30 Temmuz 2012 Pazartesi

Arzu'nun Bebek Yapım Günlüğü-Bölüm 1

Bugün BYBO'nun Bebek Yapım Bölümü'nde çok heyecanlı ve sürükleyici bir yazı dizisi başlıyor! Arzu'nun bebek yapma yolundaki serüvenlerini, yaşadıklarını, hissettiklerini ve paylaşmak istediklerini okuyacağız. İyi seyirler:)

Hayal mi? Yok, Bir Planım Var! - I Have A Dream? Nope, it’s a plan!


Planım neydi? 

Çocuk yapmak. 

Çocuk yapmamakta tecrübeliydim oysa...dile kolay 39 yıldır çocuk yapmamayı becermiştim! Şimdi herşeyler geçince, bar/dans/gezmeler bitince, harika bir adamla tanışınca, aşık olunca, iş/para endişelerimi bir yana koyabilince... ay anneeee tamam! hazırdım!  

Şubat 2012’de ilk denememizi yaptık, son adetimi 14 şubatta  görmüştüm. Peki, plan neydi: 

Süper kocamın güçlü ve kaliteli spermleri benim şahane ve mutlu yumurtamla anında birlesecek, ben onları tüpte bile hissedeceğim, hemen rahmimde asılacak, hamile kalacağım, kocaman karnımla gurur duyarak salınacağım ve bebeğimiz gelecek ve ben anne olacağım. Cok basit değil mi? 


Planım buydu. 


A, bi de evlenecektik tabii:) 

Ha! 
Peki ne oldu? 

Süper kocamın güçlü ve kaliteli spermleri benim şahane ve mutlu yumurtamla anında birleşti ama... hmmm hiç bir şey olmuyor... hamile miyim acaba? 
Hissetmem mi lazim? E pekiii adetim ne zamandı? Geciktim mi? Prediktor alalım tamam. 2 gün gecikti...aa negatif...tabii daha erken...Yogayı bırakıyorum...

Bir daha alalım...aaa pozitif!!! hamileyim!!! Ben sana demiştimmmmm trilaylaylooommmm......

Doktora gidiyoruz. Ama o nedir? yolk kesesi kanaması... erken dönemde düşük...haydaaa...¨Merak etmeyin çoğunlukla olur. Tekrar deneyin.¨


39 Yaşındayim. Günlerden 30 Mart, sadece 6 haftalık.  Peki, balayına gidelim madem. 

Çok üzüldüm. Sanki bedenim bana ihanet etmişti. Hani kolay olacaktı? Hani şıp diye hamile kalacaktım?  Hani hemen kocaman karnımla hava atacaktım? Ne olmustu ki? 
Doktoruma göre: “Olabilir. Olağandır. Herkesin başina gelir.” Gerçekten de bir çok arkadaşim “herkesin başına” geldiğini onayladı....ne çok kadın varmış, erkenden 6-8 haftalıkken düşük yapan, bilmezdim. Öğrendim. Aslında ben bu konuda hiç bir şey bilmezmişim. Utandım biraz cahilliğimden. Başladim okumaya...


Deli gibi... 


Elime ne geçerse okudum. Geleneksel kitapları, modern kitapları, Türkçe blogları, İngilizce websitelerini, sağlık dergilerini okudum...videoları izledim. 
Sorular sordum. Bazen düzgün yanıtlar aldım, moralim düzeldi. Bazen oturdum, ağladım. Ruh halim tam bir tahtarevalli gibiydi; aşağı-yukarı/ aşağı-yukarı...

Kocama bağırdım: “sen hiç düşük yapmadin tabi, konuşursun böyle! ” Oysa, beni sakinlestirmek icin elinden geleni yapıyordu. Gittikçe hırçınlaştım. 

Nisan’da ara verdik.

Mayıs’ta tekrar denedik
13 Mayıs’da regl oldum
Haziran'da tekrar denedik 
10 Haziran’da regl oldum 

Temmuz geldi

Duramıyorum. Midem bulanıyor sabahları....bir mide bulantısına bu kadar sevineceğimi bilemezdim...midem bulandıkca, mutluluktan ağladım...5 Temmuz’da gittim laboratura HcG testi yaptırdım. 10 çıktı. Ne demek ki? 5’in üstü pozitifmiş ama 10 çok düşükmüş. Hemen doktorumu aradım. Şoyle dedi: “Arzu hanim, henüz adetiniz bile gecikmemiş, bekleyin...9 Temmuz’da da olmadıysanız, gelin.”

8 Temmuz’da regl oldum. Doktorumu aradım: “Arzu hanım büyük ihtimalle kimyasal gebelikti. Endişelenmeyin. Sonbaharda kadar deneyin. Biliyorum 39 yaşındayım diye panik yapıyorsunuz ama sabırlı olun, zamana bırakın, bedeninize güvenin.”

 Ha! Söylemesi kolay! Gel de sen güven! Sen hiç düşük yaptın mı doktor bey? Hamile kalmanin zor olacağını sana söyleyen olmuş muydu? Ya neler oluyor bana? Herkese bağırıyorum, yok yere ağlıyorum, sevgili kocama hayatı cehennem ediyorum; telefonda, banyoda, salonda, mutfakta, yatakta... canım kocama etmediğim kalmadı.

Ben, artık ben değilim. Bağırıyorum. Ağlıyorum. Hiç kimseyi dinlemiyorum. 

Oysa, bedenimle ilişkim hep çok iyiydi. Hep spor yaptım. Yoga, hayatımın bir parçasi idi (ashtanga). Yogayı bırakmak hiç iyi gelmedi, bu kesin!  

Sonra sevgili kocamla bir uzun konuşma ve anlaşma yaptık. Kendisini makina gibi hissettirdiğimi soyledi. “İki aşık insan, böyle makine gibi, takvimlerle sevişiyor...yahu olmaz böyle, ben çok rahatsızım. Kendinden, bedeninden ve benden uzaklaştın. Şu andan uzaklaştın. Olana değil, geleceğe bakıyorsun ve sürekli endişelisin...”


Doğruydu
Planı değistirmeliydim
Değiştirdim!

Yeni planla 2. bölümde görüşmek üzere...




27 Temmuz 2012 Cuma

Bebe Bisküvisi de Neymiş?

Bebe bisküvisi denen şey tamamen yapay, işlenmiş, gıda bir diyemeyeceğim bir "şey"dir. Pek çok marka kutularının üzerine organik, vitamin, bebek, sağlık gibi çekici kelimeleri yerleştirerek oldukça akıllı bir pazarlama stratejisi geliştirmiş durumda. Bir üreticinin ürününü satmak için her türlü süse (ve kandırmacaya) başvurması bu yüzyılın bir gerçeği ama bizlerin de kandırmacaların kurbanı olmayı reddetme şansımız her zaman var. 

Hiçbir markayı diğerlerinden ayrı tutmuyorum. İçeriklerinden bazılarına bakalım: 

- Buğday unu: 

Tam buğday unu olması durumunda küçücük bir şans verebilirdim bu maddeye ama beyaz unun sağlığımıza zarararlının artık hepimiz farkındayız. O yüzden bu konunun detaylarına girmesem de olur. Bırakın bebeklerimizi kendimiz bile tüketmemeliyiz. 

- Şeker: 

Şeker? Artık acaba şeker de sigara ve alkol gibi devlet tarafından denetlense mi tartışmaları süregiderken bir bebeğe rafine şeker vermenin tehlikelerinden bahsetmek zorunda olmak istemezdim. Şeker, boş kalori olmasının ötesinde toksik bir maddedir. Sindirimi sırasında vücuttaki değerli vitaminleri ve mineralleri emer. Vücut kendini bu maddeden arındırabilmek için müthiş bir savaş verir. Hergün alınması durumunda vücudu haddinden fazla asidik yapar. Böylelikle vücut asit-alkali dengesini sağlayabilmek için normalin üzerinde çaba gösterir ve desteğe ihtiyaç duyar. Kanı koruyabilmek için vücut kemikler ve dişlerden kalsiyum emmeye başlar. Neticede vücut yorgun ve bitkin düşer. Düzenli şeker tüketimi zamanla iç organları etkilemeye başlar. Hepsinden önce karaciğer etkilenir, çünkü şeker glukoz formunda burada depolanır. Elbette karaciğerlerimizin de bir kapasitesi vardır ve neticede çeşitli hastalıklara davetiye çıkarılmış olur. 

Şeker, en çok beyin fonksiyonlarına zarar verir, enerjimiz alır, hafızamızı etkiler, muhasebe ve hesap yeteneğimize zarar verir... Büyüme çağındaki bir bebeğe bunları yapmalı mıyız gerçekten? Şekerin zararlarını saymakla bitiremem. Umarım bu yazdıklarım yeterince ikna edici olmuştur. Çocuklarımıza şeker ve şeker içeren maddeler vermeyelim, kendimiz de yemeyelim.

- Buğday nişastası 

Bütün nişastalar aynı değildir. Bazıları zararsız ya da minimum zararlıyken bazılarından kesinlikle uzak durmak gerekir. Buğday ve diğer glutenik nişastalar EN kötüleridir. Ben nişastayı buğdayın işlem görerek oluşturulmuş bir ¨dışkı¨sı olarak tanımlıyorum hep. 

- Bitkisel yağlar 


Bilmiyorum bitkisel yağların sağlığımıza direkt zararlarını bilmeyen kaldı mı? Margarin dediğimiz madde bitkisel yağlardan yapılır mesela. O yüzden artık sofralarımızda görmüyoruz. İnsanoğlu bu yağların 1900'lerin başına kadar farkında değildi çünkü ancak o zaman bu yağları oluşturabilecek kimyasal işlemler geliştirildi. Bu yağlar nelerdir: kanola, soya, mısır, ayçiçek gibi yağlar... Tereyağı ve hindistancevizi yağının aksine bu yağlar doğal yolla elde edilemezler. Binbir farklı işlemden geçirilmek zorundadırlar. Yeri gelmişken vurgulayayım: tereyağı bir zamanlar çılgınca kötülendiği gibi zararlı filan değildir. Bilakis mutfağımızın başının tacı olmalıdır. 

Kötü olan bitkisel yağlar değildir aslında, bu yağların elde ediliş biçimidir. Bitkilerin yağı yüksek ısı, basınç ve çeşitli kimyasal işlemler yoluyla elde edilir. Tüm bu işlemler hassas bitkilerin kimyasal yapısını bozar, bitkideki antioksidanlar ölür, serbest radikaller ortaya çıkar. Önemli olan yağın yukarıda saydığım işlemlerle değil, sıcak pres yoluyla değil, soğuk pres yöntemiyle elde edilmesidir. Bu bağlamda zeytinyağı ve üzüm çekirdeği yağı da çok sağlıklıdır. 

- Yağsız süt tozu 

Süt tozu zaten başlıbaşına problemdir. Yağsızı da probleme problem ekler. Süt tozunu elde etmek için süt bir kimyasal işlemden geçirilir ve bu esnada lesitin denilen bir madde kullanılır. Bu madde vücudumuzda doğal olarak bulunur ancak bu şekildeki kullanımı zon derece zararlıdır. Soyafasülyesinden elde edilir. Soya her ne kadar tartışmalı da olsa benim tasvip ettiğim bir şey değil. En basitinden herhangi bir süt tozu ambalajına baktığınızda son kullanma tarihi 567 sene sonrası filandır ve süte kıyasla daha ucuzdur. Tıpkı UHT sütler gibi son kullanma tarihi çok uzun müddetler olan ve ucuz olan ¨yiyeceklere¨şüpheyle yaklaşmak gerekir. 

Süt tozlarının oksitlenmiş karbonhidrat içerdiği muhakkak. Bunun sağlığımıza ne oranda zararı olduğu ise tartışmalı. Netice: çocuklarımıza vermeyelim, kendimiz de kullanmayalım. 

Bu içerikler, kendini organik olarak pazarlayan bebe bisküvilerinin içerikleri. Diğerlerinde her türlü katkı maddesi, aroma ve gıda boyası bulunabilir. Ama piyasadaki bütün bebe bisküvileri eşit oranda sağlıksızdır. Hiçbirini diğerinden ayırt etmem. Ben çocuklara bu maddelerden vermek için herhangi bir neden düşünemiyorum. Eğer ille de bisküvi yesin istiyorsanız evde kendiniz yapın, tam tahıl unu kullanın ve kesinlikle şeker koymayın derim. Eğer paketlenmiş gıda vermekte ısrar ediyorsak (ki ben ısrarla uzak durmanızı öneriyorum) şeker içermemesine özen gösterelim.


Bir noktada annelerin kendi yediklerini önemsemeseler bile bebeklerine yedirdikleri konusunda daha dikkatli olmaya başlamaları gerekiyor çünkü bebeklerin kendi sağlıklarını koruma şansı yok.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Anne Bebek Dergisi- Ağustos Sayısı

Sevgili takipçilerim,

Anne Bebek Dergisi'nin Ağustos sayısında tanıdık bir isimle karşılaşabilirsiniz. Bayinizden ısrarla isteyiniz!




24 Temmuz 2012 Salı

Bir Başka Üçüz Hikayesi

Sema ile başladığımız ¨üçüz gerçeği!¨ dizisinin 2. bölümüne Ayşe Budak ile devam ediyoruz. Kendisiyle yaptığım röportaj pek çok üçüz isteyen anneye ışık tutacaktır:)


Merhaba ben Ayşe Budak, 28 yaşındayım ve 10 senelik evliyim. 3 minik mucizem bana evliliğimin 7.senesinde rabbimin çok güzel bir hediyesiydiler....

Hamile olduğunu kaç haftalıkken öğrendin? Neler hissettin? 

Hamileliğimi 13 günlük olduklarında öğrendim. Tüp bebek oldukları için zaten sürekli kontrol altındaydım, değerlerim yüksek olduğundan çoğul gebelik şüphemiz vardı zaten ama ikiz olur diyordum hep. 

Planlı bir gebelik miydi?
Planlı sayılır sadece normal değil tüp bebek. 7 senelik tedavinin sonucunda bana gönderilen 3 minik mucize!


Hamile kalma süreci nasıldı? 
Çok zor bir dönemdi, 3 başarısız aşılama 1 başarısız tüp bebek denemesi ve bu tüp bebek denemesi yani kızlarıma hamile kaldığım deneme. Süreç hep gergin ve sabırsız bekleyişler ve sonuç istediğimiz gibi...

Üçüz taşıdığını ne zaman öğrendin? Neler hissettin? Eşinin tepkisi ne oldu?
Transferden 13 gün sonraki tahlilde sadece gebelik var dendi ve bekleme sürecine geçtik. Değerler 3 günde bir tekrar tekrar tahlille kontrol ediliyordu. 2 hafta sonrasında gittiğim kontrolde sempatik ve güleryüzlü olan doktorum nasıl çocuk aşkıyla yanıp tutuştuğumu bildiği için ¨çocuk çocuk dedin al bak sana 3 kese!¨ dediğinde bi an şaka yapıyor sandım. Onları ultrasonda ilk gördüğüm an inanamadım ta ki doktorum daha ilk kontrolde ¨istersen birini donduralım¨ diyene kadar... O sevinci yaşarken böyle bir soru kabul etmedim. Eşim şaka yapıyorum sandı çünkü zaten 3 embriyo transfer edilmişti. İlk deneme başarısız olup da ikinci transferde üçü birden tutunca ¨imkansız! inanmıyorum!¨ dedi. Şaka gibiydi. Onları ultrasonda gördüğü güne kadar hep içinde bir kuşku vardı ve sonunda gördüğü anda dondu kaldı.

Çevrenizdekiler üçüz doğuracağını duyduklarında nasıl karşıladılar?  
Çevremde hemen duyulmadı. Bir müddet söylemedim kimseye, sadece ailem ve eşimin ailesi. Onlar her zaman en büyük destekçilerimdi zaten. Tabii çok şaşırdılar ve hamileliğim süresince hep bana destek ve yardımcı oldular.

Hamileliğin nasıl geçti? Çok sıkıntı yaşadın mı?  
İnanmayacaksınız belki ama hiiiiiç bir sorun yaşamadım! Tek bebek hamileliği olan bir çok arkadaşımda ortaya çıkan hiç bir problem ve sıkıntıyı yaşamadım.

Hamileliğin boyunca yardımcın var mıydı?  
Hayır yardımcı değil ailem ve eşimin ailesi ara sıra gelirdi. Tüm işimi kendim yapıyordum. Günlük rutin ileri ev işi+yemek vs hepsini 7.ayıma kadar kendim yaptım...

Kaç kilo aldın? 
13 kilo aldım. Üçüz olduğu için zaten aşırı bir mide bulantısı vardı...


Bebekleriniz ne zaman dünyaya geldiler? Kaç haftalık doğdular?  
09-11-2009 tarihinde dünyaya geldiler. 31+2 günlük doğdular transfer tarihine göre ama doktorlar gelişmişliklerinin üçüz oldukları için 28+6 günlük civarında olduğunu söylediler....

Doğum nasıl oldu? Zorlandın mı? Sonrası nasıldı?  
Kontrol amaçlı gittiğim gün yatırdılar beni. Doğumhaneye ağlayarak aldılar beni. Bebeklerden birinin kalbinde yavaşlama olduğu söylendi. Onlara bir şey olacak diye çok korkmuştum ve yanımda hiç kimsem yoktu. O an hem ağlayıp hem ¨ben doğuma giriyorum¨ diyerek aileme haber verdim. Sezeryan oldum.

Bebeklerini gördüğünde neler hissettin? Eşinin tepkisi nasıldı? 
Eşim bebekleri ilk gören kişiydi. Ben sezeryandan çıktım, ertesi güne kadar göstermediler ameliyatlı olduğum için. Eşim üçünün de çok güzel ama çok küçük olduklarını söyledi. Sabahı zor ettim.

Küvezde kaldılar mı? Ne zaman eve geldiler?  
Evet küvözde tam 34 gün kaldılar. 34 gün benim için tam bir işkenceydi. Domuz gribi denen illet hastalık o sıralarda çok yaygındı. Kızlarımı tam 25 gün sadece cam arkalarından izleyebildim ve 24.günün sonunda üç mucizemi aynı gün evimize getirdik.

Emzirebildin mi? 
Emzirmek en çok içimde kalan sızı. Çok isterdim az da olsa emzirebilmeyi ama hiç almadılar. 34 günlük hastane yaşamlarında biberona alıştırdıkları için o dönemden sonra da emmediler. Sağıp biberonlara bölüştürüyordum.

Bebekler dünyaya geldikten sonra hayatın nasıl değişti? 
Uykusuz geceler... kafa ve beden yorgunluğu... stres...  ev hapsi... yani anlayacağınız yaşıyordum ama hapishanede gibiydim. 3 çocukla geçen yorucu 24 saat...

Bebeklerin bakımında yardımcın var mı? 
İlk 6 ay babaanne yardımcı oldu ve 2 senedir yalnız bakıyorum.

Daha erken anne olmayı tercih eder miydin? 
Tabii ki! Evliliğimin 7 senesi hep çocuk isteğiyle görmüş olduğum tedavilerle geçti.

Dördüncü bebek de gelsin mi:) 
AAAAAAAA mümkünse hayıııır! Rabbim evlat hasretiyle yanıp tutuşan, evlat isteyen herkese nasip etsin ama ben çoook yoruldum. Şu an asla! diyorum ama ilerde ne düşünürüm bilinmez.

Eklemek istediklerin?  
Çok teşekkür ediyorum Eren, sayende eski günler gözümün önünden film şeridi gibi geçti derler ya? aynen öyle oldu...



23 Temmuz 2012 Pazartesi

Leyla'nın Sağlıklı Yemekle İmtihanı

Yoğun talep üzerine 22 Aralık 2009 doğumlu kızım Leyla'nın beslenme şeklinden örnekler sunuyorum:

Kahvaltı:
Genellikle okula yetişme telaşı içerisinde olduğumuzdan kahvaltısı çok uzun sürmüyor. Yarım çay bardağı buğday çimi suyuyla başlıyoruz. (Evet aynen öyle:) Eğer çok acelemiz varsa bu kısım atlanıyor. Yumurta, keçi sütü, bal muhakkak yiyor.  Haftasonları ise kahvaltısı daha uzun sürüyor. Bu saydıklarıma peynir, tereyağlı ballı ekmek, domates, salatalık, yeşillikler ve meyve ekleniyor.

Öğle Yemeği:
Öğle yemeğini okulda yiyor. Sınıf arkadaşlarının tembel anaları genellikle makarna ve sandviçten başka bir şey hazırlamadıkları için Leyla da makarnadan başka bir şey yemek istemiyor. Şimdilik tam tahıllı organik makarna miktarını çok çok az tutup sebze, et ve veya tavuktan sos miktarını çok tutarak kandırabiliyorum ama bu numarayı ne zamana kadar yutar emin değilim. Bunun dışında bulgur pilavı, Türkiye'de pek yaygın olmayan quinoa ve kahverengi ya da yabani pirinçten pilav yiyor (beyaz pirinçe hayır diyoruz). Bazen de bademin ezilerek çıkarılan yağıyla balı karıştırarak sandviç yapıp koyuyorum. Bahsettiğim badem yağı özel bir makinayla çıkarılıyor. Evde yapmanız pek mümkün değil yani. Bunun yerine bol bol badem vermeniz de yeterli olacaktır.
Okulda öğle uykusundan sonra snack dedikleri bir ara öğün veriyorlar. Yazları bu genelde meyve oluyor ama kışları kraker cinsi şeyler verebiliyorlar. Miktar kısıtlı olduğu için çok müdahale etmiyorum. Sürekli olması durumunda Leyla'ya vermemelerini söylerdim. Yine evden keçi sütünden kefir götürüyor, okulda olduğu sürede onu ve hindistan cevizi suyu içiyor. Bu da Türkiye'de çok yaygın değil. Ama alternatiflerini bulmanız mümkün. Her yiyeceğin ithal olanını değil de yerinde yetişenini tüketmek taraftarıyım.

Akşam yemeğinden önce badem, ceviz, fındık, yine Türkiye'de pek yaygın olmayan goji meyvesi, yaban mersini gibi şeyler veriyorum. Yine hindistan cevizi suyu içiyor. Yaban mersinini bu yaz Kars'da dalından koparıp yeme şansımız oldu. Ahududu da aynı şekilde. Paketlenmiş meyvelerle arasındaki farkı öğrendik:)

Akşam Yemeği:
Akşam yemeğinde çorba, balık, tavuk, haftada 1 de et yiyor. Genelde köfte oluyor bu. Bazen sulu köfte gibi şeyler yapıyorum. Yemekleri hemen hemen her zaman ya tereyağıyla ya da hindistan cevizi yağıyla yapıyoruz. Çok kısa süre pişecek olan sebzeler için zeytinyağı ya da üzüm çekideği yağı kullanabiliyoruz. Salatalara da üzüm çekirdeği ya da zeytinyağı koyuyoruz...

Son 2 ay burda somon balığının zirve mevsimiydi, tavuk ve etin yerini balık aldı diyebilirim. Bunların yanında her zaman sebze oluyor. Sebzeleri çok kısa süre buharda pişiriyorum, yumuşasınlar diye...

Leyla yatmadan önce bazen kefir ya da keçi sütü içiyor, bazen de biraz meyve yiyor bazen de hiçbir şey yemiyor.

Abur cubur konusunda aldığım en popüler soru ise: ¨Hiç mi vermiyorsun??!!¨ Konvansyonel şeker ve türevi olan maddeleri (bunlar bonibon, jelibon, lolipop, bebe bisküvisi vb. maddeler) ASLA vermiyoruz. Kola, fanta, gazoz ASLA vermiyoruz. Ama dondurma, kakao oranı en az %70 olan kaliteli çikolata, kurabiye, pasta börek 2 haftada bir yiyor. Bazen arkadaşlarının doğumgünü partileri oluyor, orda da pizza ve benzeri ne kadar boş kalori varsa onları yiyor:) O kadar da tutucu değiliz ama sağlıklı beslenme kurallarını mümkün mertebe uyguluyoruz. Evde de arada bir sağlıklı tatlı'mdan yapıyorum, severek yiyor.

Doğru olan siz ne yiyorsanız çocuğa da onu yedirmenizdir. Türk mutfağımız genellikle sağlıklıdır, sebze yemeklerimiz boldur. Yalnız gelenekten biraz uzaklaşıp sebzeleri daha kısa süreli (çok daha kısa süreli) pişirmekte yarar var.

Leyla yemek yemeyi zaman kaybı olarak gören bir çocuk. Bebekliğinden beri yesin diye savaşıyoruz. ¨Burda oturup yemekle uğraşacağıma şu koltukta tepinip, sehpaya atlamaya çalışıp kafamı gözümü yarabilirim¨şeklinde düşünüyor genelde. O yüzden her yemek faslı bizim için ayrı bir meydan muharebesi. Geçen sene dikkati dağılsın da otursun diye suyla oynamasına izin verirdik. Bu sene su numarasını yutmuyor, bazen çizgi film izlemesine izin veriyoruz. Doğru mu? Değil. Her sıradan ana gibi benim de umutsuzca aradığım çıkış yollarından biri. Ama doğru değil. 

Aslında yeme sorunu yaşayan annelere benim tavsiyem genelde şu olur: ¨Yemezse yemesin, bir öğün aç kalıp açlığın ne olduğunu öğrenince bir daha öğün atlamaz, gelir yer.¨ Genellikle işe yarar ama bu çarşıdaki hesap bizim eve uymuyor. Leyla bir keresinde 48 saat boyunca hiçbir şey yemediği halde ¨anne yemek!¨ demedi! Böyle de garip bir mahluk... Mesela eline sütünü verdiğimizde oturup içmez, bir taraftan içerken bir taraftan da araba kullanır. Kemerini bağlamaz, sürat yapar, yayalara yol vermez

O yüzden problemsiz sıkıntısız oturup hapır hupur yemeğini yiyen çocuklara çok özenirim. Ama oturup yemek yemesini şu anki kuduruk haline tercih eder miydim? ona da cevabım hayır olur:) Benim hamile kalmaya çalıştığım zamanlardan beri hayalini kurduğum çocuk hareketli ve güçlü bir çocuk. Leyla'nın öyle olması için elimden geleni yaptım. Kendisi için en büyük isteğim herhangi bir (ya da birkaç) sporu profesyonel ya da ona yakın bir şekilde yapması. Şimdilik bu hayalim rahatlıkla gerçekleşeceğe benziyor... İnşallah diyelim:)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Modern Tıp ve Bütünsel Tıp

Biliminadamının da muafazakarı olabiliyor maalesef... Parçası oldukları doğanın ve insanlık tarihi boyunca gelişmiş olan tıp anlayışının farkına varamadan, doğal yolla (yani doğaya ait olan yolla, kimyasala ve ilaç şirketlerine ait olan yolla değil) tedavi olunabileceği gerçeğini, böyle bir ihtimali var güçleriyle reddeden bilimadamından bahsediyorum. 

Mezun olurken yemini edilen Hipokrat, Merck’in, GSK’in Bayer’in ya da X hastanesinin tıbbının babası değil. Yok olsun diye bıçakların bilenip saldırıldığı tıbbın babası aslında. Ve aslında alternatif olan modern tıp gibi görünüyor. O yüzden bu noktadan sonra alternatif olarak bilinen ama aslında bütünsel olarak tanımlanması gereken tıp şeklinde devam edeceğim.


Doğal yolla tedavi insanlık tarihi kadar eskiyken modern tıbbın (klasik okul tıbbının) geçmişi dün kadar yakın... Tarihe bu şiddette saygısızlık benim aklıma sadece kendilerini tehdit altında hissettikleri açıklamasını getiriyor. Gereksiz bir endişe... İnsanların eskisine kıyasla daha çok doğal tedaviye yönelmelerinin temelinde sorunlarına klasik tıp anlayışının cevap bulamamış olması yatıyor. Olay din, dindarlık ve gereklerini yerine getirmek kadar basit değil. İnsanların zekaları ve bilgileri bu seviyede hakarete uğramazsa çok memnun olurum.

Dr. Yaşar Yılmaz Arınma Kitabı’nda şöyle der: ¨Bütünsel tıpta beden-zihin etkileşimi dikkate alınır. Sinir sistemi ve bağışıklık sistemi zihinsel sağlık üzerinde; zihinsel durum da sinir sistemi ve bağışıklık sistemi üzerinde etkilidir. Günümüzde, özellikle stres kaynaklı kalp ve damar hastalıkları, astım, sindirim problemleri, obezite gibi kronik hastalıklardan ölüm oranının yüksekliği, beden-zihin bağlantısını açıkça göstermektedir. Bütünsel tıbbın faaliyet alanı mevcut bir hastalığı tedavi etmek değil, insanların kendi kendilerini iyileştirme kapasitelerini arttıracak, hastalıkları önleyecek çözümler sunmaktır. Bütünsel tıp, sağlık sözkonusu olduğunda “en iyisini doktor bilir” anlayışının yerine soru soran, kendilerine yazılan reçeteleri sorgulayan, sağlığını başkalarına havale etmeyip sorumluluk almayı kabul eden bireyler yaratmayı amaçlar. Sağlığı kaybetmeden önce korumanın önemini kavratmayı ve bu yolda neler yapılması gerektiği konusunda toplumu bilinçlendirmeyi amaçlar. Bu amaçla beden, zihin ve ruh dengesini ve bütünlüğünü sağlayacak yaşam tarzı değişikliklerini öğretmek, bütünsel tıbbın öncelikli konusudur. Kısacası bütünsel tıp hastalıkla değil, sağlıkla ilgilenir. Oluşmuş bir hastalığın semptomlarını yok etmekle değil, sağlığın korunması ve iyileştirilmesiyle ilgilenir. Bu anlamda geçici değil, kalıcı, sürdürülebilir yaşam tarzı değişiklikleri sunar.
Bitkilerle tedaviyi de içeren bütünsel (holistik) yaklaşım, modern tıbbın aksine hastalığı değil hastayı değerlendirir. Vücudun kendi kendini iyileştirebilme gücüne inanır. Tedavi aşama aşama ve yavaş yavaş gerçekleşir. Bir hap yutarak bedeni bütünüyle iyileştirmeyi (böyle bir şeyin mümkün olmaması dolayısıyla) kabul etmez. İyileşme yolunda bitkilerden olduğu kadar dualardan da faydalanılır. (Bu bağlamda duanın muhakkak bir dine ait dua olmak durumda olmadığını da belirteyim. ¨Bilimadamları¨ için umudetmek kelimesini kullanabilriz). Eminim umutsuz insanın yaşamını sağlıklı sürdürme şansının zayıf olduğunu en bağnazımız bile reddetmeyecektir. 
Doğal tedavileri modern tedavilerden ayıran en önemli özelliklerden biri de doktorluğun ilk kuralı olan ¨önce zarar verme¨kuralına biat ediyor oluşudur. ADR (adverse drug reactions- ilaçların beklenmeyen etkileri) dan ve yanlış tedavilerden ve hekim hatasından dolayı hayatını kaybeden insan sayısının ulaştığı kritik noktalardan oldukça can sıkıcı. [1] Bütünsel tıbbın bu zararlara ulaşabilmesi için çok özel bir çaba sarfetmesi gerekir. Bu noktada bitkilerle tedavi olmayı tercih eden bir insanın ne yaptığını bilen, ehliyet sahibi bir insandan öneri alması gerektiğinin önemini ne kadar vurgulasam azdır.
Hiçbir bütünsel tıp dalı için işe yaramadığı ve kandırmaca olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunu iddia eden kişi ya çok bilgisizdir ya da ne dediğinin farkında değildir. Eğer bugün insanlar doğaya dönmeye ve doğal yolla iyileşme yolunu tercih etmeye meyillilerse bunun en baştaki nedeni ilaçlardan gördükleri zarardır. GSK tarihin en büyük sahtekarlıklarından birine imzasını atarak rekor miktarda tazminat ödemeye mahkum edildi, Merck’in karma aşı hakkındaki yanlış yönlendiren pazarlama kampanyasının davası halen sürüyor. Bunlar en yeni örnekler. Ufak bir google’la sayamayacağınız ilaç skandalına ulaşabilirsiniz. Hal böyleyken insanlar tam olarak neden sadece ve mutlaka modern tıbbın başına tac ettiği ilaçlardan medet ummaya devam etmeli bilemiyorum.
Otistik çocukların aileleri otizm semptomlarını iyileştirmenin ya da bazı durumlarda tamamen geçirmenin yolunun basit bir beslenme değişikliğinden geçtiğini farketselerdi ilaç şirketlerinin denekleri olmayı kabul ederler miydi? Aynı şey kanser hastaları için de geçerli. Kemoterapiden ziyade beslenme ve doğal tedaviyle tamamen iyileşen hastalar sayısız. Bu noktada neden sadece ve sadece¨bilim¨in sonuçsuz tedavi yollarından geçmek tercih edilmeli bundan da emin değilim. Almanya’da yayınlanan aylık Natur&Heilen dergisinin Kasım 2005 sayısında yayınlanan bir araştırmada Almanya’da doktorlara, kanser olmaları durumunda kendilerine veya sevdiklerine kemoterapi uygulanmasını isteyip istemeyecekleri sorulmuş ve %90’ın üzerinde ¨Hayır ¨cevabı alınmış. Ne kadar ilginç değil mi? Amerika’nın en prestijli kanser araştırma hastanelerinden biri olan Memorial Sloan-Kettering Cancer Center’in (MSKCC) ’in web sitesini inceleyecek olursanız bitklerle, onlarla ilgili detaylı bilgilere, bitkilerle yapılan klinik çalışma referanslarına ve kanser tedavisinde nasıl kullanılabileceklerine dair dev bir bölümle karşılaşırsınız. Neden buna gerek duyulmuş dersiniz?

Bu bağlamda belirtmeliyim ki ben meseleye geniş bir perspektiften bakıyorum. Tıp teknolojisi, üreme teknolojisi, cerrahi, ortopedideki olağanüstü gelişmeler inkar edilemez. Uzayan insan ömrü müthiş bir ilerlemedir. Elbette minnetarız. Fakat ben bir farkla tıpkı MSKCC’in yaptığı gibi modern tıbbı bütünsel yöntemlerle birleştirip kendim için en iyisini yaratmaya çalışıyorum. Birini tamamen reddedip diğerine saplantıyla sahip çıkmıyorum.
Tıp doktorlarının geleneksel yöntemlere tepkilerinin bir kısmının ülkemizde son yıllarda oldukça popülerleşmiş olan şarlatanlar yüzünden olduğunun farkındayım. Kendileri benim için de çok büyük bir sıkıntı konusu ve bu alanı bu şekilde sömürmelerine şiddetli tepki duyuyorum. Ancak şarlatanlar her yerde her alanda varlar ve burada da varlar diye  yüzyıllar boyu tüm dünyada kullanılagelen yöntemlerin etiğe sığmayacak ölçüde suçlamalarla karalama kampanyalarına girişmeyi doğru bulmuyorum. Doktorlar, ömürlerinin önemli bir kısmını okuyarak geçiren insanlar olarak zamanlarını bu alanı taşlayarak değil, daha iyi öğrenerek ve nasıl işbirliği yapabileceklerini bulmak için geçirmelidirler diye düşünüyorum.
Hipokrat yeminini ona inanarak eden doktorlar için asıl amaç hastanın ne yolla iyileştiğini değil, iyileştiğini görmek olmalı. Tam da bu nedenden dolayı artık tüp bebek merkezleri akupunkturcularla çalışıyor (Amerika’da ek olarak arındırma uzmanlarıyla ve yoga eğitimcileriyle çalışıyorlar). Nereden destek alarak akupunkturun ya da yoganın ya da beslenme tedavisinin ya da fitoterapinin ya da aromaterapinin kişiyi iyileştirmeyeceğini iddia edilebilir?
Son sorum şu: doğal tedaviye inanan, yaşayan birinin karşısına neden ¨bilim¨sözcüğüyle çıkılıyor? Bunun anlamlı olması için kişinin bilimi reddediyor olması gerekmez mi? Yok ki böyle bir şey? Eğer bir insan kaybettiği sağlığını bütünsel tıpla kazanmışsa dünyanın bütün antitezlerini bulup önüne yığsanız elde edeceğiniz ancak koca bir hiçtir. O yüzden bütün bu çabaları boşa harcanan emek ve zaman olarak görüyorum. Zamanımız bu kadar değersiz olmamalı.
Ben burdan uzatıyorum size elimi, havada kalırsa diğerini uzatacağım. Ta ki siz yaklaşıp anlaşmayı kabul edene kadar...




[1] http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs293/en/index.html

13 Temmuz 2012 Cuma

Tomografi ve Riskleri

1996'dan beri sadece Amerika'da tomografi kullanımı 3 katına çıkmış. Türkiye için istatistikleri bilmiyorum ama çok farklı sonuçlarla karşılaşacağımı zannetmiyorum. Enfeksyondan tutun da basit bir kafa darbesi için bile derhal tomografi isteyebiliyor doktorlar... Onlar istesinler de bence biz çektirip çektirmemek için 2 kere düşünelim. Çünkü tomografi (CT) organların detaylı resmini çekebilmek için ortalama bir X-Ray cihazından çok daha fazla radyasyon yayıyor.

Tomografinin riski özellikle çocuklar için çok yüksek. Time Dergisi'nin 25 Haziran 2012 sayısında Alice Park bir makalesinde şöyle diyor: ¨Uluslararası bir grup bilimadamı tarafından 23 yıl boyunca sürdürülen bir çalışmanın sonuçlarına göre; düşme, kaza ya da enfeksyon sebebiyle CT çekilen çocukların asla CT'ye maruz kalmayan çocuklara kıyasla beyinlerinde tümör geliştirme olasılıkları 3 kat, lösemi teşhisi konma olasılıkları ise 4 kat daha fazla.¨ Kuzey Amerika Radyoloji Derneği ise bu sonuçlara rağmen CT nedeniyle kanser olma riskinin mutlak anlamda düşük olduğunu ve CT sayesinde daha kolay teşhis koyup ciddi bir hastalığı önleme ihtimalinin risklere değer olduğunu söylüyor. Şöyle devam ediyorlar: ¨ Her ne kadar risk 3-4 katına çıkıyorsa da o 3-4 katına çıkan riskin küçük olduğunu hesaba katmalıyız.¨ Öte yandan diğer radyoloji çevreleri (tıpkı diğer modern tıp cihazları gibi) CT'nin haddinden fazla kullanıldığını, bazı durumlarda önlenebileceğini ve doktorların hastanın CT beklentisini karşılamak için bunu istediğini söylüyorlar.

Netice itibariyle tomografi yan etkileri ciddi olabilecek bir taramadır ve doktorlar bunun farkında olarak hastalarından CT istemelidirler. Bizim insanımız MR CT gibi aletlere hayrandır. Hayran oluncak bir şey olmadığını kendilerine açıklamak da yararlı olabilir. Ne dersiniz doktorlar?


3 Temmuz 2012 Salı

Hamileyken İlaç Kullanmayın!

Türkiye'deki kontrolsüz ilaç kullanımı hiçbirimiz için yeni bir haber değil. Kontrolü en başta reçeteyi yazan sağlamıyor sonra da ne istediğinin farkında olmayan ısrarcı hasta sağlamıyor! Neticede hastalık üzerine hastalık ekleniyor ve tekrar ilaca başvuruluyor. İçinden bir türlü çıkılamayan kısır bir döngüde buluyorsunuz kendinizi... Dur durak bilmeden yapılan ilaç pazarlamaları ve bunların destekçisi reçete yazarlarının kurbanı olmayı tercih etmesek nasıl olur?

Son verilere göre ilaç pazarlamasına ayrılan bütçenin 100 milyar $ civarında olduğunu  biliyor musunuz? ABD'de Klinik Araştırmalar Departmanı'nda yöneticilik yapmış biri olarak pazarlamaya harcanan paranın yarısının bile araştırmaya harcanmadığını söylesem ne dersiniz? Bu ne demek onu açıklamaya çalışayım: 

Reklam ve pazarlamanın gücü keşfedildiğinden beri ortalama insana sahip olduğunu-olmadığını, ihtiyacı olanı-olmayanı; herhangi bir şeyi uygun slogan ve resimlerle satmak mümkündür! İlacı satmanın en iyi yolu da insanı buna ihtiyacı olduğuna, başka bir yolun mümkün olmadığına inandırmaktır. Bunu doktorumuzdan en iyi kim yapar? Türk milleti olarak doktorumuzun ağzından çıkacak her kelime bizim için emirdir, uygulanır! Her geçen yıl inanılmaz oranda artan ilaç tüketimini nasıl açıklayacağız başka türlü? 

Journal of the American Medical Association (JAMA) Dergisi'nin yayınladığı bir araştırmanın sonuçlarına göre 2000-2009 yılları arasında annelerinin gebeyken kullandığı ağrı kesiciler dolayısıyla ¨bağımlı¨olarak dünyaya gelen bebek sayısı 3'e katlanmış. Çalışma, Amerika'da her saat başı 1 bebeğin opioid semptomlarıyla doğduğunu belirtiyor. Bu çalışmaya doktoru tarafından reçeteyle ağrı kesici yazılan gebeler de dahil!!

İlaç tüketiminde Amerika'yı model alan Türkiye için farklı bir netice beklemiyorum ben. Bizim ülkemiz için daha acısı bu şekilde zarar görmüş bebeklerin semptomlarının tanınmaması ve kaydedilmemesi olabilir. Annenin kullandığı ilaçlar bebekte dönüşü olmayan sağlık sorunlarına yol açabilir. Hiçbir ilaç risksiz değildir ve hiçbir miktar güvenli olarak tanımlanamaz. Örnek vermek gerekirse: bazı bebekler detoksifikasyon sistemi ile ilaçların yarattığı toksik ortamla başedebilirken bazılarında tedavisi mümkün olmayan hastalıklar meydana gelir. 

Özellikle de ağrı kesiciler gibi alınmaması durumunda felaket olmayacak ilaçlardan hayatımızın her döneminde uzak durmamız gerekiyor. Bilhassa hamileyken! Kendinizi tehlikeye atmak sizin vereceğiniz bir karardır ama bebeğinizin kendi sağlığını koruma şansı yok. Daha dikkati olmak zorundasınız. 

Bir sonraki yazımda bebeklere diş ağrısı, gaz, iştahsızlık, kolik gibi nedenlere ilaç verilmesi çılgınlığından bahsedeceğim. Şimdilik şunu söyleyeyim: Yapmayın Allahaşkına! 

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım