sıra bebeme geçti. Özellikle kendisi bazı konularda benden daha hassas olduğu için ördükleri açısından da kafam çok rahat. Batmayan ip, organik ip, boyasız ip gibi tüm detaylara bakıyor. Bana sadece giydirmesi ya da oynatması kalıyor. Bebenin de severek oynayacağı ve giyeceği günleri görelim... Kutsal bir tören edasında bahsedilen bebe doğmadan önce kıyafetlerini yıkayıp ütüleme işini ay sonuna doğru halledeyim diyorum. Gerçi 'yok 34.haftayı bekle, 35.haftayı bekle, tozlanır, kirlenir' gibi yorumlar alsam da kim dolabındaki tüm kıyafetleri her ay baştan aşağı yıkayıp sonra ütülüyor bilmiyorum. Doğuma kadar annem yanıma gelmeyecek, o yüzden ben de iyice şişip rahatsız hale gelmeden o işi de aradan çıkartmak istiyorum. Hele benim gibi ütüden nefret eden bir kişiyseniz, havalar ısınmadan halletmek mantıklı olacak gibi. Neyse ki çok yakın bir arkadaşım o gün yardıma gelecek, bir gün içinde bitirmeyi başarırız böylece. O iş de aradan çıktığında bebek eşyalarına yönelik pek bir işim kalmamış olacak gibi gözüküyor. Bu haftalık da bu kadar. Güzel bir Nisan ayı bizi bulsun. 

Sevgiler,

Ezgi

30 Mart 2017 Perşembe

Ebeveynlik ve Fedakârlık

Bizim kültürümüzde “ebeveynlik” ve “fedakârlık” sıklıkla yan yana gördüğümüz iki kavram. “Sabahlara kadar başında bekledim!” “Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim!” “Saçımı süpürge ettim!” “Özel hocalar tuttum!” … Bu tür cümlelerden oluşan fedakârlık listeleri uzar gider. Oysa bence “ebeveynlik” ve “fedakârlık”, yan yana durmaları çoğu zaman yanlış hatta sık sık da sakıncalı olan kavramlardır. Zorunluluk mu Fedakârlık mı? Öncelikle, zorunluluk nedeniyle yaptığımız işlerden dolayı fedakârlık yaptığımızı söyleyebilir miyiz? Tuvalete gitmemiz, üşüyünce üstümüzü örtmemiz gibi eylemlerimizde fedakârlık bulunabilir mi? Cevap tabi ki “hayır” olacaktır. İşte çocuğumuzla ilgili gerçekleştirmiş olduğumuz eylemlerin de çoğunluğu bu zorunlu işler kategorisindedir. “Ama çocuk da olsa farklı bir insan ve benim kendimden başkasına yaptığım iyilikler neden zorunluluk olsun ve fedakârlık olmasın?” gibi bir düşünce gelebilir aklınıza. Evet, çocuğunuz sizden farklı bir insan ama tamamen sizin istek ve iradenizle dünyaya gelmesine sebep olduğunuz bir insan. Dünyaya gelip gelmeme, sizi anne baba olarak isteyip istememe gibi seçenekler arasından tercih yapma şansı yok. Dolayısıyla dünyaya bir çocuk getirirken, o çocuğun temel sağlık, beslenme ve ilgi gibi ihtiyaçlarını karşılayacağınıza dair bir önkabulü onaylamış oluyorsunuz, farkında olsanız da olmasanız da. Bu açıdan, çocuğunuz yetişkin bir birey olana kadar bakım-görümü tamamen sizin yükümlülüğünüz altında ve ortaya çıkan ürünle ilgili sorumluluğun önemli bir kısmı da sizin omuzlarınızda olacak. Bu, hem çocuğunuza hem de topluma karşı olan bir sorumluluk. Zorunluluğun bir diğer yönü de pratikteki zorunluluk. 
Diyelim ki çocuğunuz hasta oldu ve sabaha kadar başında beklediniz. Bu durumun bir alternatifi var mı? En fazla başka bir aile büyüğünün yardımından –kısıtlı miktarda- faydalanabilirsiniz ki çoğunun böyle bir imkânı da yok. Onun haricinde ne yapacaksınız? Yan komşudan, çocuğunuz her hastalandığında çocuğunuzun başında durmasını mı isteyeceksiniz? Bu örneği çocuğunuzun bütün ihtiyaçlarına genelleyebilirsiniz. Yani -bir üstteki paragrafta geçen zorunluluğun mantıkî temelleri aklınıza yatmasa da- pratikte de çocuğunuzun temel ihtiyaçlarını karşılamak zo-run-da-sı-nız. Fedakârlık Tavrı ve Hissinin Olası Sakıncaları “Ben gerçekten fedakârım. Çocuğuma hep diğer insanların çocuklarına verdiklerinden daha fazlasını verdim. Kendime hiç zaman ayırmadım, hep çocuğumla ilgilendim. Bütçemizi sarssa da çocuğumu en pahalı okullara gönderdim” şeklinde konuşan ebeveynler de var. Eğer bu yaptıkları, çocuklarının bir dezavantajından dolayı ise ve çocukları bu ekstralar ile ancak ihtiyaçlarını karşılamış oluyorsa, zaten bu da yine temel ihtiyaçlar kategorisine girer ve fedakârlık sayılmamalıdır ama çocuklarının çok da ihtiyaçları yokken bu tarz ekstra yüklerin altına girmişlerse “bu fedakârlıklarından dolayı kendilerini alkışlıyoruz” demeyeceğim tabi ki de, bilakis aşağıya yazacaklarım tam da bu ebeveynlere yönelecek olan eleştirilerdir. 

1- Ebeveyn Açısından Maddi, Manevi, Fiziki ve Psikolojik Olarak Sürdürülemezlik: Ebeveynlik uzun soluklu bir süreçtir. Kısa mesafe koşucusu gibi tüm varlığınızı ilk saniyelerde tüketirseniz, tıkanır kalırsınız. Ondan sonra birileri kolunuza girerek götürür sizi varış noktasına. Taşımanız gerekenleri taşımanız şöyle dursun, siz de başkalarına yük olursunuz. Yani uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ebeveynliğe göre kendinizi ayarlamalısınız. Bunu yapmazsanız, ilk başlarda size hoş gelen –fırsat bulsa bile- kendine zaman ayırmama, fiziki olarak kendini çok yorma gibi durumlar zamanla sizin normunuz olacak. Performans olarak bu normun altına düştüğünüzde vicdan azabı hissetmeye başlayacaksınız ama bu normu sürdüreyim derken de perişan olacaksınız. İlk başlarda “süper”i yapmaya çalışırken manevi, fiziki ve psikolojik olarak yıpranmanız neticesinde asgariyi bile yapamamaya başlayacaksınız ve ‘haddini aşan her şey zıddına dönüşür’ durumu ortaya çıkacak. Çocuğuna 24 saat dolu dolu ilgi ve şefkat göstermeye çalışan –ama kendini ihmal eden- bir ebeveyn iken, çocuğunun hiçbir şeyine tahammül edemeyip sürekli bağırıp çağıran birine dönüşeceksiniz. Bu açıdan, bu öz varlıklarınızı idareli ve öngörülü olarak kullanmaya çalışmalısınız. “Fedakârlık” yapacağım diye insanüstüymüşüz gibi davranmanın hiçbir anlamı yok. Maddi varlıklarımızı da yine diğer varlıklarımız gibi dengeli bir şekilde kullanmayı öğrenmeliyiz. 

2- Çocuğa Yaşatılan Soğuk Duşlar: Birinci maddede saydığımız olumsuzlukların çocuğa olan yansımalarından birisi, sürekli anormal şekilde yaşadığı standart değişiklikleri olacaktır. Aşırı yoğun ilgi ve anlayıştan, tahammülsüzlük ve farklı versiyonlarda şiddete doğru yaşanan savrulmalar çocukta soğuk duş etkisi yaratacaktır. Maddi yönden ise; kendimizi zorlayarak çocuğa oluşturduğumuz standartlar, ufak bir maddi yalpalamamız sonrası ters düz olacak, çocuk adaptasyon sorunları yaşayacaktır. Bu arada çocuklarımız tabi ki bizimle birlikte hayatın zorluklarını da görmek ve bu şekilde hayata karşı direnç geliştirmek zorundadırlar ama hayatın bu zorluklarını öngörüsüzlüğümüz sebebiyle ve keskin bir şekilde çocuklarımıza yaşatmaktan kaçınmaya çalışmalıyız. 

3- Çocuklar Arası Adaletsizlik: Diyelim ki ilk çocuğumuza çok acayip “fedakârlıklar” yaptık. İlgiyi, şefkati ve maddi kaynakları ayarsızca önüne döktük ve derken ikinci bir çocuğumuz oldu. Acaba birinci çocuğumuzdaki standartları ikinci çocuğumuzda da yakalayabilecek miyiz? Aynı anda iki çocuğumuz olduğu ve birinci çocuğumuzun ihtiyaçları da yine devam ettiği için, tabi ki birçok alanda tek çocuklu gibi davranamayacağız ve ikiye bölünen bütün varlıklarımızla çocuklarımızın ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde karşılamaya çalışacağız. Bu durum gayet normal. Çocuklar arası kıskançlık da doğal olarak işin cabası zaten. Görüldüğü kadarıyla zaten yeterince problem potansiyeli taşıyan çok çocukluluk durumunu, bir de bizim ebeveynliğe çok aşırı yüklemeler yaparak zorlaştırmamamız lazım. Yapılan üst düzey “fedakârlıklar” sonucu tek çocuğuna bile zar zor yetişen ebeveynler, çok çocuklu duruma geldiklerinde haliyle çocuklar arası dengesizlikler ve adaletsizlikler ortaya çıkabilecektir. Etrafımızda, koca koca insanlar olmalarına rağmen hala hayatta istediklerini elde edememelerinin sebebini, kardeş(ler)ine sunulan imkânların kendilerine sunulmaması olarak gören kişiler var. Çocuklarımıza bu ihtimalleri de düşünerek yaklaşmamız lazım. 
4- Borçlu Hissettirilen Çocuklar: Bu “fedakârlık” tavrı maalesef aile içinde çokça konuşulmaktadır. Aslında insanı “bu fedakârlık değil!” diye bağırtan en önemli etmen de budur. Çocuğunuz için gerçekten bir fedakârlık yaptığınızı düşünüyorsunuz, bunu ebeveynler olarak sadece kendi aranızda konuşursunuz. “Ama olmaz ki! Kendileri için nasıl ‘fedakârlıklar’ yaptığımızı çocuklar da duymalı ki ona göre hem bizim kıymetimizi hem de onlara sunduklarımızın kıymetini bilsinler.” anlayışı maalesef çok yaygın ve çok rahatsız edici. Ayrıca “bu ‘fedakârlıklar’ı sadece çocukların bilmesi yetmez, eş-dost-akraba-konu-komşu da bilsin ki, nasıl ‘cefakâr-fedakâr-çilekeş’ ebeveynler olduğumuz tescillensin, şöyle sinemiz doyası bir tatmin olalım, di mi ama…” Biz farkına varsak da varmasak da dillendirilen bu “fedakârlıklar” çocuğu içten içe borçlu hissettirir, minnet duymasına yol açar ve bence bu tarz bir borç-minnet duygusu gayet sağlıksız bir durum. Hatta ebeveynlerin ajitasyon yoğunluğuna göre, kendisine sunulanlardan dolayı ebeveynlerinin yaşadığı “mağduriyet ve mahrumiyetleri” sürekli duyuyor olmak, çocukların suçluluk duymalarına yol açabilir ve psikolojilerine zarar da verebilir. 

5- Başa Kakılan “Fedakârlıklar”: Bir de bu “fedakârlıklar”ın başa kakılması var ki, “borçlanma”dan daha da öte bir durum. “Borçlanma”da çocuk ebeveynlerin söz ve davranışlarından kendi anlayış hassasiyetine göre bir şeyler anlar ve ona göre kendine bir borç çıkarır. “Başa kakma”da ise çocuğun kendi kendine anlaması yeterli görülmeyen “fedakârlıklar” cisim haline getirilir ve çocuğun kafasına fırlatılır. Genelde, çocuğun gerçekleştirdiği bir “beklenti karşılayamama” ya da “suç işleme” durumunda açığa çıkarılır. “Başa kakma”nın tahribatı, “borçlanma”nınkine göre çok daha ağırdır. Anne babanın yaptığı yapacağı her şeye lanet okutmakla kalmayıp, hayatın anlamını da sorgulatabilir insana. Bir gün gelip de çocuğunuzun başına kakacaksanız, yaptığınız o şey her ne ise, yapmayın daha iyi. 

6- Daimi Alacaklı Ebeveynler: “Borçlu Hissetme” ve “Başa Kakma” kısımlarında bazı yönlerden ele aldığımız durumun ebeveynler tarafındaki yansıması da “ebeveynlerin daima alacaklı olması durumu”dur. Bu durum aslında meselenin en vurucu noktası desek yanlış olmaz. Ebeveynler çocuklarıyla ilgilendikleri dönem boyunca yaptıkları “fedakârlıkları”, çektikleri “çileleri”, yaşadıkları “mağduriyetleri/mahrumiyetleri” meğer hiç sıradan şeyler olarak görüp bir köşede unutulmaya terk etmemişler, üst üste yığıp bilinçlerine ve bilinçaltlarına doldurmuşlar. Çünkü “bu dünyada sadece kendileri çocuk büyütmüştür. İlk ve tektirler. Diğerlerinin yaptığı ebeveynlik, onların yaptığı süper kahramanlıktır. Daha neler neler…” Bu açıdan ebeveynler, bugüne kadar yaptıkları şeylerin “karşılığı” olarak kendilerini çocuklarının üzerindeki tek söz sahibi, hatta onların tek sahibi, yöneticisi ve idarecisi olarak görmeye pek bir alışıktırlar. Çocuklarının kendi başına bir birey olduğuna, bir tercih hakları bulunduğuna alışmakta çok zorlanırlar. “O üniversitedeki o bölüm kazanılacak, o meslek değil şu meslek seçilecek, o kızla değil bu kızla evlenilecek”tir. Sonra gelsin tartışmalar, mücadeleler… 

Son olarak; yukarıda yazdıklarım, ebeveynliğin ne kadar zor ve zahmetli bir iş olduğuna, ebeveynlerin çocuklarına harcadıkları her bir emek parçacığının paha biçilemez bir kıymette olduğuna inanmamı engellemiyor. Temel mesele; bu çok kıymetli emeği yorumlarken ve çocuklarımıza sunarken, bilerek veya bilmeden ortaya çıkabilecek yanlışlıkları engellememizdir. 

Huzur ve mutluluklar dilerim…

Atilla Mısra

26 Mart 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 27. Hafta

Selamlar, 

27. haftayla beraber 'üçüncü trimester' sürecine adım adım gelmiş bulunuyorum. Vücudum da son düzlüğe girdiğimizin sinyallerini günbegün arttırarak veriyor. Yorgunluk, ayak bileklerinde şişlik, uyku kalitesindeki düşüş, burun tıkanıklığı... Normal şartlarda daha önümde 13 hafta kadar olacağını düşünürsek, eğlenceli anlar katlanarak ilerleyecek diye düşünüyorum. Ah şu cefakar annelik (!) 

Geçen hafta duygusal olarak yersiz hassaslık içinde olduğumdan bahsetmiştim. Neyse ki bu hafta daha normalim, tek bir konu dışında: Leyla. Leyla benim 3 yaşına yeni giren yeğenim. Almanya'da olduğu için en son 4 ay önce görüştük. Şimdiye kadar süren en uzun ayrı kalışımız. Her gün kısa kısa görüntülü konuşmalarımız oluyor. Fakat son birkaç haftadır konuşmalarımızın özeti şu şekilde:

- Teyze sen bugün mü geleceksin? 
- Hayır canımın içi, sen geleceksin buraya. Havalar ısınacak o zaman sen beni görmeye geleceksin. 
- Ben senin evine mi geleceğim? 
- Evet kuzum. 

Arada bir iki farklı konu sonrası:

- Teyze sen gelince de (o an ne yiyorsa ya da yapıyorsa) beraber yeriz/ yaparız. - Tamam, ben yakın zamanda gelmeyeceğim ama gelince yaparız. 

En vurucu darbe geliyor: 

- Teyze senin orada ne işin var ya, uçakla gelsene buraya. Her seferinde ben de ablam da Leyla'ya yakın zamanda gelemeyeceğimi anlatıyoruz. Gerçi en son bu cümleyi söyledi, ben telefonu kapar kapamaz doktorumu aradım: "Uçağa izin hala mı yok?" diye. Plasentanın aşağıda olması nedeni ile hala iznim yok. Deseydi gidebilirsin, anında gidecektim. O bunları söylüyor ve beş dakika sonra unutuyor biliyorum. Teyze diyerek karalar bağlamadığını da tabii ki farkındayım ama çok özledim ve onun da özlediğini biliyorum. Bu da beni çok hassaslaştırıyor ona karşı. Doğum zamanı gelecekler ama o vakitte yeterli ilgiyi göstermem mümkün olacak mı bilmiyorum. Maddi olarak ayarlayabilirlerse Nisan ayı içinde bir hafta sonu babaanne ve dedesini de görmek için gelebilirler. En kötü senaryoda, doğum zamanını saymazsak, Ağustos ayında anne evinde cümbür cemaat Ayvalık'ta olacağız, o zaman bol bol hasret gidereceğiz. 

Okul, kurs, üniversite genel anlamda ben başarılı biri oldum. 'Örnek' bir öğrencilik hayatım oldu hep. Bunun sebebi bir gördüğümü şıp diye kavramam ya da çok hırslı olmam değil tabiri caizse 'eşek' gibi çalışmam. Yoğun sorumluluk duygusu hisseden biri olarak elimde bir iş varsa onu iyi yapmaya çalışırım. Buna dersler de dahil. Ta ki şimdi gittiğim kursa kadar. Ömrümde geçirdiğim en başarısız ders dönemi içindeyim ki bir lisans, üç yüksek lisans, iş ile ilgili lisans belgesi alan biri olarak bu tarz süreçlerden çok geçtim. Lakin şu an olmuyor. Beynim erimiş, pelte olmuş gibi hissediyorum. Algım zayıfladı, derslere verimli çalışamıyorum. Normal şartlarda 3 - 4 saat aralıksız çalışabilecekken şimdi ilk saatin sonunda yoğun bir sıkıntı yaşıyorum. Bazen geçerli bir sebep oluyor bu bölünmelerde bazen ise saçma sapan nedenler. Sınıfta, 'kendine çok yüklenme sen hamilesin' dediklerinde ayrı bir canım sıkılıyor. Hatta geçen kantindeki görevli benden bahsederken, 'bayan rahatsız çok bekletmeyelim' dedi. Tamamen iyi niyetle dediğini biliyorum ama orada benim rahatsız olduğum kanısı sadece koca karnımdan çıkıyor. Hamilelik gerçekten 'beynimi eritirken, beni rahatsız mı etti acaba' diye düşünüyorum. 

Bu konuda bu kadar dertli olmamın sebebi başarısız olmam değil Temmuz ayının sonunda gireceğim sınavlar. İş ile ilgili girmek zorunda olduğum bu sınavlar iki gün sürecek. Büyük ihtimalle o süreçte ben 'lohusa' olacağım. Bebem 40-50 günlük olacak ve ben sayfalar dolusu yazı yazacağım sekiz sınava gireceğim, sabahtan akşama kadar. Her biri de birbirinden keyifli (!). Doğumdan sonra oturup ders çalışabileceğimi düşünmediğimden, son iki ayım. Bu zamanı iyi değerlendirmek zorundayım yoksa bebeyle beraber Aralık ayında yine girmek zorunda kalacağım ki ders çalışmak ne kadar mümkün olacak bilmiyorum. Bana düzenli yardım edebilecek birileri olmayacak bebek bakımı sürecinde. Aralarda gelen gidenim olacak ama temelinde ben yalnız anneler grubunda olacağım. O nedenle Temmuz ayında gireceğim sınavda verebileceğim kadar dersi vermeliyim ki diğer dönemde bir iki dersi halledebileyim. Bu sebepten beynime rica ediyorum, şu bilgileri kafana sok! Saçlarımı, hamilelikte 'çok hızlı uzar' genellemesine inandığım için gönül rahatlığı ile kestirdiğimi önceki haftalarda yazmıştım. Çevremde de bildiğim hamilelerin gerçekten saçları sırma olmuştu. Peki ya ben? Normalde hızlı uzayan saçlarım durdu. Neredeyse aylardır normal hızının yarısı kadar uzamadı. Fakat sadece saçlarım değil, vücudumdaki hiçbir tüy uzamıyor. Bu da işin güzel yanı. Gerçek manada tüylerimin uzaması durmuş durumda. Kollarımda en son tüyü Ekim ayında gördüm. Kaşlar, bıyıklar ayda bir yapılacak küçük temizlik dışında sıkıntısız. Öyle tüysüz genç kız misali geziyorum. Doğum sonrasına dair korkularım olsa da şimdilik bu keyifli anın tadını çıkarıyorum, büyük yüklerden kurtulmuş durumdayım en azından bir süre daha. Biraz isyankar, biraz duygusal, biraz da hoşnut bir haftanın ardından gelecek hafta daha güzel ruh halleri ile görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım