31 Ekim 2012 Çarşamba

Leyla ile Konuşmalar

Aşağıda okuyacağınız diyaloglar kızım Leyla ile aramda, kendisi 2-3 yaşında iken geçen konuşmalardır.

İyi eğlenceler:)

- Leyla süt vereyim mi?
- Berme
- Süt vereyim mi Leyla?
- Berme
- Süt vereyim mi?
- Berme
- Peki süt vermemeyim
- Ber o zssaman



Leyla kapının kolunda bulduğu tespihi kafasından geçiremeyince strese girdi:

- dok büyükmüş benim gafam dok büyükmüş ühühüühü sığmıyormuşum gafama sığmıyormuşum ühühühü



- Leyla n'aptın??
- çişimi yaptım
- Nereye yaptın?
- tubalete yaptım
- heyooooo yaşasın!! bravoooo!
- dur bi daha yapiim



Köyde geçirilen 1 hafta sonunda Leyla'nın kafasını masaya çarpması neticesinde verdiği tepki: 

¨Aney gaffam yara oldu!!¨


Leyla hanım koşarak geldi, bana sarıldı ve:

¨BENİM ANNEM OLACAK BU!! BENİM ANNEM OLACAK!!¨diye bağırdı. 

Evet, ben de kendisinin şu anki annesi kim merak ediyorum.


- Ben gidiyoyum!
- nereye gidiyosun?
- ise gidiyoyum!
- hangi ise?
- babamın isine!
- babanın işi dolmuş. eleman almıyolarmış artık
- ben beliman diilim!!
- beliman değil eleman eleman
- eleman demeeee leyla de!

o gün bugündür ¨bizim eleman¨ şeklinde bahsediyorum kendisinden :)



Leyla okul dönüşü arabada kendi kendine konuşuyor:

- Okul dok güzel, argadaslar dok güzel. dok seviyoyum okulu. ama ben dok çiş babtım. çok kaka baptım ben. yazık ablalara. dok yazık oldu. 
- yahu leyla perişan ettin beni. hıçkıra hıçkıra ağlıycam şimdi. amma zulüm etmişsin ablalara :((
- no anne no no korkma sen. evde de dok çiş bapıcam çok kaka yapıcam. sana da yazık olacak.



Leyla'yla kitap okuyoruz:

Anne: Sonra tavşan odasını dağıttığını farketmiş. Herşey birbirine karışmış, odası çok kirlenmiş. Hemen oyuncaklar toplanmalı, yerlerine konmalı, oda temizlenmeliymiş.

Leyla: Pemislikçi ablalar gelsin toplasınlar



‎- Anni ne yemek yiyelim?
- Kabak yaptım Leylacım, kabak yiycez.
- makarla mııı???
- hayır canım kabak
- kabaklı makarla mı??
- hayır sade kabak
- makarlalalılı kabak mı??
- hayır. kabak.
- makarla yiyelim YASASINNN
- hayır. kabak
- ben tana ardım ediim masa yapalım makarla için
- (iç çekerek) tamam ben suyu kaynatayım o zaman.



Leyla yattıktan sonra odasından bağırıyor:

- ANNEAAAEAA! Bİ DAKKA GELİEAR MİSEANN!
- gelemem leyla. ne var? hadi uyuyoruz artık.
- dok önemli çünkü!
- ne kadar önemli olabilir ki? memleket meselesi mi?
- no anne demliket mesaedaese diiil!
- iyi geceler, hadi uyuyoruz. uyumazsak sabah olmaz.
- bi tane epi börttey töyleyelim arkadaşıma çünkü

(evet, normal çocuklar uyumadan önce dua ederler, dilek filan tutarlar bizimki de arkadaşlarına iyi ki doğdun şarkısı söylüyor)



- Leyla! bardağı eğme öyle sütü dökeceksin bak…
- dökülürse silersin
- NASIL YANİ??
- peçimetleyle


Konuşmaların 2. bölümü burada


22 Ekim 2012 Pazartesi

Katherina'nın Av Köşkü ve Tarihi Değer Anlayışımız

¨Kahramanlık¨hikayeleriyle dolu, gurur duyduğumuz tarihimizin bir de elimizde kalan, bakıp görebildiğimiz, dokunup yaşayabildiğimiz somut tarafları var değil mi? Evler, kiliseler, camiler, hanlar hamamlar… 

Türkiye'ye her gidişimde kalp atışlarımın hızlandığını hissederek yaklaşırım bunların her birine. Ne zaman ki yakından görmeye başlarım, heyecanım yerini derin bir üzüntü ve öfkeye bırakır. Gerçekten hiç mi yolu yok bu ¨harabe¨lerin ne değerli yapılar olduğunu öğrenmek/öğretmek? Devletin sahiplenmesini, insanların değer vermelerini, korumalarını sağlamak? Aşağıda paylaştığım görüntüler utanç verici değil mi sizce de?

Bu bilgi Vikipedi'den: ¨Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan oluşturulmuş şu an hala özelliğini koruyan köşk, Kars- yukarı Sarıkamış bölgesinde bulunmaktadır. Av köşkü ve ana köşk olarak 2 ayrı yapıdan oluşur. Beton kolanlar sayesinde ayakta duran yapının ısıtması bu kolonlar içerisinden sağlanan ısı ile sağlanmaktadır. Bu ısıtma sistemine "peç" adı verilir. Av köşkü değerli misafirlerin ağırlandığı yerdir. Asıl köşk ise çeşitli zamanlarda hastane ve saray olarak kullanılmıştır. Halk arasında Katerina'nın köşkü olarak bilinmektedir. Ancak 2. Çar Nikola döneminde yapılan bu köşk yanlış adlandırılmaktadır. Eşi Katherina için yaptırıldığı zannedilen bu köşk Çar'ın hasta oğlu Aleksi için bir rehabiltasyon Merkezi ve aynı zamanda da ailenin kışın ve yazın kullandığı av köşkü olarak yapılmıştır. Bu Köşk, Çar'ın Av Köşü olarak bilinmektedir. Çarlık dönemine ait Türk filmlerinin çoğu bu köşk ve çevresinde çekilmiştir.¨ 

Aşağıdaki gördüğünüz fotoğrafları Eylül 2012'de çektim. Tarihe, tarihi esere, mirasa verdiğimiz değer ve özenin fotoğrafları bunlar. Buyrun...





























19 Ekim 2012 Cuma

Karabiberde silikon var mıdır yok mudur?

Son günlerde karabiberin silikon içerdiğine, toksik olduğuna, kanser yaptığına dair söylentiler geliyor kulağıma. Ufak bir google'da ¨sözü çok geçen¨ birkaç kişinin sayfalarında da aynı bilgiye denk geldim. Delinin birinin kuyuya attığı taşı çıkarmaya çalışacağım:)

Karabiber silikon içermez. İçerdiği silicon’dur, onun Türkçe karşılığı da silikon değildir. Silica, silicon dioxide ya da silisyum diyebiliriz. Silicon sevdiğimiz, istediğimiz, bulmaya çalıştığımız bir maddedir. 

Biri silicon diğeri silicone. sondaki e dünyaları değiştiriyor. 

Silicon dünyamızda en çok bulunan doğal elementlerden biridir, hatta ikincisidir. Makaromineral olarak tanımlanır. Vücut ağırlığımızın yaklaşık % 0.05'ini oluşturur. Damarlarımıza, kemiklerimizde, tırnaklarımızda, kıkırdak ve tendonlarımızda bulunur ve ihtiyacımız olan kuvveti verir. Kolajen üretiminde kritik bir rol oynar. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda silikon açısından zayıf olanlarda kemik gelişimi ve diş problemleri gözlemlenmiş mesela...

Silicon, osteoporoz ya da damar tıkanıklıkları, kalp hastalıkları, kireçlenme ya da eklem problemleri için destekleyici mineral olarak alınır. Bu şekildeki kullanımının söz konusu rahatsızlıklara olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. Ancak, aşırı dozda kullanımının yaratacağı sorunlar, aşırı dozda herhangi bir mineralin kullanımı sonucunda doğabilecek sorunlarla benzerdir. Hiçbir normal insan lüzumundan fazla dozda ne tuz ne şeker ne silicon ne de bir başka mineral almamalıdır! Alması durumunda böbrek problemi oluşabilecek problemlerden sadece biridir. 

Bütün gün yediklerinizi 10 ile çarpıp her seferinde karabiber ekleseniz bile böbreğinize zarar vermesine neden olacak miktara yaklaşamazsınız. Ve yukarıda da belirttiğim gibi size zarar verecek miktarlardaki aşırı tüketim, sadece silicon için değil herhangi başka bir mineral için de tehlikelidir. Too much of a good thing can kill you! 

Bir diğer zarar silicon’u toksik olabilecek miktarda solumak yoluyla olabilir. Silicosis denen bir hastalığa/ akciğer kanserine yakalanabilirsiniz. Bu da genellikle madencilerde görülen bir hastalıktır. Yani bir madencinin maruz kaldığı miktarda silicon’a maruz kalmanız gerekmektedir. Yine: normal bir insanın en az 8 saat süreyle sürekli olarak soluması gerekir silicon’u bu zararı görmesi için. Yemeğinize serptiğiniz karabiberle bunu başarmanız imkansız. En basitinden şehirde yaşayan bir insanın soluduğu hava ile gördüğü zarar söz konusu edilmeden silicon'un bu ¨zararını¨ ileri sürerek karabiberi mutfağımızdan eksik edersek hesabımız Bağdat'dan döner:) 

Karabiber yanında kırmızı biber (cayenne), havuç, üzüm, ekmek, muz ve atkuyruğu dediğimiz bitkide de silicon bulunur. Atkuyruğunun çok lezzetli çayı olur, detoks edici etkisi vardır, bizim evimizde sık sık yapılır. 

Slicone (yani silikon) nedir peki? O çok tanıdık, memelere yerleştirilen maddedir. Mutfak aletlerimizdir. Silicone’un Türkçe karşılığıdır, kullanım alanı da bu kelimeyi karşılayacak şekildedir. Silicone, silicon ihtiva eden sentetik bir polimerdir.  Bu madde de toksik filan değildir ama doğada doğal olarak bulunmaz. Işlenir, yapılır. Karabiberde ne de bir başka yiyecekte bulunmaz. Delinin biri eklemeye kalkışmazsa tabii… 

Velhasıl-ı kelam: nelerden uzak durup neleri beslenme çantamıza yerleştireceğimize karar verirken bilgi kaynaklarımızı doğru seçelim. Ama bununla yetinmeyelim, yorumlarımızı ve muhasebelerimizi de doğru yapmaya gayret edelim.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Erken yumurtlama/ Kısa döngü Problem Midir?


Yumurtlama problemleri en sık karşılaşılan infertilite nedenlerinden biridir. Araştırmalara göre kadın infertilitesinin %30u yumurtlama problemlerinden kaynaklanıyor. Bunların pek çoğu (işinin ehli bir fitoterapist kontrolünde) bitki tedavileri ve yaşam stili değişiklikleri ile düzeltilebilir. Çok çaresiz durumlarda ve doğal yöntemlerin cevap veremediği durumlarda ise ilaç tedavisiyle düzeltilebilir. Bütünsel tıp desteği ve diyet/yaşam tarzı gibi değişikliklerle vücuda normal işleyişini kazandırmayı denemeden ilaca başvurmayı ben pek tasvip ve tavsiye etmiyorum.

Her ne kadar çok sık rastlanmasa da erken yumurtlama da infertiliteye neden olabilir. Ortalama bir döngü 28 gün sürer ve yumurtlama (ovulasyon) 14-15. Günde gerçekleşir. Eğer yumurtlama 13. Günden önce gerçekleşiyorsa bu erken yumurtlamadır ve problem teşkil edebilir. Yumurtanın yeterli olgunluğa ulaştığında endometriyum dediğimiz, embriyonun yerleştiği rahim çizgisinin 8-9 mm. lik kalınlığa ulaşmış olması beklenir. Eğer yumurtalar yeterli olgunluğa erişmeden ovulasyon gerçekleşirse döllenme büyük ihtimalle sağlanmaz, sağlanması durumunda ise endometriyumun henüz ince olması embriyonun tutunmasını güçleştirir. Sonuç olarak gebelik zorlaşır.

Endometriyumun yeterli kalınlığa ulaşması östrojen üretimine bağlıdır. Eğer östrojen üretimi normal değilse endometriyum normal kalınlıkta olamaz ve adet hem kısa hem de çok zayıf olur. Kanamanın yoğunluğu ve süresi takip edilerek bir östrojen problemi olup olmadığı tahmin edilebilir ve buna bağlı testler yapılabilir.

Bu linkte Burcu'nun döngülerini görüyorsunuz. Kendisi genellikle erken yumurtluyor ve döngüleri kısa. Kısa döngülerin ve erken yumurtlamanın sürekli olması bir probleme işaret ediyor olabilir. 12 aylık hamile kalma girişiminin sonuçsuz kalması durumunda tam olarak hangi aşamada sorun olduğunu anlamak için bir doktora muayene olmasında yarar görüyorum. 

Ancak, her erken yumurtlama muhakkak bir probleme işarettir diye bir kural yoktur. Pek çok erken yumurtlama yaşayan kadın buna rağmen hamile kalabilir ve gebeliği sağlıklı bir bebekle sonlandırabilir. Ne zaman yumurtladığınızı gözlemlemenin en ucuz ve en basit yolu ateş ölçme yöntemidir. Bu yolla döngünüzün tam olarak neresinde yumurtladığınızı görebilirsiniz. Benim tavsiyem 6 aylık bir gözlem sonucunda düzenli ve sürekli olarak erken yumurtlama yaşamanız durumunda bir doktora görünmeniz olacaktır. Sürekli devam eden 18 aylık yıllık bir denemeden sonra gebelik gerçekleşmedi ise doktorunuzla beraber tedavi yollarını aramak makul olabilir. Ancak yazımının girişinde de belirttiğim gibi evvela yaşam stili ve beslenme değişikliklerine başvurmak gerekir. Kilonuzun normal olduğuna, kötü alışkanlıklarınızın olmadığına, sağlıklı beslendiğinize, yeterli su içtiğinize, stresin hayatınızda ciddi bir faktör olmadığına ve düzenli egzersiz yaptığınıza emin olmalısınız. Zira Hipofiz bezi kaynaklı problemler, tiroid fonksyon bozuklukları ve PKOS yanında stres, beslenme bozuklukları, aşırı egzersiz ve aşırı kilo da menstural döngüyü olumsuz etkileyebilir. Sürekli olarak devam eden kısa döngüler bazı durumlarda erken menopozun da habercisi olabilir.

Kısa döngülerin nedeninin hormonal olması durumunda ne yaptığını bilen bir fitoterapist kontrolünde otların yardımıyla döngünüzü normalleştirmeniz mümkündür. Ancak unutmamak gerekir ki otlar da tıpkı sentetik ilaçlar gibi yan etkileri vahim olabilecek güçlü bitkilerdir. O yüzden bu işin eğitimini almamış, okulunu okumamış, tecrübesi olmayan insanların bitkisel tedavi önerilerini dikkate almamanız konusunda sizleri ne kadar uyarsam azdır. 

Kısa döngüler/erken yumurtlama problemleri için en çok önerilen ot hayıt otudur (vitex). Yumurtlamanın hemen sonrasında bir dahaki döngünün başlangıcına kadar (kanamanın ilk günü) alınması tavsiye edilir. Genellikle 3 ay içerisinde sonuç alınır. Hayıt otunu kapsül olarak alabileceğiniz gibi çayını da içebilirsiniz. Düzenli olarak yeşil çay içmek de faydalıdır. Bunların yanında B6 vitamini alınmasını ve Bebek Sahibi Olmaya Hazırım başlıklı yazımda anlattıklarımın uygulanmasını da tavsiye ederim.
tavsiye
Eğer yukarıdaki öneriler ışığında 18 ay içerisinde pozitif sonucu görmezseniz doktorunuzla tedaviye başlamak konusunda görüşmeniz uygun olur. Yaşınızın 35 ve üzeri olması durumunda 18 ay yerine 12 ay sonrasında doktorunuzla görüşmeniz isabet olacaktır.





11 Ekim 2012 Perşembe

¨Biraz daha anlat¨ Talebi Üzerine Yazılmış Bir Yazı

Özden Kaşkar Duran der ki: 

Leyla'nın düzenini öğrendik ama bu tek başına mümkün değil. Annesi ve babası Leyla'ya nasıl örnek oluyor? Nasıl bir hayat yaşıyor? Spor yapar mısın? tatlı yemiyor olamazsın ama ne yersin? Hamurişi sever misin? Yenik düştüğün tatlar var mı? Alışkanlıkların önünde nasıl duruyorsun, can bu zaman zaman çekiyor yani:) Bence seni sıkı takip edenler ve ben bunları bilmeyi hakediyoruz. Ne dersin Eren?

Bu soruyu cevaplamaya hakkımda kısa bir özgeçmiş sunduğum yazımda anlattıklarımla başlayayım:

Kars’da doğdum ve cocukluğumun ilk yıllarını orada geçirdim. Sonra biraz Almanya, biraz İzmir, çoğunlukla da Mersin’de yaşadım. Koç Üniversitesi’nde ekonomi okudum. Üniversiteyi bitirdikten sonra kısa bir süre bankacılık yaptım. Neyse ki bankacılığın benim için doğru bir iş olmadığına karar vermem çok uzun sürmedi. Kariyerimi sağlık sektöründe devam ettirme kararını verdim. Bir müddet özel bir hastanede yöneticilik yaptıktan sonra sağlık yönetimi konusunda eğitimimi devam ettirme ihtiyacı duydum ve New York Üniversitesi’nde sağlık yöneticiliği ve politikaları alanında yüksek lisansa başladım. Bu sırada NYU Tıp Merkezi’nde araştırma ve geliştirme bölümünde çalıştım. Mezun olduktan sonra New York Mount Sinai Tıp Fakültesi, Klinik Çalışmalar Bölümü’nde yöneticilik yaptım. Şu anda holistik beslenme ve doğal yollarla sağlık üzerine doktora yapıyorum. 

Leyla dünyaya gelene kadar oldukça hareketli bir New York City hayatım vardı. Anne olan bütün kadınlarda olduğu gibi benim hayatım da doğumdan sonra kökten değişti. Herşeyden önce kızıma içime sinen, güvenebileceğim bir bakıcı bulamadım ve çok sevdiğim işimden kariyerimin yıldızlı yerinde vazgeçmek zorunda kaldım. Oldukça uzun bir süre işimi rüyalarımda görmeye devam ettim:) Hala da çok özlüyorum… Ancak bizim için doğru olan bir karardı. Şu anda da sevdiğim bi işi yapıyor, sevdiğim bir alanda eğitimime devam ediyor oluşum acımı biraz hafifletiyor. 

Soruların cevaplarına gelince: ben de eşim de genel anlamda sağlıklı yaşamaya gayret eden insanlarız. Doğayı, açık havayı, açık hava sporlarını çok severiz ve mümkün mertebe kopmamaya çalışırız. Genel anlamda dememin nedeni arasıra sağlıklı olarak nitelendirilen hareketlerden kopmaya meyilli oluşumuzdur. Mesela haftada 1-2 şarap içeriz. Arasıra abur cubur denebilecek yiyeceklerden tüketiriz ama bunun düzenli hale gelmemesine çok dikkat ederiz. Hamur-işi, tatlı her ¨normal¨ insanın damak zevkine hitap eden şeyler. Hayatımızdan bunları tamamen ve sonsuza kadar çıkarmak bizim açımızdan mümkün değil. Herşeyde olduğu gibi bunda da ¨dozunda bırakmak¨ ilkesini uyguluyoruz. Leyla'nın olağanüstü durumlar haricinde 2 haftada 1, pizza, pasta-börek gibi boş kalori maddeleri tüketme izni vardır. Onun dışında kendisine sunulanı yemekten başka şansı yok garibimin:) 

Spor yapıyorum. Hipotiroid hastası olmam nedeniyle metabolizmam biraz yavaş işliyor o yüzden ben kilo vermekte ve verdiğim kiloyu muhafaza etmekte çok zorlanırım. Her gün ortalama 2 saat spor yapıyorum. 1 saat cardio 1 saat de pilates/ yürüyüş/ yoga… Spor benim için çok çok çok önemli. Rutinimden koptuğum noktada hasta hissetmeye başlıyorum. Hamileliğim sırasında da doğuma 3 gün kalana kadar spor yapmaya devam ettim. Tabii yoğunluğu normalden az olmak zorunda kalınca, arınma diyetlerimden vazgeçmek zorunda kalınca haddinden fazla kilo aldım. Bu kiloları vermekte de çok zorlandım. Hala doğum öncesi kiloma ulaşabilmiş değilim. Önümüzdeki 6 ayda başaracağımı umuyorum:) Facebook sayfamda ve blogumda paylaştıklarımla örtüşen bir hayatım olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. 

Hayatta felaketler ve trajediler dışında dalga geçilemeyecek, gülünemeyecek hiçbir şey olmadığına inanırım, sık sık anlaşılmayan ve tepki toplayabilen espriler yaparım ama en çok da kendime dalga geçerim:) Leyla'yı da espri anlayışı yüksek bir insan olarak yetiştirmeye gayret ediyorum. Gidişata bakılırsa başarılı oluyorum... Hakkımda bilmediğiniz diğer maddeler müzikle dinleyici olarak çok çok yakından ilgilendiğim ve müziksiz bir hayat düşünemediğim olabilir. Çok iyi bir besteyle ilk defa karşılaştığımda heyecandan ağlarım :)  

Bunun yanında uzak durup sinirlerimi bozmamaya çalışma gayretime rağmen siyasetle; memleket ve dünya meseleleriyle de yakından ilgiliyimdir. 

Bana yapılmasını istemediğimi asla başkasına yapmam, bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum, dil din ırk cinsiyet ayrımı yapmam. Kadının erkek egemen toplumda cinsiyetinden çok akıl ve bilgisiyle var olması gerektiğine inanırım, ama bu emelde kendini salıvermesini de tasvip etmem. 

Her şeyden önce iyi, dürüst ve düzgün insan olmak için çalışırım. Ahlakın doğuştan değil sonradan kazanıldığını düşünürüm. Leyla'yı da adalet duygusu yüksek ve vicdan sahibi bir insan olarak yetiştirmeye çalışırım. Kendisi için en çok kortuğum şey pısırık, sesi çıkmayan, pasif bir insan olmasıdır. Her türlü haksızlıkta sesini çıkarmasını, tavırlı ve tepkili bir insan olmasını isterim. Bütün bunları yaparken medeniyet kurallarından ve ¨efendilikten¨ taviz vermemesini de isterim. 

Hayattaki varlığımız sadece kendi çocuklarımız için olmamalı. Bizim çocuklarımızın selameti başkalarınınkine endeksli. Kendi çocuğum için istemediğimi bir başkasınınki için de asla istemem ve onun için istediğim her şeyi başkasınınki için de isterim. Bebek Yapım Bakım Onarım'ın ana fikri budur. Bu fikirde buluşabiliyorsak gerisi kendiliğinden gelir. Değil mi? 

Eren

8 Ekim 2012 Pazartesi

Embriyodan İlk Doğumgününe Kadar Geçen Süre: İnsan Hayatının En Kritik Dönemi!

Primal Health, Michel Odent

Kitabı okudum, bitirdim ve aklımda kalanları paylaşmak istedim.

Kitabın alt başlığı: Döllenmeden birinci yaş gününe kadarki kritik dönemi anlamak. Yazar bu döneme primal dönem demiş.

Michel Odent 1930’da doğmuş. 60-70’lerde doğumhanelere doğum havuzunu ve ev koşullarını tanıştırmış bir genel cerrah.

Nasıl doğduğumuz, doğumdan sonra hemen başımıza gelenler ve birinci yaşımıza kadar yaşadıklarımızın, yetişkin olduğumuzda sağlığımızı etkilediğini savunuyor. 

Elbette ki yetişkin hayatımızda sağlıklı beslenmek, spor yapmak, dinlenmek sağlığımızı etkiliyor ama sağlığımızı esas belirleyen primal dönemde yaşadıklarımız.


İşte hatırladıklarım:

Bebek Odaları:
Doğumdan sonra bebeklerin annelerinden ayrılıp götürüldüğü bebek odasını anlatarak başlamış. Onlarca bebek, hep birlikte, aynı odada annelerinden ayrı yatıyor. Belli zamanlarda maske giymiş bir hemşire bebekleri besliyor ya da beslenmek üzere annelerine götürüyor ve geri getiriyor.

Gördükleri onu çok etkilemiş ve bebekleri annelerinden ayırmayı nasıl düşenebildiğimizi kendi kendine sormuş, büyük bir hayretle. Annelerinden ayrı ve ağlayan bebekler. Ağlamanın faydasız olduğunu öğrenen bebekler çünkü beslenme vaktine kadar, hemşire gelene kadar onunla kimse ilgilenmeyecek. Çünkü bu tıp, çünkü bu bilimsel olan…

Bilim adına bebekler annelerinden ayrı, steril ortamlarda dünyayla tanışıyorlar ve “öğrenilmiş çaresizlik” denilen yani ne kadar ağlarsam ağlayayım benimle kimse ilgilenmeyecek nasılsa denen bir davranışı içselleştiriyorlar.

Doğumhane:
Doğum sırasında annenin yaşamak zorunda bırakıldığı davranışlar ve uygulamalar. Kadın doğumcuların “kontrol etmeyi” takıntı haline getirdiğini yazmış. 17. yy’dan itibaren yani erkeklerin kadın doğum odasına girmesinden sonra herşeyin temelden değiştiğini düşünüyor. Erkek doktorlar kadınları sırt üstü yatağa yatırmaya başladılar, hatta yatağa bağladılar. Erkek doktorlar ebelik eğitimlerini vermeye başladılar. 

Peki, kadına yardım eden kadınsı,geleneksel yardım ve bilgiye ne oldu? Modern çağda ise kontrol ultrasonla, elektronik cihazlarla, ilaçlarla, yatıştırıcılarla sağlanıyor.

Kadınlar, ilaçsız, uyuşturulmadan ve sadece hormonlarıyla doğum yapma becerilerini kaybediyorlar. Artan sezeryanların sebeplerinden birisi de budur. Hatta doğuma, doğal doğum dememizin sebebi budur. Doğum, nasıl doğal olmaz ki?

Doğum yapan bir kadının nelere ihtiyacı var?
Birincisi mahremiyet. Mahremiyet, yalnız olmak değildir. Doğumda kadın yalnız olmamalı, ona yardımcı olacak deneyimli birine ihtiyacı vardır. Ama hepsi bu. Mahremiyet saygı duyulması gereken ve sağlanması gereken ilk ihtiyaçtır. Mahremiyet sağlanmadığında doğum hemen kesintiye uğrar. Loş ışık, sıcaklık, sessizlik, fısıltılar, sevilen müzik ve güvenilen bir ortam doğumu kolaylaştırır.

Tam tersi erkeklerin varlığı ve güvenilir ortamdan uzaklaşmak doğumu zorlaştırır. Kadınlar, ilkel benliklerine kendilerini bırakabildikleri müddetçe doğum kolaylaşır. Modern beyini uyaran ne kadar çok şey oluşursa, doğum o kadar zorlaşır.

Anne sütü ile beslemek: 
Bebek doğar doğmaz, annesinin göğsüne verilirse doğum süresince oluşan hormonlar sayesinde aralarında bir bağ oluşur. Bebek doğunca, dünyadaki bakterilerle de tanışır. Anne sütü bakterileri öldüren beyaz hücrelerle, sindirimi kolaylaştıran enzimlerle ve koruyucu bakterilerle donatılmıştır. 

Bebeğin sindirim sistemi doğumda sterildir. Doğumda verilen antibiyotikler ve ilaçlar bu hassas dengeyi en baştan bozar ve kalıcı hasar oluştururlar.

Bebeğin yabancı bir ortamda doğması, anneden uzakta bebek odasında steril bir şekilde tutulması ve mamayla/başka hayvanın sütüyle beslenmesi tüm bağışıklık sistemini geri dönülemez biçimde bozar.
Kadınlarla bir arada olmak: 
Hamile, doğum yapacak ve lohusa kadının en büyük ihtiyaçlarından biri diğer kadınlarla birlikte olmaktır. 

Zaten yeterince erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Tıp dünyası erkek egemen. Çoğu doğum doktorları erkek. Hatta artık ebeler de erkek. Eşleri de doğuma sokma adeti başladı. Doğum kurslarına dahi erkekler geliyor.

Erkeklerin, bu kadın ritüelinde ne işleri var? Zaten orda ne yapmaları gerektiğini bile bilmiyorlar. Ayrıca, eşlerini son derece mahrem bir halde görmemeleri de gerekir. Eşinin bağırsaklarını boşaltırken gören bir erkek sonrasında nasıl hissedebilir? 

Primal dönemde yaptığımız bu yanlışlar, tüm insanlığı alerjilerle, hastalıklarla, depresyonla, kanserle, bağışıklık sistemi hastalıklarıyla,obeziteyle, hipertansiyonla başbaşa bırakıyor ve geri dönülemez biçimde etkiliyor.


Ne dersiniz?

Arzu

2 Ekim 2012 Salı

Deterjanların İçeriklerine Dikkat!

Piyasada yaygın olarak bulunan deterjanların hem sağlığınıza hem de çevreye çok büyük zarar verme ihtimali olduğunu biliyor musunuz? Alerjiden tutun da infertiliteye, kansere kadar pek çok hastalığa neden olabilirler. O yüzden deterjanlarınızın içeriğini kontrol etmenizi öneririm. 

Deterjanınızda aşağıda listedeklerimden herhangi biri varsa uzak durun! 

Sodium lauryl sulfate (SLS)
Sodium laureth sulfate (SLES) 
1,4-dioxane 
NPE (nonylphenol ethoxylate) 
Phosphates Sodium dodecyl sulfate

Sulfuric acid, monododecyl ester, sodium salt 
Sodium salt sulfuric acid 
Monododecyl ester sodium salt sulfuric acid 
A13-00356 
Akyposal SDS 
Aquarex ME 
Aquarex methyl 
Ammonium lauryl sulfate (ALS) 

Ek olarak içeriğindeki kelimelerin içerisinde şunlar geçiyorsa o da iyi değil derim: 

"Myreth," "oleth" "laureth" "ceteareth" "eth" "PEG" "Polyethylene" "polyethylene glycol" "polyoxyethylene" "Oxynol" 

Not: SLS (Sodium lauryl sulfate diş macunlarında ve kişisel bakım ürünlerinde de yaygın olarak bulunur. Dikkat!



Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım