29 Mayıs 2012 Salı

Anne Sütü Olanlar Olmayanları Bulsunlar

... yani lütfen:) 

Anne sütü olanlar olmayanları bulsunlar (ASOOB) her ne kadar emir gibi görünse de aslında herhangi bir zorlama içermiyor. Yani kimse anne sütünüz var diye sizi memelerinizden sürükleyip zorla sütünüzü almayacak. O konuda herkesin içi rahat olsun. Bunu vurgulamak istememin nedeni bazı dinipekbibütün kişilerin süt anneliğin dinimizce çok büyük mahzurları olduğuna dikkat çekmek için ellerinde fosforlu kalemle yazılmış ¨FAZLA GELEN SÜTÜNÜZÜ İHTİYACI OLAN BİR BAŞKA BEBEĞE VERMEYİN SAKIN, ÇÖPE ATIN ÇÜNKÜ O BEBEK 3 METREKARELİK DÜNYAMIZDA SİZİN BEBEĞİNİZİ BULABİLİR AŞIK OLABİLİR EVLENMEK İSTEYEBİLİR. AMAN YARABBİM!!“ pankartlarıyla protesto yürüyüşlerine çıkmış olmasıdır. Ancak ne kadar çalışmışlarsa da akıl fikir sahiplerini peşlerine takamamışlardır. Nitekim aklın da mantığın da yolu birdir ve o yol da canı sıkılan art niyetli dinipekbibütünlerin kapısının önünden geçmez.  

Bütün bunlara eline din sopasını alıp engel olmaya çalışan da abesle iştigal etmekten öteye gidemez. Bu köstek olmaya niyetlenicilerin azıcık aklı olsa en başta dindar insanların zekalarına hakaret ettiklerinin farkına varırlardı. Emin olunuz ki dindar bir insan, dininin gerektirdiklerinin herkesten çok farkındadır ve hiçkimsenin uyarısına ihtiyacı yoktur. Özellikle de isimlerini duyurmak için dini alet edenlerin… Bebeğine bir sütannenin sütünü vermeye karar veren dindar anne yine emin olunuz ki (evlilik gibi ihtimaller her ne kadar düşük de olsa) uygun gördüğü bütün önlemleri alacaktır. O yüzden köstek oluculardan rica edeceğim: insanlara azıcık kredi verin. Sizin ¨aklınıza¨ gelebilen şüpheniz olmasın ki başkasının da gelir. Bu lüzumsuz işleri bırakın ve kendinize hayırlara vesile olabilecek bir başka meşgale bulun, göreceksiniz ki iyi niyetle çıkılan yollar, pozitif sonuçlar doğuracak hareketler çok daha fazla takdir topluyor.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Bugün ne giysem diye düşünmeyin, bebeğinizi giyin!

Her sabah kalkıldığında yeni annelerin en büyük dertlerinden biri değil elbette ne giyileceği ama modası geçmeyen, her bedene dikilmiş gibi oturan ve her zevke hitabeden tek bir şey varsa o da bebektir! Başka hiçbir şey için bu kadar kompliman ve “maşallah” alamazsınız.  Yapmanız gereken tek şey bebeğinizi giymenizi sağlayacak bir araç edinmek. O da neyse ki çok kolay!

Şaka bir yana; bebekleri giyme (babywearing) terimi ilk defa bebek bakımında çığırlar açan Dr. William Sears tarafından kullanıldı. Terim her ne kadar yeni de olsa anneler bebeklerini yüzyıllardır giyiyorlar. Bazı durumlarda bu bir mecburiyet olsa da diğer pek çok şey gibi büyük büyük anneannelerimiz farkında olmadan doğru işler yaptılar bebekleri için... Bebekleri wrap veya carrier dediğimiz taşıyıcılarda taşımanın pusete kıyasla pek çok avantajı var. Hatta bazı bebekler için neredeyse mecburiyet durumunda...


Dr. Harvey Karp der ki: “Aslında bebeğin ilk 3 ayını 4. Trimester gibi düşünülmeli”. Çünkü ilk 3 ay bebek hala Dünya’ya adapte olmaya çalışıyor. Anne karnının rahatlığını arıyor. Yeni bebeklere anne karnı ortamını mümkün olduğunca yaşatmaya çalışmak hem onların hem de anne babaların huzuru için gerekli. Bunu sağlamak için “beyaz gürültü” dediğimiz anne karnında bebeğin duyduğu seslere benzeren sesler çıkarmaktan kundaklamaya kadar herşeyi yapmak gerekir. Yapılabileceklerden biri de bebeği vücudunuza mümkün olduğunca yakın taşımaktır. Araştırmalara göre vücuda yakın taşınan bebekler %40-50 oranında daha az ağlıyorlar. [1](Her ne kadar kolik bebek diye bir şeye inanmasam da) araştırmalar aynı zamanda kolik bebeklerin bu şekilde taşınmaktan mutlu olduklarını söylüyor. Kundağımsı sarmalayış ve hareket bebeklere huzur veriyor.

Aynı zamanda fiziksel gelişimleri için de pozitif etkileri var bebekleri giymenin... Çoğu doktor “tummy time” dediğimiz bebeği yüzüstü yatırma egzersizinin yerini tutabileceğini söyler bebekleri bu şekilde taşımanın. Dr. Sears der ki: “ Bebekleri giyiyormuş gibi taşımak tamamen bebeklere bakış açımızı değiştirmekle ilgili. Pek çok anne/baba adayı bebeklerin beşiklerinde melekler gibi uyuyan, şirinlikler yapan ve sadece besleneceği ve sevileceği zaman yerinden kaldırılan melekler olarak hayal ederler.” Oysa hepimiz biliyoruz ki gerçek hiç de böyle değil. Keşke bebekler sadece acıktıklarında ve altları değiştirilmek gerektiğinde huzursuz olsalardı. Hayat ne kadar kolay olurdu değil mi? Maalesef bunların dışında nedenlerle de sürekli huzursuzluklar yaşayabilir ve hiç beklemediğiniz kadar ihtiyaçları olabilir size. Bu ihtiyacın çok büyük bir bölümünü sadece bebeğinizi sling ya da wrap dediğimiz “giysi” lerle taşıyarak karşılayabilirsiniz. Bir noktada bunun neredeyse alışkanlık haline geldiğini ve banyoya bile giysinizi çıkarmadan girmeye kalkıştığınızı farkedeceksiniz.


Alanında son derece saygın bir pozisyona sahip olan İngiliz tarihçi/arkeolog Dr. Timothy Taylor’un yaptığı bir araştırmanın sonucuna göre atalarımız sahip olmuş oldukları zekayı büyük oranda annelerinin kendilerini giyerek taşımalarına borçlular. Kendisi, evrimin çok büyük bir kısmının Darwinist doğal seleksiyondan ziyade taş devri kadınının teknolojik açıdan kritik bir icadı olan “sling”  sayesinde gerçekleştiğini söyler. The Artificial Ape isimli kitabında bastığı çalışmasında şöyle der: “2,2 milyon yıl önce fiziksel olarak daha olgun olan bebekler hayatta kalırken yavaş gelişim gösterenler yok oluyorlardı çünkü bu bebeklerin bakımı çok daha zordu. Aynı zamanda bebeklerini kucaklarında taşıyan tarih-öncesi anneler çok daha rahat saldırıya maruz kalıyorlardı. Üretkenlikleri de sınırlıydı. Ancak bir noktada ilk insanın kafası ani bir büyüme sergilemeye başladı ve bu da slingin icadına denk geldi.” Dr. Taylor’a göre ilk insanın büyüyen beynini tamamen slinge borçluyuz çünkü bu icat yavaş gelişim gösteren; fiziksel ve zihinsel olarak immatür olan bebeklerin hayatta kalmasını ve diğerlerine yetişmesini sağladı. Bu gelişme de yapay olarak gebelik süresini uzattı diyebiliriz çünkü yeterince gelişmemiş olan bebeklere de hayatta kalma şansı verdi. Netice itibariyle atalarımızın zekasını büyük oranda sling’e borçluyuz.

Bugün de prematüre bebeklerin giyilerek taşınmasının gelişimlerinde çok büyük rol oynadığı sonucuyla karşılaşıyoruz. Bu şekilde taşınmak, prematüre bebeklere anne karnı ortamını hatırlatıyor ve kendilerini güvende hissediyorlar. Normal zamanda doğan bebeklere bile pusetler/ beşikler huzur vermezken prematürelerin bunlarda rahat etmesini bekleyemeyiz. Araştırmalar, sürekli sling ile taşınan ve kucaklanan bebeklerin hızlı bir gelişim göstererek çağdaşlarını yakaladığını gösteriyor. [2]

Bebekleri giymenin onlara sağladığı faydaları maddeleyecek olursak:

  1. Slingle taşınan bebekler daha mutludurlar. Vaktini ağlamaya ve derdini anlatmaya çalışmayan bebeğin algıları daha açık olur, çevresiyle ilgilenmeye daha çok zaman ayırır.
  2. Sling ile taşınan bebekler 9 ay boyunca aşinalık kazandıkları annelerinin kalp atışlarına, sıcaklıklarına ve hareket ederken oluşturduğu ritme çok daha yakın olurlar. Bu da dünyaya adaptasyon sürecini kısaltır, neticede bebek tanıdık bir ortam içinde olduğu için daha huzurludur.
  3. Bebeğin en güvenli taşındığı yerdir.
  4. Pusetlerden çok daha ekonomiktir.
  5. Anne için hayat çok daha kolaydır çünkü minimum uğraş vermek zorundadır bebeğini taşıdığı aleti kontrol etmek için… Merdivenden indirip çıkarma, kaldırıma çarpmamaya çalışma, manevra kabiliyeti edinme gibi dertleri olmaz.
  6. Anne için bir nevi ağırlık taşıma egzersizidir. Bu da bebek kilolarını kaybetmeye yardım eder.
  7. Profesyonel makyaj gibidir sling. Aslında Mr. Bean’e benziyor olsa da bebeğini giyen her baba Brad Pitt gibi görünür.
  8. Bebek giymek eğlencelidir! 
Eğer ne giyeceğinizi bilemiyorsanız atletinizin üzerine bebeğinizi giyip çıkın. Kimse farkı anlamayacaktır!

 

[1] Hunziker, U.A. and R.G. Barr (1986). "Increased carrying reduces infant crying: A randomized controlled trial". Pediatrics. 7:641-648.
[2]   "Current knowledge about skin-to-skin (kangaroo) care for pre-term infants". J Perinatol. 1991 Sep;11(3):216-26.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Amerikalı Anneler


Amerika'da yaşayan, çocuğunu burada dünyaya getirmiş ve yetiştiren bir anne olarak benimle aynı paralelde seyreden bir misafir yazarım var bugün. İyi okumalar...

Amerikalı Anneler
16. ABD Başkanı Abraham Lincoln "olduğum veya olmayı arzu ettiğim herşeyi melek anneme borçluyum" diyor. Her koşulda bizi karşılıksız seven ilk öğretmenimiz, annelerimizin hayatımızdaki rolünün önemini vurgulayan bunun gibi bir çok söze rastlamak hiç de zor değil!
 
Annelik kadını bir taraftan kişisel hayatını fedaya zorlayan ama  bir taraftan da derinleştirerek zenginleştiren,  ömür boyu süren bir taahütname adeta.  Ne  tatil ne  emeklilik bilen tam zamanlı bir iş.  Çocuk sahibi olmak sadece fikir olarak bile potansiyel annenin hayatını değiştirmeye yetebiliyor. Kadın hamuruna sevgi katılıp da anne olma mertebesine erince artık geri dönüşü olmayan bir maceranın içinde buluyor kendini. Annelik serüveninde sanki upuzun bir lunapark treni (roller coaster)  içinde kah bulutlara yükseliyor sevinçle, kah dibe vuruyor hüzünle.  Her şeyi iki kez düşünür oluyor. Bir kez kendisi, bir kez  de çocuğu için. Daha hamileliğin ilk günlerinde kavrıyor anne niçin cennetin  ayakları altında olabildiğini!
 
Geçenlerde, New York'ta Michelle Obama’nın katıldığı bir etkinlikteydim. Konuşma vakti gelip çattığında  Bayan Obama orada başkanın eşi sıfatıyla bulunmasına ve aynı zamanda çok başarılı bir avukat olmasına rağmen sözlerine  kendini öncelikle iki kız çocuk annesi diye tanımlayarak başladı. Güçlü konuşmasının ana temasını  ise aile ve kadının aile içindeki önemli rolü oluşturdu. Gelişmiş ve güçlü bir toplum olabilmek ve bunun devamlılığını sağlayabilmek  içinse  hükümetin ailenin temel taşı olan anneleri, yaşamın her boyutunda desteklenmesi gerektiğini vurguladı.
 
Bir ay önce Demokrat Partili stratejist, Hilary Rosen, CNN'deki "Anderson Cooper 360 Derece” adlı programda Cumhuriyetçi başkan adayı Mitt Romney’nin eşi, beş çocuk annesi Ann Romney için , " hayatında bir gün hiç çalışmamış "diyince ortalık karışıverdi. Zavallı Rosen, ABD’nin her iki partisinden de sert esen rüzgarlar altında kaldı. Bazı feministlerin  desteğini alabildiyse de  Rosen’in sözleri her iki tarafca da  ağır bir şekilde eleştirildi. Hatta Başkan Obama “Her anne çok çalışır ve her kadın saygıyı hak eder " diyerek; Michelle Obama da "Anne olmak en zor iş" diye Twitter mesajı göndererk tartışmaya katıldılar. Sonunda Rosen sözlerinin yanlış anlaşıldığı vurgulayarak Ann Romney’den  özür diledi de konu kapandı.
 
Anneliği ABD'de tattığım ve çocuklarımın kendilerini burada göçmen ve Türkiye'de turist gibi hissetmemelerini sağlamayı hedef koyduğum için olsa gerek kendimi çocuk yetiştirme konusunda sık sık iki ülkenin kültürel değerleri arasında yolculuk ederken buluyorum. Bazen Türk arkadaşlarım bana "Sen de iyice Amerikalı oldun” diye takılıyor. Bazen de Amerikalı arkadaşlarım beni “Türk kafalı” olarak tanımlıyor. Bense çocuklarım huzurlu, mutlu ve sağlıklı olduğu sürece bu esprileri hiç dert etmiyorum. Mutlaka her iki tarafın da artıları ve eksileri var. Öyleyse iki çocuğumun güzel hatrı için neden her iki kültürden de faydalanmayayım?
 
Çalışan anne olmak çok yorucu. Kariyerinden vazgeçmek istemediği gibi mutlu aile yaşamını da riske atmaktan kaçınan  anne adeta ip üstünde gezen sirk cambazı misali bıçak sırtında yaşamayı öğreniyor. Çalışırken çocuklarıyla ilgilenememenin  ezikliğini,  çocuklarıyla birlikteykense yetiştilmesi gereken, tamamlanamamış işlerin endişesini ve iki taraflı yiyip bitiren suçluluk duygusunu doya doya hissederek yaşamayı öğreniyor. Bu med-cezirin sıkıntısını kaldıramayan kimi anneler Bayan Romney  gibi kariyerlerinden vazgeçebiliyor.  Ama genele baktığımızda Amerikalı anneler, çoğunlukla annelik ve kariyer arasında ezilip kalmamak için hak arayışlarını tutarlı ve istikrarlı bir şekilde sürdürüyorlar. ABD'de aile içinde kadının öneminli rolünü, iş ve toplum hayatında da yerini korumaya yönelik çalışan bir sürü örgüt var. 


Ayrıca, Amerikalı annelerin çocuk eğitiminde takındıkları kimi tavırlarını da ornek almak gerektiğine inanıyorum. Lütfen, Türk anneler bana kızgmasın ama bizler kimi zaman annelik yapacağım derken çocuklarımızın üstüne aşırı düşerek onları bunaltabiliyoruz, maalesef!
 
ABD’de herhangi bir çocuk partisine gitsem elinde bir kaşık veya parça yiyecekle çocuğunu beslemek için kovalayan, Türk anneleri kolayca tanıyabiliyorum! Oysa,  Amerikalı anneler çocuklarına bir birey olarak yaklaşıyor  prens ve prensesmiş gibi davranmıyor. Daha bebeklerini kucaklarına aldıkları anda onunla bir yetişkinmiş gibi konuşmaya başlıyor ve  her konuda açıklayıcı olmaya özen gösteriyorlar.  Amerikalı çocuklar çok daha erken sorumluluk yüklenmeye başlıyor . Üç sihirli kelimeyi "lütfen" “teşekkür ederim " ve " özür dilerim” demeyi küçücükken doğal olarak öğreniyorlar ve yerli yerice kullanabilme yetisini erken yaşlarda kazanıyorlar.
 
Okul öncesi çağındaki üç dört yaşındaki Amerikalı bir çocuk, kendi sırt çantasını taşımasının  annesinin değil onun sorumluluğu olduğunu daha o yaşta kavrıyor. Çocuklar kendi yataklarını yapmaya, ev işleri için ebeveynlerine yardımcı olmaya,  yemekten sonra tabaklarını sıyırıp makinaya koymaya erkenden başlıyor. Böylece kendine bakabilmeyi, kendine yetmeyi ve bağımsız olmayı minicikken öğreniyorlar. Bu da  yetişkinlik dönemine daha hazırlıklı, daha donanımlı başlamalarını sağlıyor.
 
Bazılarınız, anneleri Türk ve Amerikalı diye sınıflandırmayı yersiz ya da yanlış bulmuş olabilir. Konuyu  klişeler üzerinden ele aldığım ve her iki tarafta da  bazı istisnaların olabileceği de söylenebilir. Doğrudur da! Ben sadece kimi zaman görmezden geldiğimiz kimi gerçeklere bu yolla dikkat çekmek istedim ve herhalde pek de fena etmedim. Ne dersiniz?

Anneler gününüz kutlu olsun!

Arzu Kaya-Uranlı 
(c) Zamanamerika yazarı

11 Mayıs 2012 Cuma

Attachment Parenting ve İyi Ebeveyn Olma Ölçüsü


Time Dergisi’nin kapak konusu: “Attachment Parenting”. Türkçeye attachment parenting’i bağımlı ebeveynlik olarak çevirenler var fakat tam karşılığı bu değil. O yüzden bu ebeveynlik tanımını orjinal şekliyle kullanacağım müsaadenizle. Anlatılmak istenen: bebeği kendine mümkün olan en yakın şekilde ve bu şekli mümkün olan en uzun sürede muhafaza ederek yetiştirmek. Bu tanımın içine bebekle beraber uyumak, emzirmek, sürekli emzirmek, uzun süreli emzirmek ve Dr. Sears’ın baby wearing dediği bebeği kundak benzeri araçlarla taşımak giriyor. Amerika’da yeni yeni moda olan attachment parenting aslında Anadolu’da ve doğu ülkelerinde yüzyıllardır var.  Bu tarz ebeveynlik doğru mudur değil midir onun tartışmasını yapmayı doğru bulmuyorum. Her anne/baba (bilinçli ve eğitimli) olduğu müddetçe çocuk yetiştirme tarzına kendi karar verir. Bu karar da her ne olursa olsun saygıyı hakeder. Ben attachment parenting hakkında kendi fikirlerimi yazıyorum tabii.

Fikrim de şudur ki: attachment parenting’in bir kısmına katılıyorum, diğer kısmından kesinlikle uzak duruyorum. Kızım Leyla’nın sağlık ve mutluluğundan sonra benim için en önemli olan şey bağımsız, güçlü ve özgüveni yüksek bir kadın olmasıdır. Bunun kendisi istemeyene kadar anne-babasıyla uyuyarak,  bebeklik dönemini atlattıktan sonra sürekli taşınarak ve hiç ihtiyacı olmadığı halde istemeyene kadar emzirilerek sağlanacağını düşünmüyorum.

Ortalama bir türk kadınının muhakkak “kaynana problemi” vardır. Ve ortalama bir türk erkeğinin muhakkak bir “anne bağımlılığı” vardır. Ne dersiniz bunların kültürümüzün büyük harflerle yazılmış tartışılmaz bir parçası olan (anadolu tarzı) attachment parenting’le hiç ilgisi yok mu? Annelerinin babalarının dizleri dibinden ayrılmayan, hayattaki en büyük hayali prenses gelinliği giyip yakışıklı prensine kavuşmak olan kızlar böyle yetiştirilmediler mi? Evlenip iş güç sahibi olduktan sonra bile anasının babasının sözünden çıkmayan, kendi kararını veremeyen, eşini ailesine ezdiren erkekler böyle yetiştirilmediler mi? Bizden başka hangi kültürde çocuğunu “kurban olurum” diye sever analar? Batılı analar kurban olmazlar mı aslında, bizden daha mı kötü anadırlar bunu çocuklarına söylemedikleri için? Bizde annelik fedakarlık, cefakarlık, eziyet çekicilik, saçını süpürge elini maşa edicilik olarak tanımlanır. Cennet anaların ayakları altındadır, ana gibi yar olmaz, ağlarsa anam ağlar...Bunların attachment parenting’le hiç ilgisi yok mu?  Time dergisinin bu konuyu Dr. Sears etrafında değil de zaten elimizde var olan doğu ülkelerinde çocuk yetiştirme tarzı ve sonuçları örnekleriyle incelemesi isabetli olurdu aslında.

Attachment parenting’in bebek giyme (baby wearing) kısmıyla asla bir sorunum yok. Daha dün bu konuda yazdığım yazıyı okudunuz. Sonuna kadar destekliyorum ve uyguluyorum.  Ama sürekli bebekle birlikte uyumak ve gittiği yere kadar emzirmek bana uygun değil. Şu fotoğraf bana hiç normal gelmiyor.

Bu yaşta bir çocuğun ne biberonda ne memede ne de emzikte olması uygun.  Anne sütü 1 yaşına kadar şarttır, 2 yaşına kadar faydalıdır ama sonrasında artık alışmış olan çocuğun alışkanlığını körüklemektir. Çocuğa yaklaşmak, yakın olmak hatrına sağladığı fayda da upuzun tartışmalar götürür. Birlikte uyumak da aynı şekilde. .. Ben kızımla (mecbur kaldığım zamanlar hariç) hiçbir zaman aynı yatakta uyumadım. İstemediğimden değil elbette. Hayattaki en zevkli, en huzur verici şeylerden biri bir bebekle uyumaktır herhalde.  Ama uygun görmüyorum. Uyku hem anne hem çocuk için kesintisiz ve rahat geçmesi gereken bir süre. Aynı zamanda özel bir olay. Bebeklikten itibaren çocuğa bu özelliği öğretmek gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla vakti zamanı gelince uyku eğitimi vermek gerektiğini de...

Time, tekrar sözünü etmiş; ben de uyku eğitimiyle ilgili yazımdan sonra benzer tepkiler aldım: Bebeği ağlatmak yoluyla uyku eğitimi vermek sakıncalıdır diyor Dr. Sears. Beynini etkiler, gelişimini etkiler, travma yaratır falan filan, neticede hasta bir çocuk ortaya çıkar. Bunu söylerken de birkaç çalışmadan örnek veriyor. Time, benim çok uzun zamandır yapmaya üşendiğim işi yapmış ve bu referanslara yakından bakmış. Burdan kendilerine teşekkürü bir borç bilir ve bu referansların Dr. Sears’ın ulaştığı sonucu desteklemediğini ortaya çıkardıkları için minnettar kalırım. Derginin açıklamasını aynen yapıştırıyorum:
A close look at the research, however, does not actually provide evidence that bouts of crying associated with sleep training affect brain development. Several papers Sears cites involved studies of rats. Other research showed that babies who cry excessively are more likely to suffer from, for example, attention-deficit/hyperactivity disorder, but it's not clear if they cry because of underlying neurological problems that later manifest as ADHD or whether the crying causes the ADHD. 
Aldığım derin nefes sanırım ömrümü birkaç yıl uzattı. Time diyor ki: Araştırmalara yakından bakınca uyku eğitimi nedenli ağlamaların (ben ağlama değil bağırma diyorum) beyin gelişimini etkilediğine dair bulgu yok aslında. Sears’ın referans verdiği birkaç makale farelerle yapılan çalışmalardan bahsediyor. Diğer çalışmalar aşırı ağlayan bebeklerin dikkat bozukluğu/ hiperaktivite (ADHD) gibi rahatsızlıklar yaşama ihtimalinin olduğunu ancak bu ağlamalar ADHD’ye mi neden oluyor yoksa ağlamalar sonradan kendini ADHD olarak gösteren nörolojik problemler kaynaklı mı, kesin değil. Bu arada bahsi edilen ağlamalar şiddetli ağlamalar. Uzun süren şiddetli ağlamalar… Bebeğin acı çektiğinin belli olduğu ağlamalar. Benim uyku eğitimi adlı yazımda bahsini ettiğim müsaade edilen bağırmalar değil yani. Bu kısmı da netleştirelim. 

Time, aynı zamanda Sears’ın yanıltıcı olabileceğine ve emziremeyen ya da bebeğini slingde taşıyamayan annenin bebeğine geri dönüşü olmayan zararlar verdiğini düşünmesine neden olabileceğini söylüyor. Takip ettiğim attachment parenting yanlısı anne gruplarında da gözlemlediğim budur. Herhangi bir nedenle emziremeyen anneler müthiş bir suçluluk duygusuyla kıvranıyorlar ya da bebeklerine attached olabilmek için 24 saat boyunca vücutlarına yakın tutuyorlar. Bunun annede yaratabileceği problemleri tahmin edebiliyor musunuz? Yukarıda bahsettiğim bilinç ve bilgi tamamen yok olmuş (ya da hiç olmamış) durumda. Oysa ki Time’ın da belirttiği gibi attachment parenting’in duygusal ve zihinsel anlamda fark atan çocuklar yetiştirdiğine dair bir bulgu yok elimizde. Öyleyse neden bu radikal uygulamalardaki ısrar? En altta linkini verdiğim videoda da belirtildiği gibi attachment parenting’i (moda olduğu için uygulayanlar dışında) benimseyenler genelde kendi çocuklukları problemli geçmiş olan insanlar. Tıpkı Dr. Sears’ın kendisi gibi…

Dr. Sears aynı zamanda kadının evde  çalışmasını destekleyen anti-feminist ve dindar bir doktor. Konuyu dağıtmamak için ayrıntılarına girmeyeceğim ancak attachment parenting’i anlatırken anne üzerinde yukarıda bahsini ettiğim türden bir baskı oluşturmasında bunların da katkısı var. Tekrar başa dönecek olursak aslolan çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz kararını bilinçli ve eğitimli olarak vermek. Evet bebeğinizi emzirmeniz sağlığı ve huzuru için gereklidir ancak herhangi bir nedenle bunu yapamıyorsanız çocuğunuz hayata bir adım geriden başlayacak diye bir şey yok! Mesela ben de emzirilememiş bir bebektim ancak kendimden çok memnunum. Bilmem siz ne düşünürsünüz :) Eğer bebeğinizle birlikte uyuma kararını veriyorsanız bunun olumlu sonuçlarını olduğu gibi olumsuz sonuçlarını da hesaba katın. Her iki sonuç da onlarca ihtimal barındırır, hepsinin farkında olun. Bebeğinizi giymeniz kendisini iyi hissetmesi için faydalıdır ama bu sizi kötü hisssettiriyorsa zorlamanıza gerek yok. Pusette taşınan bebekler akıl hastası filan olmadılar. 

Sears’ın “anne evde bebeğine baksın” fikrine de bebeği dünyaya gelince kariyerlerini yıldızlı yerinde terkeden anneler adına katılıyorum. Ancaaaaaak bu annelerin ekonomik durumları çalışmalarını şart koşmuyor ve bebeklerine rağmen işlerine devam etmek kendilerini mutsuz ediyor. Ne çalışmak zorunda olan anneler ne de çalışmakla mutlu olacak olan anneler kendilerini suçlu hissetmeliler. Hayat her zaman istediklerimizi gümüş tepside sunmadığı gibi mutluluk her anadolu kadını için evinin kadını çocuğunun anası olmak değildir. Eğer anne işinde mutluysa çocuğuna başkasının bakmasının hiçbir sakıncası yok. Çünkü anne mutlu değilse çocuğu da olamaz.

Netice itibariyle Dr. Sears büyük işlere imza atmış bir doktor. Açtığı yol (gösterdiği ülkü…) bilhassa amerikalı anneler için devrim niteliğinde. Ben emzirme maddesinin 2 yaşına kadar olan kısmını, sling maddesinin sadece dışarı çıkınca olan kısmını, birlikte uyumanın da hiçbir kısmını kabul ediyorum, tavsiye ediyorum. Geri kalan herşeyi zorlama ve çocuğun bağımsız yetişmesine engel olarak görüyorum. Tabii bağımsızlık benim karakterim olduğu için kızımın da olsun istiyorum ama o sümsük olmak isterse buna da engel olamam. Demem o ki: hiçbir tarz belli bir şekil çocuk meydana getirmez. Sadece ihtimaller vardır. Bizim eğitimimiz ve bilincimiz de bu ihtimallerin hesabını yapmaya yardım eder. Benim hesabım farklı sonuç verir, sizinki farklı. Önemli olan tek bir şey varsa o da çocuklarımıza ihtiyaçları olan ilgiyi ve sevgiyi göstermek. En az riskli olan budur! 

Dr. Sears ve Attachment Parenting üzerine bir video

3 Mayıs 2012 Perşembe

Buğday Çimi ve Suyu

Yazının her türlü yasal hakkı saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Yasal Uyarıyı okuyunuz.

Çok kötü zamanda yaşıyoruz çocuklar. Günlerde misafirliklerde böreğin çöreğin her an sonu gelebilirmiş gibi yenilip yutulduğu, üzerine yan gelinip yatıldığı, 30’undan sonra dombili dombili dolaşmanın normalden sayıldığı, annelerimizin; fırlattıkları terliğin kafalarımızdan sekip kendisine geri dönmesini beklediği günler güzel günlerdi... Böyle ineklerle koyunlarla öğünlerimizi paylaşmazdık o zamanlar. Herkes layık olduğunu yerdi.

Hamuru, şekeri tekme tokat kovup otu böceği başımıza tac ettiğimiz yetmezmiş gibi bir de büyük-küçük her boy baş hayvanın bizden daha sağlıklı beslendiğini fark edip hayvanlar aleminin diyet listesini ele geçirdik. Bazen kızımı gezdirmeye gittiğimiz komşu çiftiliğin hayvanlarıyla beslenme muhabbeti yapasım geliyor...

Bahsini edeceğim buğday çimi suyu hiçbir insan evladına reva değildir aslında. Gerçekten zor tahammül edilir bir tadı var! Annem de kendisinden bir yudum içtikten sonra “Aaa hiç öyle abarttığın gibi değilmiş, normal bir tadı var, içerim ben bunu” dedi sonra kendisini banyoda bulduk. Sülalemizde buğday çimi suyunu suratını dahi ekşitmeden, elma armut suyu gibi içen tek yaratık Leyla’dır. Bu hadise dolayısıyla kendisini gerçekten leyleklerin meradan kapıp getirdiğine dair şüphelerim kuvvetlendi. Yeşil yeşil suyu her kafaya dikişinde eşimle birbirimize bakıp çocuğumuzun insanların dünyasındaki geleceğinden endişe ediyoruz. O yüzden birikimlerimiz, kendisinin iyi bir çoban olarak yetişip her türlü ot imkanına erişimini kolaylaştırmak üzeredir.

Verdiği bunca acıya ve eziyete rağmen değerli parmaklarımı hakkında yazmak üzere zorlamamın tek nedeni aslında özünde iyi bir ot olmasıdır buğday çimi suyunun. İnanmazsınız: son yıllarda kendim ve ailem için yaptığım en iyi şeylerden biri buğday çimi suyunu keşfetmek oldu. Düzenli içenler için anlaşılır, diğerleri için abartılı bir ifade olacak ama: buğday çimi suyu içmediğim günler enerji, zindelik, mutluluk ve sağlıklı olma duygusunu az hissettiğim günler oluyor.  (Yaaa bırak! seslerinin yükseldiğini duyuyorum şu anda:)

Bu mucizevi bitki hakkında Arınma Kitabı'nda Natur-Med yöneticilerinden sağlıklı beslenme danışmanı Eylem Yılmaz der ki: Eski medeniyetlerin yerleşim bölgeleri aynı  zamanda verimli çimli topraklardır. Mitolojide, buğday çiminin Mısır Tanrıçası İsis tarafından bugünkü Lübnan toprakları  olan Phoenicia da bulduğu söylenmektedir. Ünlü Yunan tarihçi Heredot bu bölgeyi, yani Akdeniz’in doğu kıyılarını “bereketli hilal” olarak tanımlamıştır. Burası, medeniyetlerin gelişiminde önemli bir itici güç olan tahıl üretiminin başladığı  topraklardır.

Eğer az çok yeşili olan bir çevrede yaşıyorsanız, etrafınızda sürekli temasta olduğunuz çimli bir alan vardır. Nerede güneş, su ve toprak varsa orada çim yetişebilir. Üzerinde yürüyoruz, yatıyoruz, biçiyoruz, ama çimi yemek ya da içmek fikri başta absürt gelebilir. Ancak buğday çimi suyu tedavi edici ve besleyici etkileri için kullanılan bitkisel bir “ilaçtır”.

Buğday çimi suyunun sağlık amaçlı kullanımı çok da yeni bir şey değildir.  Kimyager Charles Schnabel (1895-1974) buğday çimi suyunu sağlık amaçlı kullanmaya başlayan ilk kişi. Schnabel 1930’da çim yemeğe başlamış. Laboratuarda yaptığı hayvan deneylerinden buğday çiminin beden direncini arttırıcı etkilerini saptamış.” 

Schnabel’dan sonra 1940’larda buğday çimi üzerinde çalışan ve yaygınlaşmasına yardımcı olan kişi  Ann Wigmore’dur. Kendisi bir Hipokrat felsefesi olan “yediklerimiz ilacımız, ilacımız yediklerimizdir” anlayışının sıkı bir takipçisiydi. Buğday çimi suyunun da bir nevi ilaç olması bu anlayışla çok güzel örtüşüyor. Wigmore yeryüzünde insanı iyileştirecek ve iyi olma halini devam ettirebilecek kuvvette 4.700 çeşit ot bulunduğunu farketmiştir. Bütün bu otların kraliçesi olarak da buğday çimini ilan etmiştir. Sonraki yıllarda buğday çimi üzerine yapılan çalışmalar da bu sonucu destekliyor. Wigmore’un buğday çimi ve “yaşayan (pişirerek öldürülmemiş) gıda” lar üzerine 35’den fazla kitabı var. 

Klorofil mucizesi ve buğday çimi suyu

Geleneksel Çin Tıbbı “sağlığımızı muhafaza eden ve en iyi ilacımız olan tek şey beslenmemizdir” der. Klorofil ise bu ilacın ta kendisidir diyebiliriz. Klorofil bitkilerin plazmasıdır, bitkinin kanıdır. Bizler için önemini ise sağlığımızı muhafaza etmesini sağlamasından yaraları ve hastalıkları iyileştirmesine kadar giden upuzun bir yolda bulabiliriz. Ne yazık ki (içmeyi yemekten daha çok sevenler için de çok şükür ki) klorofil, bitkinin/ sebzenin kendisinden çok suyunda yoğun olarak bulunur ve buğday çimi suyu en çok klorofil içeren bitkidir. Buğday çimi suyundaki klorofil kandaki oksijenin hücrelerimize taşınmasına yardım eder, karaciğeri ve kanı temizler.

Buğday çimi suyu vücudumuzdaki cıva ve aluminyum gibi zehirli ağır metalleri temizler, TV, bigisayar ve telefonlardan aldığımız radyasyonun etkisini azaltır. Kolonu temizlediği için detox (arınma) için mükemmel bir yardımcıdır. Aynı zamanda enfeksyonlarla savaştığı için vücudun kendi kendini iyileştirmesini sağlar. İlaçtır! Dr. Leonard Smith kanser olan bir hastasına buğday çimi suyu tedavisi uyguladığında şöyle bir açıklama yapmıştı: “Gary’nin trombosit sayımı 7 gün boyunca hergün sürekli arttı. 61.000’den 141.000’e kadar çıktı ve değişik olarak yaptığımız tel şey buğday çimi suyu içirmekti.”

Buğday çimi suyu bütün (sağlıklı) içeceklerin kraliçesidir. Çirkin bir kraliçe ama içi güzel! Mühim olan da bu değil mi? Buğday çimi suyunun değeri sadece klorofilden değil aynı zamanda içerdiği yüksek orandaki alfa-karoten, beta-karoten, ksantofil ve zeaksantinden gelir. 28 gr. Buğday çimi suyunda 18.000 ünite beta-karoten (A vitamininin öncüsü) bulunur. Bunun da bağışıklık sistemi üzerinde çok ciddi olumlu etkileri vardır. Kanser ve kalp hastalıkları riskini azalttığı bilinmektedir. Buğday çimi suyu süper bir antioksidandır. Aynı zamanda B, E ve K vitaminleri açısından da zengindir. Dünya’nın pek çok yerinde ilaçlara alternatif olarak kullanılır. Pek çok deney buğday çimi suyunun ilacın gösterdiği etkinin aynısını ya da çok daha iyisini gösterdiğini kantılamıştır. Taze sıkılmış buğday çimi suyunu içtiğinizde su, oksijen, enzimler, protein, fitokimyasallar, klorofil, karotenler, yağ asitleri, ve demir, çinko, magnezyum, selenyum gibi minerallerin toplanıp vücudunuza  doğru hücum ettiğini hissedersiniz. Müthiş bir enerji ile dolarsınız ve bu enerji bütün gün size yeter de artar bile… O yüzden buğday çimi suyunun akşam saatlerinde içilmesi tavsiye edilmez.

Buğday çimi suyu bazen “sindirilmiş gıda” olarak tanımlanır. Proteinleri parçalamak için enzimlere ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla vücudunuz zaten doğasında varmış gibi buğday çimi suyunu büyük bir memnuniyetle kabul eder ve yine bekler! (İnsanların doğal olarak etobur değil de otobur olduklarını hatırlarsak bu sonuç çok da şaşırtıcı değil.)

Buğday çimi suyu aynı zamanda anti-aging için kullanılır. Düzenli içmeye başladığınızda 1 hafta sonunda cildinizin daha parlak ve canlı olduğunu farkedersiniz. Birkaç ayın sonunda ise saçlarınızın artık beyazlamadığını, birkaç yılın sonunda ise beyazların yerini doğal saç rengine bıraktığını farkedersiniz. Bunun için kanıt gerekirse Florida’daki Hipokrat Enstitüsü'nün çalışanlarına ve Ann Wigmore’un 80 yaşındaykenki kahverengi saçlarına bakmanız yeterlidir. Tabii bütün bu zahmetlere girmeye gerek yok, deneyin ve kendiniz görün! 

Buğday Çimi Suyu Nasıl Hazırlanır?
Herşeyden önce kendinize bir buğday çimi sıkacağı almanızı öneririm. İyi bir meyve sıkacağı çok pahalıdır ama kendinizin ve ailenizin sağlığına yapabileceğiniz en büyük yatırımdır. Ben bunu kullanıyorum, tavsiye ederim:

Ya da manuel bir buğday çimi sıkacağı alabilirsiniz. Şunun gibi:


Bu aleti de Natur-Med'den info@natur-med.com.tr adresinden temin edebilirsiniz.
  1. Güvenilir bir yerden organik buğday çimi tohumu alın
  2. 2 cup (neskafe fincanı kadar) buğday çimi tohumunu yıkayın, bir kaseye boşaltın ve suyla doldurun. Üzerini örtün ve 24 saat bekletin
  3. Ertesi gün suyunu süzün, aynı kaba tekrar boşaltın, parçalanmayan bir ıslak kağıt havluyla üzerini örtün ve 24 saat bekletin.
  4. Ertesi gün tohumları karıştırın ve 24 saat daha bekletin

3. günün sonunda tohumlar filizlenmeye başlamış olacaklar. Tohumları toprak doldurduğunuz bir tepsiye ekin. 4 kat parçalanmayan kağıt havluyla kapatın ve sulayın. Tohumlar çimlenmeye başlayınca havluyu kaldıracaktır, o zaman örtmeyi bırakıp hergün düzenli sulamaya devam edin.

Buğday çimleri de her çim gibi açık havayı sever. Mümkün mertebe çimlerinizi dışarıda yetiştirin. Eğer hava sıcaksa ve tepsi güneş görüyorsa 1 haftanın sonunda buğday çimleriniz hasata hazır hale gelmiş olmalı.  Görmek istediğiniz sahne bu:


5-   Bir bahçe makasıyla bir avuç kesin ve sıkın. İstediğiniz miktar yaklaşık 30 gr. Çeyrek çay bardağı diyebiliriz.

Ben buğday çimi suyunu limonla karıştırıyorum çünkü tek başına içemiyorum. Sağlıkçılar buğday çimi suyunu yine yeşil olan bir başka sebze suyuyla karıştırmayı öneriyorlar ama bu kısımda ben bağımsızlığımı ilan edip limonumla özerk buğday çimi suyu cumhuriyetimi kurdum. Siz de öyle yapabilirsiniz, zamanla dünyayı ele geçiririz. Ancak limonla karıştığında yarım çay bardağını geçmesin içeceğiniz miktar. Bu miktar başlangıç için. Zamanla arttırabilirsiniz.

En uygun zaman sabah kalkınca kahvaltıdan (ya da en güzeli spordan) önce içmektir ve en az 1 saat başka bir şey yememektir.

Hepsini kafaya dikmeyin. Başınız dönebilir, mideniz bulanabilir. Yavaş yavaş için ama 5 saat de sürmesin lütfen.

Neden sıkıyorum öylece alıp yesem olmaz mı?
Eğer ineklerle bir akrabalığınız varsa olur pekala neden olmasın? Ama çeneniz onlarınki kadar kuvvetli değilse ve 4 adet mideniz yoksa tavsiye etmem. Çünkü bizlerin midesi çimi sindirebilecek gelişmişlikte değildir. Kaldı ki buğday çiminin yukarıda saydığım faydasını alabilmeniz için 97 kilo filan geviş getirmeniz gerekir. Üstelik sindirebilme ihtimaline yaklaşabilmek için saatlerce çiğnemeniz gerekir. Oysa suyunu sıkarak lifi hariç bütün besin değerlerini alıyorsunuz. Vücudunuz besini parçalamak için çalışmıyor, ihtiyacı olan herşeyi en ufak bir efor sarfetmeden hücrelerinize yayıyor. Yani buğday çimini olduğu gibi yemeye kalkışarak yarar dan çok zarar verirsiniz kendinize. Bugünkü makinalar yokken insanlar buğday çimini çiğneyip posasını tükürürlermiş. Bu da bir seçenektir tabii. Dişlerinize ve dişetlerinize yapabileceğiniz çok büyük bir iyiliktir.

Umarım Türkiye’de nasıl ve ne zaman başladığını bilmediğim “buğday çimini salataya katmak” trendi de bir noktada son bulur. Ancak her kim uydurduysa bunu, kendisini bu kadar yanlış ve faydasız bir hareketi bu denli yaygınlaştırabildiği için tebrik ederim.

Bebeğime buğday çimi suyu verebilir miyim?
Eğer 1 yaşından büyükse evet! Leyla kızım 1 yaşından beri içer. Aslında hiç niyetlenmemiştim kendisine vermeye ama bir sabah biz içerken o da ağzını açıp içini işaret parmağıyla gösterince bir çay kaşığı verdim. Tiksinip tükürmesini bekliyorduk ama daha da istedi bizim dana. O zamandan beri miktarı yavaş yavaş arttırarak verdik. Şimdi nerdeyse 2,5 yaşında ve 3-4 tatlı kaşığı içiyor. Eğer siz de dananızın geceyi kendini o duvardan bu duvara fırlatarak geçirmesini istemiyorsanız sadece sabahları verin. 

Buğday Çiminin Ömrü ne kadar?
Buğday çimini keser kesmez sıkıp içmenizi öneririm. Eğer çimler tepsiden taşacak kadar yetişmişse hepsini kesin ve hava almayacak şekilde buzdolabına koyun. 1 hafta buzdolabında saklayabilirsiniz. 

Buğday Çimini kestikten sonra tekrar uzayan çimleri ne yapayım?
Eğer bütün bahçeye ektiyseniz üzerine uzanıp güneşlenin. Çünkü buğday çiminin ilk yetişen kısmıdır asıl istediğiniz. Peşinden gelen çimler besin değerini en az %50 kaybetmiştir. Sıkmakla uğraştığınıza ve tadına gösterdiğiniz tahammüle değmez. Ben o kısımları bahçemizi yurt edinmiş olan geyik ailesine sunuyorum ama onlar bile yemiyor. 

Bu yazı bana uzun geldi, o kadar okumam yok, bi özetler misin?

Tabii ne demek. Buyrun buğday çimi suyunun faydaları:
  • Kanı temizler
  • Hemoglobin üretimini arttırır
  • Kanı alkalize eder
  • Kolonu temizler
  • Karaciğeri temizler
  • Toksinleri nötralize eder
  • Yaraları iyileştirir
  • Bakterilerin gelişimini önler ve durdurur
  • Enzim aktivitesini arttırır
  • Ağır metalleri yok etmeye yardım eder
  • Çin tıbbı terminolojisini bilenler için: Chi ve kundalini’yi zirveye taşır.
Bunlar deneylerle desteklenen faydaları. Bir de (henüz) desteği olmayan bir faydası var ki o da FSH hormonunun seviyesini düşürmesi… FSH’in yüksek olması durumunda bebek sahibi olmak imkansıza yaklaşıyor. Buğday çiminin FSH seviyesini normale indirdiği söyleniyor.

Buğday çimi suyunun faydalarını tam anlamıyla yaşayabilmeniz için normal diyetinizin de sağlıklı dediğimiz sınırlar içerisinde olması gerekir. Yani bir buğday çimi suyu dondurması ya da pastası olmaz. Çim suları içilip üzerine Hamdi Baba’da kebaplar götürülmez. Buğday çimi suyu diyetinize az da olsa bir miktar egzersiz eklemenizi öneririm. 1 ay içinde hayatınız değişmezse… (değişmezse bi yerde yanlış yapmışsınızdır, baştan başlayın).

Sağlığınıza içiyorum!


Referanslar
  1. Chlorohyll and Hemoglobin Regeneration after Hemorrhage, by J.H.Hughes and A.L. Latner. Journal of Physiology. Vol 86, #388, 1936 University of Liverpool
  2. Studies on the constituents of green juice from young barley leaves. Antiulcer activity of fractions from barley juice. Journal of the Pharmaceutical Society of Japan 105:1046-51. Ohtake, H., Yuasa, H., Komura, C. Miyauchi, T., Hagiwara, Y., Kubota, K. 1985.
  3. Proteolytic enzymes in green wheat leaves IV. Degradation of ribulose 1,5-biphosphate carboxylase by acid proteinases isolated on DEAE-cellulose. Plant and Cell Physiology 20:253-258. Peoples, M., Frith, G., and Dalling, M. 1979.
  4. Growth stimulating properties of grass juice. Science. May 8, 1936, p.445. Kohler, G., Elvehjem, C. and Hart, E. 1936.
  5. Juice Fasting and Detoxification, Steve Meyerowitz. Quality Books, 2002
    

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım