31 Mayıs 2013 Cuma

Tomris’in Emzirme Notları – 16: Emziren Anneler ve Biber Gazı

Emziren anneler biber gazına maruz kalırlarsa ne yapmalılar? 

Bugün gerek Taksim Gezi Parkı, gerek Türkiye’nin genelinde yaşanan olaylar hepinizin malumu... İster demokratik hakkını kullanıp bir uygulamayı protesto eden biri olun, ister olay mahalinden yanlışlıkla geçen, hatta geçmeyen metrosunu bekleyen bir vatandaş olun; her an her yerde biber gazına maruz kalabilirsiniz. 

Biber gazına maruz kalan emziren anneler ne yapmalı konusunu hızlıca incelemeye çalıştım. Özet sonuç: 
  •  Biber gazına maruz kaldıysanız bebeğinizi kucağınıza almadan önce kıyafetlerinizi değiştirin, biber gazı değmiş yerlerinizi (el, kollar, yüz, saç, vb.) su ve sabun ya da şampuan ile yıkayın. Bebe şampuanı kullanabilirsiniz, özellikle gözünüz maruz kaldı ise. Cildinizdeki biber gazı bebeğin cildine temas ederse tahriş edebilir. Ciltten vücuduna girme ve kalıcı bir zarar bırakma ihtimali görünmüyor, ama temas ile cildini rahatsız edebilir. 
  • Biber gazında kullanılan maddeler muhtemelen süte az miktarda da olsa geçebilir. Ancak bebeğe zarar verebileceğine dair bir bilgi, bulgu ya da kanıt yok. Kullanılan maddelerin insan vücudunda kalıcı olumsuz etkileri yok gibi görünüyor. O nedenle, biber gazına maruz kaldıysanız dahi bebeğinizi emzirebilirsiniz. Yalnız bebegin cildinde kizariklik yapabilecegine dair yayınlar var, bunun disinda belirgin bir bilgi yok. Özetle, bebeginizi emzirin, ama ne olur ne olmaz diye bir gün kadar bebeğinizi yakından izleyip herhangi bir sorun çıkarsa bir sağlık kuruluşuna başvurmanızda fayda var.

Tomris 



29 Mayıs 2013 Çarşamba

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 19. Hafta

Geçen hafta İskenderun tatilinden bahsetmiştim. Bir hafta nasıl geçti ben anlamadım. Kocamla bir yemek kaçamağı yapmak istedim onu da başaramadım. Kendime zaman ayırmaya niyetlendiğimde Benji-Ege sağolsun yapıştı eteğime annem annemmm diye... Öyle de tatlı söylüyor ki kıyamadım. İçten içe ikizlerle başlayacak serüvende değişecek dengelerden ona gösterdiğim ilginin sekteye uğrayacağını bilmenin verdiği çaresizlikle birlikte yalnız ikimiz zaman geçiriyoruz ve ben dinlenemiyorum. 

Yaklaşık 1 yaşına kadar ağlamasına fırsat vermeden ihtiyaçlarına anında cevap vermeye özen gösterdim kuzumun. Huysuzlanmasın diye ağladığında dikkatini dağıtma yöntemlerine izin verdim: ¨Aaa kuşa bak, kedi nerde?¨ gibi Bilinçli Bebek kitabından öğrendiklerimle, ağlatmayarak, duygularını bastırmasına neden olmak yerine ihtiyacı olduğunda ağlama alışkanlığı edinmesini sağlamaya çalıştım. Çocuğun istediğini ağlatmadan yapın diyen ben, bırakın ağlasın ihtiyacı var demek diyip kollarıma almanın keyfini yaşarken, bu stratejik değişikliğin temellerini kendisiyle zaman geçiren insanlara da verebilmeye çalıştım.

Yaşadığımız gelişim sürecine, konuşma danışma ihtiyacıma uygun olacak şekilde bir roman okur gibi ilerledim kitapta. Bölümlerin sonundaki kendimize sormamızı önerdiği sorulardan bazılarını da aşağıda aktardım:
1- Bebeğinizin sevildiğini hissetmesi için imkan hazırlıyor musunuz?
  • Annenizin hamileliği ve kendi doğumunuz hakkında bildiğiniz herşeyi anlatın 
  • Bebeğinize hamile kalışınız hakkında ne hissettiğinizi anlatın.
2-  Ağlama
- Bebeğinizin her ağlayışına ilgi gösterip onu kucağınıza alarak onu “şımartmaktan” endişe ediyor musunuz? - Bebeğiniz ağladığında ve neye ihtiyacı olduğunu anlayamadığınızda ne hissediyorsunuz?  
3- Beslenme
- Bebeğinizin aç olup olmadığını anlama beceriniz hakkında ne hissediyorsunuz? 
- Siz büyürken yemekle sevginin eşleştirildiği oldu mu? Bebeğiniz katı gıdalar yiyorsa onun doğal besin tercihlerine ve özdenetim mekanizmasına güvenebiliyor musunuz?  
4- Uyku
- Bebeğinizin uyku düzeni hakkında ne düşünüyorsunuz? - Bebeğinizin doğumundan beri cinsel hayatınız değişti mi? Şu anki cinsel hayatınız (ya da cinsel hayatınızın olmayışı) hakkında ne düşünüyorsunuz?

5- Oyun
- Bebeğiniz, a) hata yaptığında b) zor bir şeyi yapmak için uğraşırken c) ona verdiğiniz bir oyuncağı istemediğinde ne hissediyorsunuz? Böyle zamanlarda içinizden neyapmak geliyor?  
6- Çatışmalar 
- Bebeğinizin ihtiyaçlarının ya da kendi ihtiyaçlarınızın ne olduğundan emin olamadığınız ve sınır koyup koymamakta tereddüt ettiğiniz bir durumu anlatın.- Bebeğinizin isteğine aykırı bir şeyi, örneğin onu araba koltuğuna oturtmayı, onun itirazlarına rağmen yapmanız gerektiğinde ne hissediyorsunuz? 
7- Bağlanma
- Annenizin ve babanızın rolleri nelerdi? - Bebeğinizden ayrıldığınızda ne hissediyorsunuz? Kendi ayrılık kaygınızın çok yüksek ya da çok düşük olduğunu düşünüyor musunuz? 
Siz de bu ve bunun gibi sorularla düşüncelere dalmaya vakit buluyorsanız belki kitaba göz atmaya da vaktiniz olur ☺ 

Tatilimiz biterken uzun süre olamayacağım İstanbul semalarında ilk programım BYBO grubundan Sevgili Tomris ve emziren arkadaşlarla olan buluşmamız oldu. Hepsi ayrı ayrı sevgi dolu ilgili annelerle tanıştım. Konudan konuya atlarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Bu tür emzirme gruplarının yaygınlaşıp çoğalmasının annelerin paylaşımlarıyla renklendiği, sanal ortam dışındada kadına farklı bir bilgi alışverişi platform niteliği taşıyacak toplantıları ikizlerimle yapmaya niyetliyim. 

Haziran başı Viyana'da gideceğim muayenede organ taraması yapılacak. Herşeyin iyi olmasını umut ediyorum. 

Artık 3 erkek çocuğunun müstakbel anası olarak ikiz olduklarını duyanların verdiği malum can sıkıcı tepkilere bir de ¨Vah vah, kolay gelsin ayvayı yedin¨ ya da ¨Keşke biri kız olsaydı¨ yorumlarını da eklemiş bulunuyoruz. Hayırlı uğurlu olsun. Canımı sıkan benim de biri de kız olsaymış isteğini taşıyor olmam. Hep kız evladım olsun isterdim. Bence kızlar ailelerine daha bağlı, aile ile ilişkileri daha güçlü oluyor. Hayırlarla bir gün başka bir kadını sevip onunla bir yuva kurarken unutulan annelerden çok gördüm. En yakınımda eşim, anneni arasana demesem aramaz, yılda 3 kere ya görür ya görmez, ama annesinde de var kabahat tabii o da ayrı. 3 gelin değil de 3 kızın olur inşallah diyorlar, amin diyorum ama bu ihtimale verdiğim olasılık az. Hayırlı evlat olsunlar dualarımla İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı... 

Haftaya Viyana'dan görüşmek üzere,

Sevgilerle

Ceren

28 Mayıs 2013 Salı

Başak'ın Normal Doğum Hikayesi

Uzun bir süredir doğal anneyim... İki normal doğum hikayemi de yazmak istiyordum. Henüz kendi bloguma bile koyamamıştım, 4.5 sene oldu. Kısmet sevgili Eren’in BYBO blogunaymış. Bu vesileyle ben de kızlarımın doğum hikayelerini sizlerle paylaşıyorum. 

İlk bebeğimin Normal Doğumu 

Çocuğumuz olmasına karar verince doğumun doğal bir şekilde gerçekleşmesini istiyordum. Hamile kalmadan 6 ay öncesinde hastalıklarda ilaç kullanmayı bıraktım. Bitkisel yöntemlerle atlatmaya başladım. Zaten sigara alkol kullanmıyordum, en sağlıklı yumurtanın gelişmesine ortam sağlayacak şekilde diyetime daha da dikkat etmeye başladım. 
Okuduğum Dr. Sears’ın “The Baby Book” kitabı beni doğal ebevenylik ile tanıştırdı. Ben de bir anne adayı olarak hemen araştırmaya başladım. Tüm bebek ve doğum sitelerine, bloglara baktım. İlk önce kendime bir basit doğum planı yaptım. Doktorum Meltem Özkan Girgin hamilelik ve doğumla ilgili doğal yaklaşımlarıma ve doğum planıma sıcak baktı. Belki doğuma hazırlık kursuna ve hamile yogasına giderim düşüncesiyle Asude Ebe ile görüştüm. Çok aydınlatıcı bilgiler verdi. Genelde anneler normal doğumdan sancılar sebebiyle çok korkuyorlar. Ben ise sezeryan olmaktan, anestezi almaktan ve epiduralden daha çok korkuyordum. Vücuduma ameliyat boyutunda herhangi müdahaleyi kabul etmek istemiyordum. Kurslarda normal doğum korkusunu yenmeye çalışma üzerine daha çok odaklanıldığına kanaat getirerek, kendimi evle iş arasında akışa bırakmaya karar verdim. Bu esnada tüm beynimi, bedenimi, hayallerimi, düşüncelerimi normal bir doğuma ve bebeğime odakladım. 

Standart ilk 3-4 kontrol ve 2’li, 3’lü testlerden sonra 3 ay kadar ultrasona gitmedim. Biraz da ilk bebeğimi olduğu gibi kabullenmek istedim, doğabileceği her haliyle... Neticede ilk hamileliğimdi, bebeğime gelişimi için elimden gelen en iyi şartları sağlayacak, ne olursa olsun onu doğuracaktım. Yine de bir şeylerin ters gideceğini hissedebileceğim bir durumda doktoruma kontrole gelmeye söz verdim. Doğumu her ne kadar evde, ya da suda yapmayı hayal etsem de ilk bebeğim olduğu için bunları denemek yerine hastanede karar kıldık. 

Hamilelik öncesinde ve sırasında bashico blogumda kedi ve köpeklerimle ilgili blogları yazıyordum. İşten doğuma 2 hafta kala ayrıldım ve beklemeye başladım. Bir sabah 39. hafta ultrason kontrolümüzün olduğu gün sabah 15 dakikada bir ufak bir sancı gelmeye başladı. Kontrolde 2 cm açıklık olduğunu söyledi doktorum. Artık bebeğimi 1-3 gün içinde bekliyorduk. Uzun süre blog yazamayacağımı bildiğimden günümü bilgisayardaki yazılarımı bitirmeye çalışarak ve sancılarımı ölçerek geçirdim. Bebeğim gece yarısı yatağa yatar yatmaz koca bir tekme ile suyunu patlattı. Anne karnında birçok su baloncuğu varmış. Dolayısıyla bir bardak kadar su geldi önce. Hemen toparlanıp hastaneye gittik. 

Hastanede gece 01.00'de hiçkimse kalmamış, her yer kapalıydı. Acil kapısından girdik. Doğumhaneye indik. Heryer bomboştu. Belli ki hemşireler de dinleniyordu. Benden başka doğum yapan kimse de yoktu. Zar zor bulduğumuz bir hemşire gelip bizi sancı bekleme odasına aldı. Doktorumu aradılar. Doğum planımı doktorum hemşireye telefonda aktarmış, açıklık 7-8 cm. olunca geleceğini söylemiş. Sancılarımı sayarken her yarım saatte bir NTS cihazına bağlanıp geri kalan zamanda odada yürüdüm. Sancıları ayakta karşılamak yatarak gelen sancılara göre çok daha rahattı. Nefesimi derin alıp çok yavaş vererek sancıların kaç nefes sürdüğünü saydım. Bu odaklanma dayanma gücümü artırdı. Derken lavman yapıldı. 

Biz beklerken arada ufak ufak sularım patlamaya devam etti. Normal doğumun sancılarıyla uğraşırken hemşirenin gelip devamlı kelebek takmak istemesi çok fenaydı. Sanki suni sancı almaya zorunluymuşum gibi... Bebeğimi sabah kucağıma alma düşünceleri ile tüm olumsuzlukları uzaklaştırmaya çalıştım. 

Sonunda doğumhaneye geçme zamanı geldi. Açıklık 8 cm olmuştu. Doktorum geldi. Filmlerdeki gibi bağıranlar, heyecanla içeri giren hemşireler, etrafta koşturanlar gibi bir beklentim olmuş herhalde ki sakin ortam beni çok şaşırttı. Eşim devamlı yanımdaydı.... Bebeğin kalp atışları yavaşlıyor diye doğumu biraz hızlandırmak için suni sancı verildi. Doktorum beni beklerken sudoku çözüyordu. Bunu görünce aslında doğumun ne kadar normal bir süreç olduğunu düşündüm.  

Ben içerideyken arada bir doktorum doğumhaneden dışarı çıkıyor, son anda haber verdiğimiz anne ve babalarımızla görüşüyordu. Onların kapı açılırken içeriye heyecanlı ve meraklı bakışlar atmaları beni biraz utandırdı. Bir ara meraktan içeriye dalıp beni öpen annemi sıktığı parfüm kokusu dikkatimi dağıttığı için sonradan pişman olacağım şekilde dışarı yolladım. Doğum sancıları çekerken her türlü kokuya, harekete karşı son derece hassas oluyorsunuz. Etraftaki herkes de nazınızı çekiyor. 

Sonra her sancı geldiğinde biraz nefes almak ve en kuvvetli anında ittirmek üzerine çalışmamı istedi doktorum. Beni de bebek kanalda daha rahat aşağı inebilsin diye yan yatırdı. Sancı gelince itmeye çalıştım. Ancak bu erken denemeleri fazla ciddiye alınca yoruldum. Son noktada bebek kafası görünmüş ve çıkmak için bir kaç santim kalmışken doktorum enerjimin erkenden bittiğini farketti. “Yardım edeyim mi?” sorusuna karşılık “Eğer 5 dakikada bu iş bitecekse, evet!” dedim. Zaten öncesinde yapılan lavmanla tüm enerji veren besinler dışarı atılmıştı. Enerjimin geri kalanını da boşa harcamış o kadar bitkin düşmüştüm ki o anda yapılan her türlü müdahaleyi kabul etmeye hazırdım. 

Bu andan itibaren doğum odası dolmaya başladı. İki hemşire daha geldi. Ayaklarımı standart doğum masası pozisyonuna soktular. Doktorum bebeğimin başına kauçuktan bir el vakumu taktı. Bir hemşire yanıma çıkıp karnıma çok kuvvetli bastırdı. O anda nefesimi tutarak tüm gücümle ittim ve ittim. Tam bebek çıkarken doktorum epizyotomi yaptı. Bebeğin başının çıktığı anın ateş çemberi olarak adlandırılması çok doğru. Çünkü bu en zor geçişten sonra devamı oldukça kaygan bir şekilde çıkıveriyor. Çıkış anının zorluğundan çok yapılan kesinin şoku beni inletmişti.

Hemen bebeğimi göğsüme ilk temasımız için koydular. Bana o kadar sakin ve ağlamadan baktı ki kendimden utanıp ben de sakinleştim. Anlaştığımız üzere doktorum kordon kanının bebeğe geri akmasını yarım dakika kadar bekledi. Sonra da babası kordonunu kesti. İlk kontrollerini bebek hemşiresi yaptı. Doktorum kesilen yere dikişlerimi atarken bebeğimi doğumhane soğuk diye hep sıcak tutulan bebek odasına çıkardılar. Bebeği camdan aileme göstererek başını yıkamışlar. Ben de üzerimde bir yorgan ile soğuk bir odada yarım saati aşkın suni sancının bitmesini bekledim.

Bebeğim çok saçlı doğmuştu, hatta yıkarken saçlarını bile taramışlardı. Yukarıda odamda bebeğimle buluşup yanımda birlikte uyuduğumuz ilk uykumuz herhalde dünyanın en güzel, en huzurlu uykusuydu. Aylardır bu kadar yorulmamış, böyle güzel bir uyku çekmemiştim. 

Normal doğum paketim kapsamında bir gün daha hastanede misafirlerimizi kabul ettik. Bebeğimi emzirdim, hemşireler bez bağlama, giydirme konusunda destek oldular. Doğumdan hemen sonra ayağa kalktım. İlk duşumu almak çok iyi geldi. Bir 10 gün kadar gitgide azalan adet kanaması şeklinde akıntılar oldu. Hemen ikinci gün dinlenmiş bir şekilde evde ayakta işlerimi yapıyordum. Doğumu kutlamak için tüm aile büyüklerimiz bir arada bizim evdeydik. Ben bebeğimle ilgilenirken herkes evde bir işe koşuyordu. Çok güzel ve keyifli anlardı. 
İlk doğumum normal doğum oldu ancak doğal doğum olmadığını hiçbir epizyotomi, suni sancı, vakum gibi müdahaleleri içermeyen başka hikayeleri okuyunca öğrendim. Doğum aslında çok kutsal bir an. 9 ay boyunca bedeninizde büyüttüğünüz canlıyı ilk kez gördüğünüz ve onun bu sihirli gelişimi zorlu çıkışını kucakladığınız önemli bir an. Tam hayal ettiğim bir ilk doğum olmasa da annem de beni suni sancı ile doğurduğunu, hatta son anda artık dayanamayıp kendini uyutturduğunu söyleyerek avuttu... Neticede onun tecrübesini geçebilmiştim. Ben kendimde son anki gücümü kaybettiğim için hayalkırıklığı hissetsem de doktorum da normal doğurmamın önemini ve güzelliğini anlatarak beni avuttu. İlk doğumumdan sonra kendime notlar çıkardım. 

Şimdiki bilgilerim olsa kordonu hemen kesmez, atmanın durmasını beklerdim. Hatta lotus doğumundaki gibi kordonun plasentaya bağlı kalmasını ve kuruyup kendi kendine düşmesini bile bekleyebilirdim. Sonra suni sancı yaptırmazdım. Çünkü bebeğim kucağımda olabilecekken en az 45 dakika ayrı kaldık. Bebeğimi yıkatmazdım. Meğer ne daha detaylı doğum planları varmış bunları da içeren. Aklımda bunlar, ben de ikinci doğumumu nasıl planlayacağımı düşünedurdum.

Gelecek hafta ikinci kızımın doğal doğum hikayesini anlatacağım.

Görüşmek üzere,

Başak Pertain 
Milliyet Blog Yazarı 
Facebook Doğal Anneyim Grubu


Enise'nin Normal Doğum Hikayesi

26 Mayıs 2013 Pazar

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 6

Herkese merhaba, 

Gecikme için özürlerimi sunarak başlamak istiyorum. 

Geçen hafta da anlattığım kısmı tıp fakültesinde tedavi gördüğüm sürecin ilk adımıydı. İlk gittiğim gün smear örneğini vermek için, patoloji bölümünü, eşime kayıt açtırmak için üroloji bölümünü, laboratuardan randevu alabilmek için androloji bölümünü bulmak için sarf ettiğim enerji beni çok yorsa da burada devam edebilirim diye düşünmüştüm. Tabii ki özel hastanelerdeki ilgi alakayı, daha saygılı çalışanları bulamamıştım. Ama buna da hazırlıklıydım. Çünkü henüz araştırma aşamasındayken bunun izlerini görmeye başlamıştım. Telefonla arayarak bilgi almaya çalıştığım bir hastanede güvenlik elemanı olduğunu söyleyen bir adamdan “Kadın doktor var mı? Ya da seçme şansım var mı?” diye sorduğum için azar işitmiştim. Şahsen başvurarak bilgi almaya çalıştığım başka bir hastanede doktor ismi öğrenmeye çalıştığım için bir personelden fırça yemiştim. Bunlar beni neyle karşılaşacağım konusunda biraz fikir sahibi yapmıştı. 
Âdetin 3. Günü gidip hormon testleri için kan da verdikten sonra sıra eşimin tahlilleri ve en geç çıkan sonuç olan smear’in çıkmasını beklemem gerekiyordu. Yaklaşık 1 ay sonra tüm tahlilleri hazırlamış olarak yeniden randevu aldım. Ama bir sorun vardı. Smear sonucunu almak için gittiğimde sonucun çıkmadığını öğrendim. Sonuç çıkmamıştı çünkü oradan oraya koşturup, elimdeki evrakların hangisinin nereye ait olduğunu hatırlamaya çalışırken, hemşirenin elime tutuşturduğu, ince bir cam parçasına koyulan smear örneğini düşürüp kırmıştım. Bu trajikomik olaya şahit olan, örneği teslim alan eleman sorun olmaz diyerek almıştı ama demek ki sorun olmuştu... Neyse, bir kez daha smear örneği verip bir 20 gün daha bekledikten sonra nihayet istenen tüm tahlil ve tetkik sonuçlarıyla beraber doktorun kapısındaydım. Doktor hepsine bakıp, tabii ki teşhisini söylemeyerek “Tamam klomen verelim, takibe başlayalım” dedi. Bildiğim süreçlerdi bunlar. İlacı kullanmaya başladım, yumurta takiplerinde de yumurtamın büyüdüğü gözlendi. Doktor 10 saniye “Kendi haline mi bırakalım aşılama mı yapalım?” diye düşündü ve kararını verdi. “Aşılama yapalım şansımızı yükseltelim.” Aşılama günü için gün ve saat belirlendi. Pazar günü sabahın köründe yola düştük. İlk önce eşim sperm örneği verecekti. Bazı işlemlerden geçirilerek en sağlıklı görünenleri seçilecekti. Sonra biz laboratuardan örnekleri alıp aşılama işleminin yapılacağı yere gidecektik. Vücut ısısında kalması gereken bir malzemeyi biz kışın ortasında mahalle kadar hastanede nasıl koruyacaktık? Hiçbir fikrimiz yoktu. Bizimle aynı kaderi paylaşan iki çift daha vardı orada. Herkes kendince bir yöntem buldu. Biri cebine biri beresinin içine koydu. 

Günlerden Pazar olduğu için poliklinik kapalıydı. Aşılama işlemleri doğumhanede yapılıyordu. Eşlerimiz doğumhane kapısında beklerken biz üç kadın (en gençleri, belki de bu yüzden en gerginleri bendim) içeride nöbetçi doktorun bizi çağırmasını yaklaşık yarım saat boyunca bekledik. Evet bildiniz eşlerimizin verdiği sperm örnekleri de elimizdeydi. Aramızda “Acaba hala canlı mı bu hücreler?” diye konuşmaya başlamışken doktor çağırdı. 

Bu arada zaten kendiliğinden çocuk sahibi olamayan ve bütün bunlara katlanmak zorunda olan çiftleri ‘doğum’haneye gönderen, erkek eşleri herkesin doğumdaki karısını beklediği bir yerde beklemeye mecbur bırakan zihniyetle ilgili neler düşündüğümü tahmin etmişsinizdir. Duvarları hamileliği anlatan, emzirmenin faydalarından bahseden, anne-bebek ilişkisinin inceliklerinden dem vuran panolarla dolu bir koridorda “Acaba bu aşılama tutar mı? Hamile kalabilecek miyim?” sorularıyla yüzleşmek daha da zorlaşıyordu.

Üçümüzü üç ayrı odaya aldılar. İlk kez gördüğüm asık suratlı bir erkek doktor yanıma gelip evraklarımı inceledi. Hazırlan deyip çıktı. Ben bu durumlarla ilgili artık tecrübeli olduğum için o gün yine etek giymiştim. Vajinal yoldan yapılan işlemler ya da muayeneler esnasında örtü bulunmaması gibi bir durumda işimi kolaylaştırıyordu çünkü. Doktor çıktıktan sonra eteğim hariç diğer alt giysilerimi çıkardım. Büyük bir odanın tam ortasında bir muayene koltuğu, kenarda duran bir tezgâh- dolap bir de askılık vardı. Koltuğa uzandığımda bacaklarım tam karşıdaki kapıya doğru duracaktı. Hiç hoş bir his değildi. Üstelik doktorun da ne zaman geleceğini bilmiyordum. Üzerime örterek kendimi daha rahat hissedeceğim bir örtü de yoktu görünürde... Ben de ayakta beklemeye karar verdim. Nasılsa hazırdım sadece uzanacaktım. Doktoru beklerken geçen her dakika daha da zorlaştırıyordu durumu sanki. Bildiğim tüm duaları ederek, buraya tekrar gelmemek için Allah’a yalvararak bekledim. Sonunda doktor geldi. Yüzünde beni biraz olsun rahatlatacak bir şefkat, en azından bir gülümseme arasam da nafileydi. 

Yarı azarlar bir ses tonuyla neden hazırlanmadığımı sordu. Ben de hazır olduğumu sadece kendisi gelmeden uzanmak istemediğimi söyledim. Bir şey demedi. Geçtim, uzandım. Derken asık suratlılıkta doktora galip gelen üstelik de kocaman karnıyla “hamile” bir hemşire geldi. İçinde taşıdığı can bile onu iyi kalpli yapmaya yetmemişti anlaşılan. İşlem başlayacaktı artık. Doktor hemşireden bir alet istedi. Diğer odadan getirdi. Ama doktor bu aleti çok büyük buldu ve bir küçüğünü getirmesini istedi. Hemşire gayet lakayt bir tavırla “Tamam işte bu da açmaz mı? diye sordu. Doktor ise buna cevaben “Açar ama hayvan gibi açar!” dedi. İstemeye istemeye gidip getirdi. 

Evet, bunlar bir kâbus değildi. Ben o anda bunları yaşıyordum. Ben kurbanlık koyun gibi önlerinde yatıyorken, onlar beni, duygularımı, psikolojik durumumu hiçe sayarak işte böyle muhabbet ediyorlardı. Bu ilk aşılamamdı. Bundan sonra iki aşılama, bir yumurta toplama işlemi, bir tüp bebek transferi geçti başımdan. Ama hiç birinde bu kadar canım yanmadı. İşlem 2 dakikalık bir işlem olmasına rağmen, benim kendimi kasmamdan ve belki doktorun da iş bilmezliğinden dolayı uzun sürmüştü. Bittiğinde doktor da hemşire de çıktı. Ben ağlamamak için yutkunup, derin nefes almaya çalışırken birlikte sıra beklediğimiz kadınlardan biri yanıma geldi. Yaşı bana göre oldukça büyük, tedavi geçmişi çok uzundu. Üstelik hayatta evi ve ailesinden başka bir uğraşı yoktu ve dolayısıyla da çok üzülüyor, kendini oyalayacak dikkatini dağıtacak bir şey bulamıyordu. Kapıda beklerken bunları anlatmıştı. Ben onun durumunun benden daha zor olduğunu düşünerek onun yanında ağlamanın şımarıklık olacağını düşünüp ağlamadım. O da benim ne hissettiğimi anladı sanırım ki beni güldürmeye çalıştı. 

Hastanenin kapısından taksiye binip eve geldik. Yol boyunca eşim benimle konuşmaya çalıştı ama boğazımdaki düğüm konuşmama izin vermiyordu. Kendime çok acıyordum. Ailesinin el üstünde tutarak büyüttüğü, hayatta hiçbir şeyi zorlanarak elde etmemiş bir kızdım. Bunlar bana çok ağır geliyordu. 

Eve vardığımızda hemen üstümü değiştirip yatağıma girdim. Yorganı kafama kadar çekip hüngür hüngür ağlamaya başladım. Kendimi buraya kadar çok zor tutmuştum. Ağladım, ağladım, ağladım... Eşimin yanımda olması, beni sakinleştirmek için söyledikleri, dikkatimi dağıtmak için sorduğu sorular… Hiç biri içimdeki acıyı gideremiyordu. Ağladıkça yağmur yağıp da fırtınanın dinmesi gibi sakinleştim. Şimdi sıra 12 gün beklemekteydi. 12. Gün gebelik testi yapacaktım. Günler zor geçiyordu. 11. Gün geldiğinde gebelik testi yapmama bile gerek kalmadan âdetim başlamıştı. 

Doktor, eğer adet olursan 3. Gün gel demişti. Ben de öyle yaptım. Âdetimin 3. Günü sabah, berbat bir moral bozukluğuyla evden çıktım. Yol boyu dinlediğim müzik yaramı daha da kanatsa da dinlemekten vazgeçemiyordum. 

“Sadece susarak özlüyorum seni, hiç tanımadan ne garip…

Haftaya görüşmek dileğiyle... 

Dilek

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Tomris’in Emzirme Notları – 15: ‘Emziriyorsanız bebeğinizi, gebeyseniz göbeğinizi alın gelin’ Etkinliği

Merhabalar, 

BYBO’nun emziren ve bebek bekleyen anneleri olarak 28 Mayıs Salı öğleden sonrasında İstanbul’da buluşuyoruz! Mekan: Caferağa mah. Latif Palas apt. 4. Eski moda havuzun orada, Moda ilkokulunun karşısında, orayı bulan adresi de hemen bulur, isterseniz Kadıköy'de Tramvay da var, yürümeden...

Emzirme hakkında sormak istediklerinizi yüz yüze konuşabiliriz, bir yandan bebeleri emzirir (ben de 8 aylık kızım Alanur’u getireceğim), bir yandan sohbet ederiz. Ben de zaman zaman sorularınızı cevaplayarak süt doktoru olduğum bebekleri görürüm. 

‘Emziriyorsanız bebeğinizi, gebeyseniz göbeğinizi de alın gelin!’ 

Sevgiler, 

Tomris

21 Mayıs 2013 Salı

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 18. Hafta

Herkese Merhaba,

Geçen hafta Hatay'da olduğumu yazmıştım. Annem babam İskenderun'lular, ben kendimi bildim bileli yaz tatilinde az- çok farketmez, yaylaları köyleriyle Toroslara yollara düşeriz. Evlendikten sonrada eşim klima olarak 40 derecelerden çok hazzetmesede, nemli havada bunalsa da, köy köy değil de; şehir köy havasındaki beldelerde daha rahat etse de deniz suyunu sıcak sevmese de, alıştı... Onun alışması gereken bundan fazla bir şey de yok. 
Ben buralarda daha da zorlanıyorum bazen. Kulağımı tıkayamadığım tıkasam da duyup kafayı taktığım birçok kadınlı çocuklu hal var buralarda. İlk hamileliğimde ailemle çok uzun zaman birlikte değildim. Annem sadece ilk 2 ay yanımdaydı. Hasretlik çekmiştim, naz yapmayı, hazır yemeği özlemiştim ama her hareketime yapılan yorumları ve kendimi her defasında açıklama hissini hiç yaşamamışım meğer... Ailem bir şey demese buradaki komşu ablalar, teyzeler hiç rahat bırakmıyorlar sağolsunlar. Merdiven çıkma, elini çok kaldırma, çömelme, taşa oturma, yalın ayak basma, çok dolaşma, denize mi giriyorsun? gibi yorumların yanında bunlara bonus olarak arada olabilecek “allah korusun” senaryolarına hiç girmek istemiyorum. Bu iyi niyetli güzel kadınlara bir de geçen hafta anlattığım %10 luk FFTS sendromu riskine rağmen buralara yola çıktığımı anlatmadım neyse ki... Diğer yandan bebişime yedirmediğim şekerlerin, cipslerin; aksamamasına özen gösterdiğim öğle uykusunun; yolda, çamurda, yağmurda üstünü başını kirletmesine rağmen oynamasına izin verdiğim uzun saatlerin konusu da denizin güneşin sefasını sürüyor oluşumun problem olmasına tuz biber olmakta...

Biz bu günlük rutinlerle geçirirken günleri, birden hayatımızın güvenliğini düşünür bulduk kendimizi. Patlamalar da depremler gibi nerde ve ne zaman olacağının, piyangonun kime vuracağının öngörülemezliği ile ortak paydada birleşiyor bence. Bulunduğumuz yere 2 saat uzaklıkta yaşanan Reyhanlı patlamasından sonra hayata dair yeri geldiğinde sıkça dile gelen ama yaşamın akışında unutulan hayat felsefesini tekrardan hatırladım;Carpe Diem. Anı yakala, sevdiklerine onları sevdiğini söyleme fırsatını erteleme, sonra çok geç olabilir. 

Bundan 5 sene once daha çocuk istemezken bu dünyaya: savaş, kin, nefret dolu, adaletsiz bu dünyaya çocuk getirmenin çılgınlık olduğu tezini savunanın tek ben olmadığımı tecrübelemiştim. Ama insanın içinde hep bir umut var. Umut ediyoruz sevgi dolu bir dünya, barış içinde bir yaşam, iyi insanlar yetiştirebilmek için umut ediyoruz... Evlatlarımızı güven içinde sağlıklı büyütebilmeyi umut ediyoruz... 
Patlamadan sonraki gün bizim siteye iki abi geldi, 8 ve 11 yaşlarında, Benji Ege’nin denizdeki oyun abileri. Reyhanlı'da babasının kahvesinde patlamış bomba, çocuklar şaşkın, yaşadıklarını bir serüven edasında anlatıyorlardı. Her yerde kan vardı, camlar kırıldı, Suriye İsrail'e para vermiş bombaları İsrail atmışmış, ailesinde can kayıpları olmamış. Zararlarını devlet ödeyecekmiş. Hayat onlar için de diğer birçok insan için olduğu gibi olanca hızıyla devam ediyor, okul da yok, ne güzel! diyerek denizin tadını çıkarabilen abiler... Hala Çocuk olabilme şansı olan abiler... 
Buralarda, tatil diyeceğim bir haftam daha var. ilk hamileliğimde bana ait olan bir zaman vardı, o zamanı çok güzel değerlendirmiştim, seçici bir şekilde beni geliştiren birçok kitap okuma şansım olmuştu. Aileyle tatilin en güzel yani çocuğunu arada bırakıp algılarını gözün arkada kalmadan kapatabilme şansının olması☺ Bu sefer hamileliğe dair değil de mevcut çocuğun gelişimine dair okuma listemde olan kitaplardan yanıma dört kitap almıştım, ikisi bitmek üzere, belki birini de yarılarım...

Her geldiğimde yaptığım hamam sefasını bu sefer atlıyorum ama umarım bir fal seansını başarabilirim☺ bir de Benji–Ege'yi annemlere bırakıp kocamı kaçırma fikrim var, ilk hamileliğimde baş başa bir tatili başarmıştık. Şimdi baş başa bir yemeğe talibim bakalım. 

Geçtiğimiz hafta İskenderun'daki 2 özel hastaneden birinde muayene oldum, bebişler iyiler, su seviyesi normal maşallah, büyüme oranları yerinde. Doktor hanım ¨Benim hastam olsaydınız sizi hiçbir yere yollamazdım riskli gebelik¨ dedi. Ben de kendisinin hastası olmadığıma sevindiğimi söyledim. Haftaya çarşamba diğer hastanede başka bir doktorda kontrolüm var. Artık düzenli doktor kontrollerini diliyorum. Bana verilen bilgilerin doğruluğunu sınamayı bırakıp kendimi bilimin kollarına atasım var, bir de bedava hizmetin...☺ 

İstanbul ve Viyana biletlerini olabilecek her ani değişikliğe rağmen almış bulunuyoruz. Hayırlı uğurlu olsun. Haftaya yanıma alıp okuduğum kitaplardan kendim için büyük harflerle kenara yazdığım notları sizlerle paylaşmak kısmet olursa niyetim... 

Şimdilik sağlıcakla kalın,

Ceren

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 5

Merhabalar…

Geçen hafta size bir sonraki yazıda tıp fakültesi maceramı yazacağımı söylemiştim. Ama ondan önce değinmek istediğim başka şeyler var...

Evliliğimizin üzerinden 4 yıl geçmişti. Gördüğümüz tedavilere rağmen hala çocuk sahibi olamamak, maddi sorunlarla uğraşmak bizi yormuştu. Eşim doğulu mayasından mıdır yoksa beni incitmek istemeyişinden midir (belki de her ikisi) bilinmez, duygularını çok belli etmedi hiçbir zaman bu konuda. Hiç çok istekli görünmedi ama ben onun söylemediklerinden de anladım hep ne hissettiğini... Biz hepsinden erken evlendiğimiz için, çoğu kez evlenmelerinde rol oynadığımız, tanışmalarına, birbirlerine kalplerinin nasıl ısındığına, aşık oluşlarına ve nihayet evlenmelerine şahit olduğumuz arkadaşlarımızın çocuklarının doğuşuna da şahit olmaya başlamıştık. Gün geçmiyordu ki yeni bir hamilelik haberi almayalım... Onlar adına hep çok sevindik ama her hamilelik haberinde aramızda söze dökülmeyen bir duygu seli oluyordu. Onların sevgisi somut bir gerçekliğe bürünürken, bizimki bürünemiyordu sanki. 
Bir süre bu hal üzere, çocuk sahibi olan eş-dost-akraba-kardeşler adına sevinip kendi adımıza üzülerek, her bayramda, düğünde, aile büyükleriyle bir araya gelinen her ortamda lafın dolaşıp bize gelmesinden sıkarak yaşadık. ”Ee hadi artık siz de acele edin” diyen patavatsızlar kadar, her çocuk lafı geçtiğinde yüzümüze acıyarak bakıp “Allah size de versin” diye dua eden iyi niyetliler de acıttı canımızı. Hiçbir art niyet taşımadan, iç geçirmeden sadece bir bebeği sevme ihtimalimiz yokmuş gibi sevimli bir bebeği her sevişimizde “Hep dua ediyorum sizin için” diyenlere ayrıca kırıldık. Kırılmak, küsmek, görüşmemek, umursamaz görünmek, çok umursar görünmek… Hiç biri daha iyi hissettirmiyordu. 

Bayram ziyaretlerinde hoşgeldin dedikten hemen sonra durum yoklaması yapan akrabaları yok sayamadığımıza göre, durumu da değiştiremediğimize göre takmamayı öğrenmek zorundaydık. Eşim bu konuda daha rahattı ama ben bunu kolayca aşamıyordum. Eşimin tüm telkinlerine ve benim de gerekliliğine tüm kalbimle inanmama rağmen bunu başarmak hiç de kolay olmuyordu. Acaba gelecek günler neyi gösterecekti? 

Tıp Fakültesi Maceram 

Geçen hafta da bahsettiğim gibi, özel hastanelerle baş edemeyeceğimi anlayınca son seçenek olan devlet hastanesi ya da üniversite hastanesi seçeneğini düşünmeye başlamıştım. Son seçenek olarak düşünmemin sebepleri vardı elbette... Randevu almanın zor oluşu, hastanemizde hekiminizi seçebilirsiniz denilmesine rağmen pratikte böyle bir şeyin asla mümkün olmaması, hasta mahremiyetine dikkat edilmediğiyle ilgili duyduğum hikayeler bunlardan bazılarıydı. Ama kararlıydım, deneyecektim. Çünkü bu sürecin bir imtihan olduğuna inanıyordum ve her türlü çözüm ihtimalini denemem gerektiğini düşünüyordum. Karşıma çıkan her kapıyı zorlayacaktım. Ve elbet bir tanesi, bir gün açılacaktı… 

İlk olarak kadın hastalıkları ve doğum üzerine hizmet veren bir devlet hastanesine gittim. Tüp bebek bölümü de vardı ve beni gerekli görürlerse yönlendirebilirlerdi. Randevu aldım, evime inanılmaz derecede ters kalan bir semtteydi bu hastane. Eşim mümkün mertebe izin almayı sevmeyen bir öğretmen olduğundan ben yalnız gidecektim. Annemin “Ana yüreği” buna razı olmadı ve o da benimle geldi. 

Hastane inanılmaz kalabalık ve düzensiz bir görünüme sahipti. Bir yerlerde sıra numarası gösteren ışıklar yanıp sönüyor, bir yerlerde hastalar bekleşiyordu. Neyin hangi düzenle işlediği hiç belli değildi. Neyse... Kaydımı yaptırmayı başarıp üst kata çıktım. Sıram geldiğinde, 3 kişinin daha sırası gelmişti. Birlikte girdik doktorun yanına. İçeride de birkaç kişi vardı. Muayene koltuğunun olduğu bölüm ancak tarihi dizilerin hastane sahnelerinde görebileceğiniz eskilikte, bezden bir paravan ile ayrılıyordu ve giyinip soyunmak için de ayrılan hiçbir bölüm yoktu. Bir hasta giyinirken diğerinin hazırlanması isteniyordu. Berbat bir ortamdı! Ama ben dişimi sıkmaya kararlıydım. Muayene oldum. Şükür ki üzerimde pantolon değil etek vardı ve bu da daha rahat hareket etmeme yardımcı oluyordu. O doktor bazı testler istemişti benden. O gün o testler için kan verip eve döndüm. Tekrar gittiğimde doktoru yeniden gördüm mü? Ne dedi? Hiç birini hatırlamıyorum. Ama sorup soruşturup tüp bebek merkezinin diğer binada olduğunu öğrendiğimi ve gidip bilgi ve broşür aldığımı hatırlıyorum. 

Bu hastane olmayacaktı, belliydi. Bu karmaşa, muayene yerindeki iğrençlikler, hastanenin yeri… Hepsi de bana “Senin burada ne işin var!” diyordu. Yeniden arayışa girdim. İnternetten randevu alınabilen bir tıp fakültesi hastanesine bir arkadaşımın da tavsiyesiyle “en azından” bir kere gitmeye karar verdim.

Muayene günü gelip çattı. Gidişim kolaydı. Neredeyse evimin önünden geçen bir otobüs, hastanenin önünden geçiyordu. Hastaneye gittiğimde biraz rahatlamıştım. Çok büyük ve kalabalık bir hastane olmasına rağmen, tüp bebek bölümü kadın doğum bölümünden dahi bağımsızdı ve ayrı bir binada hizmet veriyordu. Hastanenin kalabalığına çok fazla bulaşmam gerekmiyordu. Sıram geldi, dosyam hazırlandı, daha sonra doktorun odasına girdim. Hikâyemi anlattım, önceki tahlillerimi gösterdim vs... Doktor beni dinleyip, bir de muayene ettikten sonra smear örneği aldı. Giyindikten sonra hemşire alınan smear örneğini, birkaç tane kağıdı elime tutuşturdu ve yapmam gerekenleri anlatmaya başladı. “Smeari patolojiye götür, eşin için karşıya geç eksi üçe in randevu al, adetin üçüncü günü gel kan ver ama ilk önce üç numaraya gidip kayıt yaptır sonra iç hastalıklarına git….” 

Hemşireyi dinliyordum ama hangi dilden konuştuğunu bilmiyordum sanki... Bana yapmam gerekenleri anlatıyordu ama, hastaneye de oradaki onlara göre rutin olan ama benim için bir “bilinmeyen” olan prosedürlere de yabancı olduğum için anlamakta zorlanıyordum. Sonradan öğrendim ki bu ilk kez gelen her hastadan istenen testlermiş. Bir kağıda yazıp fotokopi ile çoğaltsalar kendi işlerinin de ne kadar kolaylaşacağını görecekler aslında. Çünkü ben bunu anlayana, sırayı ezberleyene kadar defalarca sordum. Genellikle de bu şekilde olduğuna çok şahit oldum. 

Tamam sıralamayı öğrendim, kaydımı yaptırdım, şimdi sıra patoloji bölümünü bulmaktaydı. Mahalle kadar olan hastanede neyin nerede olduğunu bulmak da meseleydi. Aralarda gezen öğrenciler de olmasa işimiz daha zor olacaktı tabii. Adetin 3. Günü kan da verirsem geriye tüm istenen tetkiklerin sonuçlarının çıkmasını bekleyip, yine randevu alarak sonuç göstermeye gelmek kalacaktı. Smear testinin sonucu en az 20 günde çıkacaktı. Demek ki en az 20 gün sonra gelecektim yeniden… 

Devamı haftaya… 
Sevgiler,

Dilek…

16 Mayıs 2013 Perşembe

Tomris’in Emzirme Notları – 14: Pompa ile süt sağma (5)

Tomris'in Emzirme Notları'nın 1. Bölümü burada2. Bölümü burada3. Bölümü burada4. Bölümü burada5. Bölümü burada6. Bölümü burada7. Bölümü burada8. Bölümü burada9. Bölümü burada, 10. Bölümü burada11. Bölümü burada12. Bölümü burada, 13. Bölümü burada

Bu hafta sağılmış sütü saklama ve kullanma konusunu ele alacağız. Bu yazıda La Leche League International’ın (LLLI) konuyla ilgili rehberinden  faydalanıyorum. Geçen haftaki yazıdan sonra özellikle derin dondurucuda süt saklama konusunda sorular aldım, o konuda da bazı netleştirmeleri bu yazıda bulabilirsiniz. Bu yazı, süt sağma, süt sağma setini temizleme, sağılmış sütü saklama ve kullanma açılarından bir toparlama yazısı olacak. 

Anne sütünün içeriği

Anne sütü sadece su, yağ, protein, karbonhidrat vitamin ve mineraller içeren bir besin değil. İçinde bağışıklığı güçlendirici maddeler, mikropları etkisiz hale getiren maddeler, ve hatta canlı hücreler var. Bu hücreler vücudumuzun mikroplarla savaşması için çok önemli görev taşıyan akyuvarlar. Anne sütü o kadar kıymetli ki, ona ‘beyaz altın’ diyenler var. Ayrıca, anne sütünün mikroplardan koruyan, bebeğe can veren özelliği nedeniyle ona ‘beyaz kan’ diyenler de var. Her şekilde, bu kıymetli sıvıyı en iyi şekilde korumaya ve bebeğe en güvenilir yollarla vermeye çalışmalıyız. 

Anne sütünü saklama 

Anne sütü saklama konusunda aşağıda vereceğim bilgiler şu şartları taşımanız durumunda geçerli:
  • Bebeğiniz sağlıklı ve normal zamanında doğmuş (prematüre değil). 
  • Evde kullanmak için süt sağıyorsunuz (hastanedeki bir bebek için değil). 
  • Süt sağmadan önce ellerinizi yıkıyorsunuz (ve tuvalette süt sağıyorsanız elinizi yıkadıktan sonra kapı kollarına mendille dokunuyorsunuz). 
  • Süt setini ve süt saklama kabını sıcak sabunlu suda yıkayıp iyice duruluyorsunuz. 
Burada bir parantez açıp ‘sıcak sabunlu suda yıkama’ konusunu ele almak istiyorum. Bu kavram kulağınıza garip geliyor değil mi? Benim de, çünkü çeviri ve kültürel farklılıkları içermiyor. LLLI rehberinde böyle yazıyor ama bu sabundan kasıt deterjan mı, bulaşık süngeri kullanılıyor mu, yeterli netleştirme yok. Ülkemiz şartlarında ve kendi pratiğimde ben şu şekilde yorumluyorum. Gün içinde süt sağdığımda, süt kurumadan süt sağma setini yıkarsam sıcak su ile yıkıyorum, sabun veya deterjan olmadan. Süt setin üzerinde kurursa sıcak su ile yıkarken az deterjanlı bir bulaşık süngeri kullanıyorum. Her şekilde gün sonunda süt sağma setini az deterjanlı bulaşık süngeri ile yıkayıp sıcak suda duruluyorum. Ancak eğer ideal olmayan şartlarda süt sağıyorsanız, çevredeki pisliklerin süt sağma setine bulaşabileceğini düşünüyorsanız (örneğin tuvalette süt sağıyorsanız), her kullanımdan sonra süt sağma setini az deterjanlı bulaşık süngeri ile yıkamanızı öneririm. (Süt sağma seti temizlik önerileri).

Süt saklama kapları ise (işten eve, evden kreşe sütü taşıdığınız, buzdolabında sütü koyduğunuz, yani sütün içinde beklediği kaplar) bence her kullanımdan sonra az deterjanlı bir bulaşık süngeri ile sıcak suda yıkanmalı. Eğer varsa bir biberon temizleme fırçası daha pratik olabilir. LLLI rehberinde ‘sabun’ diyor ama ben hiç sabun kullanmadım, onun yerine mümkün olan en ‘doğal’ bulaşık deterjanını kullanıyorum. Türkiye’de bu açıdan ne markalar var bilemediğim için öneride bulunamayacağım. 

Anne sütü sağma ve saklama için kullanılan kaplar açık havada kurutulmalı, yani bezle silinmemeli veya ıslak kaldırılmamalı. (bkz. Tomris’in Emzirme Notları - 11) Anne sütünün mikroplardan koruyucu özelliği saklanma süresi uzadıkça azalıyor. Ayrıca, yeni sağılmış taze anne sütünün antimikrobiyal gücü buzdolabında bekletilmiş olandan, buzdolabında bekleyeninki ise dondurulmuş olandan daha fazla. 

Önceki yazımda bir tablo verdim, anne sütünün hangi şartta ve ortamda ne süreyle saklanabileceğini anlatan bir tablo. Burdaki bazı hususların anneler için net olmadığını gördüm, o yüzden aşağıda fotoğraflarla anlatmaya çalışacağım. Ayrıca, LLLI rehberinde bazı güncellemeler var, onları da buraya aktaracağım.

Anne sütü sağıldıktan mümkünse hemen sonra soğutulmalı ve soğuk ortamda saklanmalı, örneğin buzdolabında, ya da buz kalıbı içeren izolasyonlu çantada. Ama kısa süreler için, mesela işten eve gelirken bir saat oda sıcaklığında tutulabilir bence. Ama, oda sıcaklığında tuttuğunuz her süre, sütün dayanma ömrünü azaltıyor. 

Anne sütünü oda sıcaklığında (19-26 derece) ideal olarak 4 saate kadar, olmuyorsa 6 saate kadar tutabilirsiniz. 4 saat ideal, ama 6 saat kabul edilebilir bir süre. Bazı kaynaklar 8 saate kadar da der, ama 6’yı geçmemeye çalışmanızı öneririm. Şunu da unutmayın, hava ne kadar sıcaksa, dayanma süresi o kadar azalır. 

Anne sütü buzdolabında (< 4 derece) ideal olarak 72 saate kadar saklanır, yani 3 gün. 8 güne kadar buzdolabında dayanabileceği söylenir. Ama ben hiç denemedim, üç günü geçirmedim. Eğer çok temiz ve dikkatli bir şekilde sağıldıysa, oda sıcaklığında bekletilmeden hemen buzdolabına konduysa, 8 güne kadar saklamayı düşünebilirsiniz. 

Anne sütü buzdolabında üç güne kadar dayandığına göre teorik olarak Cuma günü sağdığınız sütü Pazartesi bebeğinize verebilirsiniz. Ancak süt sağma ve saklama şartlarınız ideal değilse, Cuma akşamı donurup Pazartesi günü verebilirsiniz. 

Tek kapılı buz dolabının buzluk kısmında, yani eksi 15 derecede, anne sütü 2 hafta saklanabilir. 
İki kapılı buz dolabının dondurucu bölmesinde, yani eksi 18 derecede, 3-6 ay saklanabilir. Peki 3 ay mı 6 ay mı diye soracaksınız? Okuduklarımdan anladığım kadarıyla 6 aya kadar tüketmekte bir sakınca yok. Hatta bazı kaynaklar bu tür donduruculara da 12 aya kadar saklanabilir diyor ama ben buna çok güvenemedim.
İki kapılı buz dolabımızın derin dondurucu bölümündeki sütler
Ayrı bir derin dondurucunuz varsa, lokantalardaki süpermarketlerdeki gibi bir derin dondurucu, mesela şunun gibi (yani eksi 20 derecede) 6-12 ay saklayabilirsiniz. 6 aya kadar ideal, 12 aya kadar ise kabul edilebilir. 
Özel derin dondurucuda saklanan anne sütleri
Derin dondurucuda süt saklama 

Derin dondurucuya süt koyarken 60-120 mililitrelik miktarlarda koymaya çalışın, çünkü bebekler bir öğünde bu miktarlarda süt tüketirler. Eğer dondurucuda yeriniz darsa plastik poşetlerde saklamak çok yer kazandırıyor. Yalnız bu şekilde yapacaksanız süt poşetlerini bir başka torbanın veya plastik bir kutunun içine koyabilirsiniz (derin dondurucu kokusunu önlemek için). Derin dondurucuya süt koyarken kabı tam doldurmamaya dikkat edin, yaklaşık üçte biri boş kalsın, çünkü süt genleşerek kabı parçalayabilir. Mesela 120 ml’lik bir kabı (süt poşeti ya da şişesi) en fazla 80 ml’ye kadar doldurun. 

Anne sütünü saklamak için eğer plastik poşet kullanmak istiyorsanız bunun anne sütü saklamak için özel üretilmiş olmasına dikkat edin. Buzdolabı poşeti veya diğer plastik poşetler hem temizlik açısından, hem de kolay yırtılıp süt sızdırdığı için tercih edilmemeli. 

İşe başlamayacak olsanız da, ne olur ne olmaz bebeğimden ayrı kalırsam diye, ya da sırf sütünüz bol olduğu için fazla sütünüzü her zaman sağabilirsiniz. Özellikle aşırı süt üretiminden muzdaripseniz bir meme bir öğüne denk gelene kadar memeleri daha az süt üretmek için terbiye etmek, her öğünde diğer memeyi de sağmak ve derin dondurucuya atmak iyi bir fikir. Eğer anne sütüne ihtiyacı olan bir yakınınız varsa sütleri ona da verebilirsiniz. Maşallah, çok bol süt üreten bir tanıdığım artık derin dondurucusu dolup taştıktan sonra bir ahbabının bebeğine vermeye başlamıştı fazla sütünü; ihtiyacı olan bir bebişin süt annesi olmuştu. 

Buzdolabından çıkan veya dondurulmuş sütü çözüp kullanmak 

Buzdolabından çıkan sütü en iyi ısıtma yöntemi akan sıcak suyun altında bir kaç dakika tutmak. İkinci bir seçenek de biberonu içinde sıcak su olan bir kaba koymak (benmari yöntemi). Cezvede biraz su ısıtıp biberonu onun içine de koyabilirsiniz, ama sakın ocak açıkken biberonu cezvenin içine koymayın. İsterseniz bir biberon ısıtıcısı da kullanabilirsiniz. 

Anne sütü ısıtırken mikrodalga fırın kullanmayın. Mikrodalga sütün içindeki bağışıklık maddelerini ve canlı hücreleri öldürebilir. Ayrıca, süt içinde aşırı sıcak bölgeler olmasına sebep olabilir (sütün sizin baktığınız kısmı ılıkken içi sıcak olabilir), bebişin ağzı yanabilir. 

Sütü illa ki ideal sıcaklığa getirmeniz gerekmiyormuş. Bazı bebekler soğuk süt de sevebilirler diyor Emzirme Sanatı kitabı. Biz dolaptan çıkan sütü direkt kullanmıyoruz, ama tam ısınmasını da beklemiyoruz. Oda sıcaklığına gelse yetiyor. 

Dondurucudan süt kullanacaksanız en iyi yöntem ertesi gün kullanılacak sütleri bir gece önceden buzdolabının normal ana bölümüne çıkartmak. Çeşmede akan suyun altında da çözebilirsiniz. Önce suyu soğuk kullanıp su sıcaklığını yavaş yavaş arttırabilirsiniz.

Dondurucudan çıkarılıp çözülmüş süt buz dolabında 24 saat saklanabilir. Dondurulmuş anne sütü bir kez çözüldükten sonra tekrar dondurulmamalı. Bir kez ısıtılmış bir süt, tekrar ısıtılmamalı. 

Bekleyen sütün (ister buzdolabında, ister oda sıcaklığında) sulu ve yağlı kısımları ayrışır. Süt ne kadar beklerse, bu ayrışma o kadar fazla olur. Bu çok normal bir şey. Evimize gelen paket sütlerde bunu görmüyoruz, çünkü fiziksel işlemlerle ‘homojenize’ ediliyor. Ama kapı sütü günlerini yaşamışlarınız varsa, beklemiş sütün üstünün nasıl kaymak bağladığını hatırlarlar. Anne sütü de doğal olduğu için sulu ve yağlı kısmı ayrışabilir. Kullanmadan önce biberonu hafifçe çevirirseniz sütün eski haline çabucak döndüğünü göreceksiniz. Tam olmuyorsa da sorun etmeyin, böyle de içebilir bebeğiniz. Yalnız sütü karıştırmak için biberonu çalkalamayın, çünkü uzun zincirli yağ asitleri kırılabilir. Bu yağ asitleri anne sütünün içindeki kıymetli besinlerden biri. Çalkalarsanız bebeğe bir zararı yok, sadece uzun zincirli yağ asitlerinin faydasını tam olarak alamayabilir. 

Anne sütü poşetindeki sütlerin yağlı ve sulu kısımları ayrıştığında yağlı kısım genellikle poşete yapışıyor. Bu, poşet kullanmanın bir dezavantajı. Kullanmadan önce hafifçe elinizde mıncıklrsanız poşeti süt eski haline çabucak dönüyor. 

Bazı derin dondurulduktan sonra çözülmüş sütlerde sabunsu bir koku olabiliyormuş. Bunun sebebi sütteki lipaz adı verilen bir enzimin bazı sütlerde biraz hızlı çalışması ve yağları parçalaması. Ama bunun bebeğe hiç bir zararı yok, anne sütü hala çok değerli ve bebek için en sağlıklısı. Bir çok bebek de pek şikayet etmeden içermiş bu sütü. Ama bebeğiniz bunu sorun ediyorsa, lipazı durdurmak için sağılmış sütü derin dondurucuya koymadan önce ısıtmanız gerekiyor. Bir cezvede yüksek ateşte kenarları cızırdamaya başlayıncaya kadar ısıtabilirsiniz. Ama sütü sakın haşlamayın. Kenarların cızırdaması yeterli. Sonra hızlıca soğutup derin dondurucuya koyun. Bu yöntem ile sütün mikroplardan koruyucu özelliği biraz kayboluyor, ama böyleyken bile dünyadaki tüm mamalardan çok çok çok daha sağlıklı bebeğiniz için. 

Eğer bebeğinizin ağzında pamukçuk varsa ya da sizin meme başınızda kandida enfeksionu varsa (bir çeşit mantar enfeksiyonu, bebeğin ağzında pamukçuk yapan ve meme başında enfeksiyon yapan aynı mantar), emzirmeye devam edebilirsiniz, sağdığınız sütleri bebeğinize vermeye devam edebilirsiniz. Ama pamukçuk/ mantar enfeksiyonu sırasında sağdığınız sütleri, tedavi bittikten sonra atmalısınız. 

Çalışmaya başlamadan önce derin dondurucuda biraz süt stoğu yapmak çok iyi bir fikir. Çünkü işe başlayan annelerin en büyük şikayetlerinden biri iş yerinde sağdıkları sütün bebeklerine yetmemesi. Bu durum için bebeğin kırkı çıktıktan (ya da emzirme yoluna girdikten) işe başlayana kadar günde bir-iki kez süt sağmak ve sağdığınız sütü derin dondurucuya koymak çok faydalı olabilir. Benim tecrübeme göre bu ekstra süt sağma için en iyi zaman sabahları, baska annelerden de benzer seyler duyuyorum. Sabah anne henüz yorulmamış olduğundan güzel süt üretebiliyor. Sabah emzirmesinden bir saat sonra süt sağabilirseniz çok iyi olur. Ben buna fırsat bulamadığımdan bebek sabah uykusuna yatınca süt sağıyordum, çünkü günün en uzun uykusu, dolayısıyla en uzun emzirme aralığı sabahtı. Bebek uyanana kadar (1,5-2 saat) az çok birikmiş süt oluyordu memede. Baktınız süt sağma sonrasında meme verdiğinizde bebeğe süt az geliyor, protesto ile karşılaşıyorsunuz, o zaman sonraki günlerde bir memeyi sağıp diğerini bebeğe saklamak da bir seçenek olabilir. 

Eğer sütünüzü artırmak, ya da emziremediğiniz bir bebeğe süt vermek için pompa yapıyorsanız gün içinde çok sık süt sağmanız gerekir. Her seferinde süt sağma setini yıkamamak için, her kullanımdan sonra şişeyi ayırmadan, yıkamadan, süt sağma setini olduğu gibi buzdolabına koyabilirsiniz. Çıkarınca da hemen kullanabilirsiniz. Seti gün sonunda yıkayabilirsiniz. 

Yazının başında bu yazdıklarımız sağlıklı, zamanında doğmuş, hastanede yatmayan bebekler içindir dedik. Peki diğerleri için nasıl süt sağmak ve saklamak gerekir? Bu konuda hastanenizin verdiği önerileri uygulamanız gerekir.

Evet sevgili inek kardeşlerim, süt sağma dosyasını da böylelikle –şimdilik- kapamış oluyoruz. Sorularınız veya paylaşmak istediğiniz pratik bilgiler olursa lütfen aşağıdaki yorumlara yazın. Paylaşımlarınızdan tüm anneler faydalanabilir!  

Sağlıcakla kalın, 

Tomris

14 Mayıs 2013 Salı

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 16. ve 17. Haftalar

Yolculuk

Sanki yarın geri dönecekmiş gibi çıkıyorum yola, bavullar 4 günden beridir hazır. Benji-Ege ateşlenip hastalanınca uçuşu erteledik. Orta kulak iltihabı başlangıcı... Kulak rahatsızlıkları beni oldum olası korkutmuştur, uçuş ve basıncı da düşünerek yaktığım paraya üzülsem de gönül rahatlığıyla erteledim. Cumartesi oğlumla sorunsuz ve rahat bir uçuş yaşadım. Eşim vizesinin çıkmasını bekliyor, umarım arkadan bize yetişecek. 

Uçakta 1 çocuğu kucakta tutmak, uçuş boyunca mücadele etmek zor da olsa başarılıyor. Üç çocuk ile ne yapılacak seneryolarına girmemeye özen gösterdim ☺. Düşününce ben birini babası ötekini, Benji -Ege de artık istese de istemese de kendi başına ayrı bir koltukta... 2 yaşından itibaren zaten bilet alınıyor. Geniş aile olarak geniş geniş uçarız artık ya da treni deneriz... derken istanbul'a vardık!
Geçen haftaki yazıma bırakılmış yorumlardan, aile ile yapılan dialoglardan, danıştığım arkadaşlardan aldığım isimler doğrultusunda yapmış olduğum araştırmalar soruşturmalar oldu. Edindiğim bilgileri derlemeye çalıştım; SGK ile tüm kamu kuruluşlarında ve özel hastanelerin bir kısmında fark ödeyerek de olsa hizmet almak mümkün. Doğum yapılan hastanenin doktorları haricinde özel gelen doktorlarla yapılacak olan doğumun ücreti karşılanmıyor. Özel sigorta yaptırabilecek maddi koşulların olması, özel sigorta yaptırabilmek için bir kriter. Maddi imkanlarınız izin veriyorsa en az 1 sene öncesinden "aile planlaması" teminatını ödemeye başlamalısınız. Sigorta, hamile kaldığınız andan itibaren teminatınız dahilinde ödeme yapıyor. İnanılması güç, uygulaması cesaret isteyen öğrendiğim yeni bir nokta da doğum başladığında ister sosyal güvenceniz olsun isterse olmasın, her hastanenin (özel hastaneler de dahil) acile gelen hamile kadını ücretsiz doğurtmak zorunda olduğu... Kapıya gelen sancılı kadını doluyuz diye gönderecek zihniyette çok hastane olduğunu tahmin edebiliyorum, umarım kimse o kadar acile düşmez. 

Türkiye'de genel olarak kontroller ve doktorla ilişkiler Avrupa'dakinden farklı. Ben ilk doğumumda doğum yapmak istediğim hastaneyi; 
  • Arkadaşlarımın tavsiyeleri 
  • Doğum sonrasında verilen emzirme desteği
  • Doğum sırasında ve sonrasında homeopati desteği
  • Doktor ve hemşirelerin sempatiklikleri ve
  • Doğal doğum yüzdeleri
gibi kriterlerle belirlemiştim. Doğumun hangi doktora rastgeleceği tamamen kader kısmet idi. Bir doula ile yola çıkmadım ,doğum sonrası destek alabileceğim bir ebe ile doğumdan 4 ay once gene bir tavsiye üzerine tanışıp anlaşmıştım. 

Ebeler doğum sürecinde ve doğumda yanındalarsa sadece doğum sonrası destek için farklı ödeme çizelgeleri mevcut. Sezeryan olduğunda sigorta sana fazladan bakım ile ilgili farklı haklar veriyor.¨Bu kadın hırpalandı kesildi biçildi¨ diyerek de üstüne ek para veriyor çünkü sezeryan planlı programlı bir süreç değil beklenmedik ve kadını yoran yıpratan bir süreç. 
Bunun yanında bir de anne–bebek pası denilen ve hamileliğin başından itibaren anne adaylarının ve bebeklerin kontrollerinin kayıt edildiği bir kitapçık var. Kontrollerini belirtilen zamanlarda yaptırmazsan verilen çocuk parasından mahrum olma hatta geri ödeme ihtimalin var. Anne Bebek pası kontrollerinde hamilelikte yapılması öngörülen ve sigortanın karşıladığı 3 ultrason kontrolü var. 
  • 8.-12.hafta
  • 18.-22.hafta
  • 30.-34.hafta 
Bunların dışında doktorun istediği laboratuar ve kan testleri var. Trisomy21 (down sendromu) testini doğum yapmak için seçtiğin hastanede bedava ya da özel bir klinikte yaptırmak mümkün. Yaptırıp yaptırmamak da bireysel tercih. Organ screening ve NST'ler de sigortanın kapsamında. Haklarından tam yararlanabilmek için iyice bilgilenmen gereken bir sistem. İstanbul sigortam yurtdışında yapılacak bir ultrasonun kendi tarifesi üzerinden %80 ini karşılıyor yani bizim orda ekstra bir ultrason 40 avro, bunun %40'ı ne ise onu ödüyor, kalanı benim cebimden çıkacak. 

İstanbul'da riskli hamilelik denilince fiyatlar yükselmekte... Ben doğru doktoru, hesaplı doktoru, bana 18. haftamda gün verebilecek doktoru ararken, doktorların uçmuş fiyatlarının yanında bir de hemen hiç boş vakitleri olmadığını görmek şaşırtıcı oldu. 
İstanbul'da da iyi bir doktora olan ihtiyacım dolayısıyla araştırmalara devam ederek geçen yaklaşık 2 haftalık istanbul maceramda doğru doktoru ve bütün sorularımın cevabını bulana kadar bir ultrason yaptırıp bir doktora da derdimi kendim anlatmak istedim. Aile dostlarından Çamlıca hatanesinde çalışan bir doktora gittim.Aaldığım randevu saatinden yaklaşık 1,5 sonra bebeklerimin iyi olduğunu ve benim durumumda herhangi bir ultrason aletinde yapılacak ultrasonda bebeklerin sıvı düzeylerinin normal olup olmadığını görmemin mümkün olduğunu öğrendim. Bir de sorduğum sorulardan yola çıkarak doktorun yaptığı yorumu kenara not ettim: ¨Sizi ne kadar korkutmuşlar!!¨  

Önü arkası sağı solu derken İstanbul'da riskli hamilelikler için Kılıç Aydınlı'yı Okmeydanı Memorial Cihangir Bey, Prof.Dr. Atıl Yüksel, Arda Lembet ve Süreyya Menteş listemde not ettiğim tekrarlanan isimlerden oldular. Yılların eskitemediği tecrübeli ebe ve can insan Ayşe Öner bana Süreyya Menteş'i riskli ikiz hamileliği için tavsiye etti. Birlikte de çalışmışlar, bana istediğim zamana randevu ayarlayabileceğini ve fiyatta indirim yaptırmaya çalışacağını temenni etti ve oldu da... 

Süreyya Beyle randevumdan once kötü kabuslar gördüm, stresliydim. Herşey yolunda mı, tatile çıkmama izin olacak mı? Bebekler iyi mi? gibi düşüncelerle doluydum. Kontrol iyi geçti, bebekler güzel büyümüşler ve sağlıklılar, önceki doktora sorduğum sorunun cevabını burda da teyit ettim, herhangi bir doktorun yaptığı ultrasonda bebeklerin sıvılarının normal olup olmadığını, büyüme oranlarının iyi olup olmadığını bilmek mümkün. 

Bu arada cinsiyetleri de kesinleşti artık. Klitorisi büyük kızlardan değil pipisi olan oğlanlardan iki tane beklediğim teyit edildi. Bir kızım olsun çok istiyordum, kader kısmet 3 oğlum olacak sağlıkla işallah... 

Bunları sizlere biraz aile saadeti yaşamak ve dinlenmek maksadıyla geldiğim Hatay'dan yazıyorum. Önümüzdeki hafta burada yaşanan faciadan biraz bahsetmeye çalışacağım. O zamana kadar sağlıcakla kalın...

Ceren

12 Mayıs 2013 Pazar

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 40 Hafta

Merhaba herkese,

Evet... Kimseye ne zaman doğum yapacağını söyleme! Söyleme! Gerçekten, söyleme! Söylersen, ilkokuldan beri görmediğin insanlar arayıp: 
"Doğurdun mu sen?"  
"A doğurmadın mı sen?"  
"Ne zaman doğuruyorsun?"  
"Kaçıncı haftadasın?"  

diye soruyorlar. Hep soruyorlar... Artık telefonumu açmaya korkuyorum. Valla, ben de bilmiyorum ne zaman doğuracağımı... "Eee doktorun ne diyor? Ne zaman doğuracakmışsın?" Ne bilsin kadın? Kimse bilmiyor... Kim bilebilir? "E doğurmazsan bu hafta ne olacakmış?" 

Kadınların sadece %5'i tahmin edilen zamanda doğuruyormuş. Kalanı ise 2 hafta öncesinde veya 2 hafta sonrasında doğuruyormuş. Daha yeni girdik 40.haftaya... Hem size ne oluyor? Kocaman karınla hamile olan benim.... Ben sabır(sızlık)la bekliyorum... 

Bu hafta da Pazartesi günü doktor kontrolü ile başladı. Aynı rutin: NST ve ultrason... Her şey yolunda... Bebeğimiz büyüyor, keyfi yerinde. Yaklaşık 4 kg. kadar, hadi %10 yanılma payını da atalım 3600gr diyelim... Gözümüz korkmasın:) 

Çarşamba günü ise çok sakin bir gün gibi geldi bana.... Sanki bebeğimizin hareketleri daha az gibiydi, özellikle sabah uyandığımda. Az olan hareketleri de güçsüz gibiydi... Ne yapsak acaba? Rahim, kapalı bir kutu... Kimse bilmiyor. Neler oluyor orada? Neyse, tekrar tuttuk doktorumuzun yolunu... 

Kocam çalışmalıydı, yalnız olmayayım diye annemle gittim. Doktorumuz da ameliyattaydı. Hemşire, NST'ye bağladı... Bekledik... Bekledik... grafiği doktorumuza faksladık... doktor orada olmadığı için fatura da yazamadı bu sefer, bedavaya getirdik NST'yi. "Sorun yok Arzu hanım, reaktif.... ama içim daha da rahat etsin derseniz akşam üstü bir de ultrasona gelin, ameliyatım bitince isterseniz?" 


Bu arada ben, test için kahve içtim ve çukulata yedim, ayıptır söylemesi ve bebeğimiz bu ikisinden sonra azıttı! Kafein sen nelere kadirsin! Aman siz yemeyin arkadaşlar, bu sadece test için yapılmış bir deneydi! "Aaa tamam o zaman sorun yok... Hiç beklemeyin... Bu aralar normal hareketlerini böyle hissetmeniz... Yeri küçüldü, bebek büyüyor..." 

Kilom artmaz oldu, iştahım normal, tansiyonum yükselmiyor, şişliklerim fena değil. Hazırlıklarımız tamam, bebeğimizi bekliyoruz. Hurma yiyorum. Yürüyüş yapıyorum. Yavaş müzik dinliyorum. Yogaya gitmiyorum, evde uydurmasyon bir şeyler yapıyorum. Banyo yapıp, yağlarımla masaj yapıyorum. 40 hafta bekledik, herhalde biraz daha bekleyebiliriz. İnanamıyorum, bu kadar çabuk geçtiğine... 

Bakalım, gelecek hafta neler olacak:)

Görüşmek üzere!
Arzu

10 Mayıs 2013 Cuma

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 4

Herkese Merhaba!

Geçen hafta PKOS hastalığımdan bahsetmiştim. Sorunumuzun adı konup, bir yılımız da dolunca, doktorum ¨Artık tedaviye başlayabiliriz¨ dedi. Birinci basamak ovulasyon indüksiyonu ve yumurta takibiydi. Bu süreç kısaca anlatmak gerekirse, âdetin 5. Günü yumurtlamayı sağlayan ilaçlarla başlıyor, devam eden günlerde doktor yumurtayı takip ediyor, gerek görürse hormon tahlili istiyor, yumurta istenen olgunluğa gelince de çatlatma iğnesini yapıyor. Bundan sonrası doktorun belirlediği saatlerde koit, yani cinsel ilişki. 

Evet, eşinizle yaşabileceğiniz en özel anlara bile doktorun müdahale etmesinden bahsediyorum. Doktorun belirlediği ilişki zamanları iğnenin yapıldığı saate göre değişebilir. Gece yarısı olabilir, saat kurmak ve uyanıp birlikte olmak zorundasınızdır. Sabaha karşı olabilir, sabah namazından önce mi sonra mı diye düşünürsünüz. ☺ Ya da eşinizin işte olması gereken saattedir, yalan söyleyerek bir iki saat izin almak zorunda kalır. ¨Şu anda eşimle birlikte olmam gerekiyor!¨ deme ihtimali yoktur çünkü... 

Bu süreç yardımla üreme tekniklerinin en kolayı olsa da en can sıkıcısıdır aynı zamanda. Kendi istediğiniz zaman değil de doktorun yapın dediği zamanda cinsellik yaşamanın sıkıcı olmaktan başka olumsuzlukları da var elbet. Mecburiyet duygusunun sebep olduğu isteksizlik ve buna bağlı olarak gelişen cinsel sorunlar gibi… Daha da acayibi, o sırada tedaviyi devam ettiren doktorumla üç kez, sonraki doktorumla da yaklaşık beş kez bu çatlatma iğnesi + koit olayını yaşadık. Ve her birinde muhakkak bir sorun çıktı. Ya eşimin cinsel yaşamımızla ilgili sorunları baş gösterdi ya da bende ilişkiye dayanamayacağım kadar şiddetli vajinal mantar oluştu. 

Yaşananlar çok kötü bir kamera şakası gibiydi. Tedavi sürecinde olduğumuz her ay başka bir sorun çıkıyordu, ben her geçen gün daha fazla dayanamayacağımı düşünerek ve her defasında daha fazlasına dayanarak yaşamaya ve –büyümeye – devam ediyordum. 

Her defasında aynı sonucu almak beni mahvediyordu. Suçluluk, eksiklik, yetersizlik… Bu hislerin hepsiyle aynı anda mücadele ediyordum. Bu içimdeki mücadeleydi. Bir de dışımda gelişen bir mücadele ortamına çekiliyordum. Her görenin “bebek yok mu?” diye sorması, doğum yapan ya da hamileliğini duyuran her eş- dostun arkasından “Ee Dilek senden ne zaman alacağız güzel haberi?” diyen belki iyi niyetli ama beni yerle bir eden insanlar gitgide çoğalıyordu etrafımda...  

Yumurta büyütmeye yarayan ilaçlar, bende yumurtayı gayet iyi büyütüyordu, ama rahim duvarımı inceltiyordu. Bu da döllenme olsa bile bebeğin tutunamayacağı anlamına geliyordu. Doktorum ¨Ben sana artık bu tedaviyi uygulayamam senin aşılama yapman gerekir¨ deyince, ben de kendime başka bir doktor aramak zorunda kaldım. Çünkü doktorumun çalıştığı tıp merkezi bunun için yeterli donanıma sahip değildi. 
Birkaç aylık bir düşünme ve arama sonucu, tüp bebek bölümü de olan bir özel hastanede karar kıldım. Eğer aşılamadan da bir sonuç alamazsak, tüp bebek bölümüne yönlendirir, yeniden doktor aramak zorunda kalmam diye düşünüyordum. Ama dedim ya, kara mizah filmlerini aratmayacak gibiydi o sıralar hayatım. Ben yukarıdakine benzer süreçleri bu yeni hastanede de yaşarken, farkında olmadan kapanıvermiş hastanedeki tüp bebek bölümü... 

Bu yeni doktorla yeni bir sürece girmiş oldum. Eski doktordan daha fazla mı kazanç kaygısı vardı yoksa işi daha mı sıkı tutuyordu bilmiyorum ama bu doktorla devam ettiğim süre boyunca (aralar vererek yaklaşık bir yıl) damarlarımda kan, cebimde para kalmadı desem yalan olmaz. Doktorun deyişiyle “spontane” bırakmadığımız ayların hepsinde en az iki kere hormon tahlili yaptırıyordum. Bazı aylar ilaca gerek kalmadan yumurtluyordum, bazı aylar çatlatma iğnesine gerek kalmadan çatlıyordu yumurtam. Ama sonuç hep hüsran oluyordu… Üstelik her âdetimin 3. Günü kontrol ve kan verme amaçlı gidişimde doktorumun yardımcısı olan hemşirenin iyi niyetli terörüne kurban gidiyordum: ”Dilek hanım kaç aylıktı gebeliğiniz?” ya da “Buyurun kilo ve tansiyon ölçümüzü yapalım”. O hemşireye her defasında hamile olmadığımı söylemekten tükenmiştim. 


Bir yıl ya da daha fazla geçmişti. Doktor, yumurta üretmemde sıkıntı olmadığını, belki yumurtaların kalitesiz olabileceğini, bunun da ancak tüp bebek tedavisi sırasında öğrenebileceğim bir şey olduğunu söylüyordu. Çünkü hsg (rahim filmi) sonuçlarım da temiz çıkmıştı. Ama bir türlü pozitifi göremiyorduk. Nihayet bu doktor da artık aşılamadan başka seçeneğim kalmadığını söyledi. Aşılamayı kendisi yapabilirdi fakat sperm yıkama- ayıklama işlemini özel bir laboratuara yaptırıyorlardı bu da maliyeti korkunç şekilde yükseltiyordu. 
Biz yine ara vermek zorundaydık. Bu maddi sıkıntılar sebebiyle zorunlu olarak verdiğimiz aralar bizi çok oyalasa da üst üste aldığımız negatif sonuçlara da bir mola gibi oluyordu. Mola bittiğinde özel hastanelere para yetiştiremeyeceğimi anlamıştım. Benim için en sonuncu seçenek olan üniversite hastanesi seçeneğini ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım. 

Tıp fakültesi serüvenimi de haftaya anlatacağım inşallah. O güne kadar sevgiyle kalın. 

Dilek 

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım