28 Mart 2014 Cuma

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 7. Bölüm

Merhaba Sevgili BYBO,

Geçen hafta annemlerin tedaviyi öğrendiğini yazmıştım en son… O gün rahat anne evinde bol bol dinlendim. Gün içerisinde, sanırım bir gece önce aldığım ilaçların etkisi ile bir sıkıntım olmadan rahat geçirdim. Ama akşam yine mide bulantısı başladı. Bu sefer hiç vakit kaybetmeden hastaneye gittik. Ama bu sefer daha şiddetli bir atak gelmişti. Verdikleri ilaçlar kar etmedi. İki kere istifra ettim. Geceyi hastanede geçirdim. Yine damardan albümin verdiler. Ertesi gün öğleden sonra taburcu oldum. Artık doktorlar da bana çeşit çeşit ilaç vermelerinin bir işe yaramadığını anladılar. Bazı ilaçları kestiler. Yine ilaçların etkisiyle o geceyi önceki gecelere göre daha rahat geçirdim. Sabah uyandığımda ilaçlarımı da alabilmek için kahvaltı etmem gerekiyordu. Zorla 1-2 lokma yedim ama midem almadı. Sonrasında biraz uzanıp dinlenmek istedim ama yeniden o içimi dağlayan sancılar başladı. İşte bu sefer karar verdim, bu ağrılar için hastaneye gitmeyecektim bir daha… Yavaş da olsa zor da olsa kendiliğinden geçmesini bekledim. Kollarımda damar yolu açacak yer kalmamıştı, her yerim mosmor oldu. Ayrıca hastanede ciddiye alınmadığımı hissediyordum. Ağrım var dedikçe normal cevabını alıyordum. Bunu duymak için mi hastaneye gidip kollarımı deldirip bir de üzerine para verecektim? 


Yaşadıklarım ne kadar anormal şeyler olsa da kendi kendime çözüm arayıp, benim için doğru olanı yapmaya çalışmayı seçtim. Bu şekilde birkaç gün daha evde yatarak dinlendim. Böylece 1 hafta boyunca işe gitmedim. Ertesi hafta artık işe gitmem gerekiyordu. Fakat başka bir sorun ile karşı karşıyaydık. Kıyafetlerim olmuyordu. Normalde zayıf biri olmadığım halde, hatta çoğu zaman kilolu olmama rağmen elbiselerim kapanmıyordu. Genelde kilolu olsam da bel çevrem hep daha inceydi, şimdi ise tüm şişlik karnımdaydı. 1 hafta içinde 8 kilo almıştım. Pazartesi günü işe gittiğimde herkes hamile olup olmadığımı merak edip sormaya başladı. Bir hafta içinde o kadar büyüyebilecek bir bebek olabileceğini nasıl düşündüler, anlamadım. Halbuki o karnın içinde katı bir şey yoktu, sadece sıvı ve gaz karışımı bulunuyordu. Herkese ilaçların yan etkisi olarak karnımda sıvı toplandığını anlattım. Kimseye bir şey anlatmadan, eşimle birlikte götürdüğümüz bu süreçten sağır sultanın bile haberi oldu. Bu konuyu ne kadar az kişi ile konuşursam o kadar az yıpranırım diye düşünüyordum oysa ki… Bu işte de vardır bir hayır… 

Pazartesi işte geçirdiğim süre boyunca hareketsiz oturduğum için bacaklarım ve ayaklarım davul gibi şişti. Hem de çok acımaya başladı. Yürürken üzerine bastıkça dizlerimin arkası bile sızlıyordu. Aklıma maydanoz geldi. Akşam kaynatıp suyunu içtim. Bol bol yedim. 2-3 gün sonra hem eski kiloma döndüm hem de şişlikler geçti. Hemen akabinde de adet oldum. Doktorumu aradım. Hala her akşam kan sulandırıcı iğne yapıyordum, devam edecek miydim? Bir hafta daha devam et dediler. Sonrasında bana SMS gönderip önümüzdeki ay içinde kullanmam gereken ilaçları yazdılar. Bu arada benim defalarca söylememe rağmen hastaneye gelmeme gerek olmadığını söylemeleri pek hoşuma gitmedi. Ben de ikinci bir görüş alma ihtiyacı hissettim. Tavsiye üzerine, bünyesinde tüp bebek merkezi de olan bir poliklinik doktoru ile görüştüm. Kendisi çok ilgili davrandı. Ama rahim inceliğini o da fark etti. Sanki biraz sıvı birikimi var dedi. Zaten sıvının varlığı devam ederse transfer yapmaları mümkün değildi. O sıvının kaybolması gerekiyormuş. Kaybolmazsa kamera ile inceleme yapılabilir dedi. Bunu ilaçları kullanırken, dondurma işlemine karar verirken Hoca da söylemişti. 

Bir hafta sonra tekrar izledi. Sıvı kaybolmuştu. Ama içtiğim ilaçlara göre rahim kalınlığı beklenene göre daha ince çıktı. Belki yapısal bir durum olabilir dedi. Enzim eksikliği için de özel bir ilaç yokmuş. Diğer ilaçlar ile yerine koymaya çalışacaklarmış. Doktor hanımın yaptığı açıklamalar, bir kısmını bilmeme rağmen tekrar duymak içimi rahatlattı. Özetle; OHSS'yi önleyebilsek Nobel alırız dedi. Sendrom başladığında ise bunu ilaçla ya da müdahale ile sonlandırmak da imkansız ne yazık ki... Vücut bunu kendi düzeltiyormuş. Yeni öğrendiğim de bir sürü şey oldu. Embriyolar 5. gün donduruldu. Transfer için öyle aklımıza esen bir gün seçemiyormuşuz. Vücudun tekrar 5. gündeki halini almasını sağlamak gerekiyormuş. ancak o gün transfer olabilecekmiş. Doktor hanımın tavsiyesi; psikolojik açıdan çok yıpranmadıysanız önümüzdeki ay ilaçları kullanarak transferi deneyin oldu. Ben de bana SMS ile bildirilen ilaçları kullanmaya başladım. 10 gün boyunca yapacağım. Sonrasında adet olunca hastaneyi arayacağım ve sanırım 2. günü beni yeniden takibe alacaklar... 

Fakat tedavinin 7. Günü akşamı söyledikleri iğneyi yaparken ilaç bitti. Bana gelen sms'de "14.06.2013 tarihinde iğneyi günde 1 kez aynı saatte 10 ünite olarak cilt altı başlayınız." yazıyordu. Bir ilacı kullanmaya başlarken kullanma kılavuzunu mutlaka okurum, bu ilacın kullanma kılavuzunu da 2-3 kere okudum, ancak içinde farklı ölçü birimlerinde dozajlar belirtilmişti. Kutuyu açtığınızda 14 adet enjektör ve ortada bir ilaç şişesi görüyorsunuz. Okuyup anlamaya çalışırken, demek ki 14 ünite olarak kullanılan bir ilaç diye düşünüp, ben 10 enjektörü doldurup bu tedaviyi bitireceğim şeklinde yorumladım. Ancak 7. gün ilaç bitti. Hatta enjektör tam dolmadı. Bunun üzerine bir yanlışlık olduğunu anlayarak 21 Haziran sabahı, bana mesaj atan görevliye e-mail gönderdim. E-mail'de yukarıda bahsettiğim gibi 10 gün sürecek ilacın neden 7. gün bittiğini anlamadığımı yazdım. Cevap: 10 gün değil 10 ünite yazdım, tekrar ilaç alıp, 10 ünite olarak kullanmaya devam edin. Şaşkınlıktan uzun süre kendime gelemedim. Yani ben her gün 10 ünite yerine 1 şırınga (50 ünite) ilaç kullanmıştım. İşte o anda her şeyden vazgeçmek istedim... Bu kadar basit mi görülüyor ilaç kullanımı, anlatımı, vs. Israr ederek defalarca hastaneye gelmek istememe rağmen gerek yok demeleri yüzünden yanlış ilaç kullanmıştım.

Gelecek hafta görüşmek üzere...

Melek

27 Mart 2014 Perşembe

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 14

Herkese Merhaba,

Geçtiğimiz hafta size densiz bir grip virüsüyle girdiğimiz amansız savaştan bahsetmiştim. Savaşı kim kazandı henüz net olarak belli değil çünkü ne eşim ne de ben henüz eski sağlığımıza kavuşmuş gibi değiliz. Hala bir yorgunluk bir halsizlik var üzerimizde, toparlanmaya çalışıyoruz. Hem bu grip etkisi hem de yaşamakta olduğumuz tatsız siyaset günleri, bir de üzerine dondurulmuşlarla olacak tedavi öncesi doktor önerisiyle kullandığım doğum kontrol hapının beni zorlaması gibi genel olarak keyifsiz olmak için sayabileceğim bir sürü haklı nedenim var. Ama anlıyorum ki bunlar sadece mazeret olacak, bildiğin depresyon bu! 


Bana geldiler yine arkadaşlar :) Kafasının tepesi atınca tekrar şekle girmesi zor olanlardanım ben. Bildiğin mutsuzum bu günlerde. İşte böyle günler olabilecek fevri hareketlerim için de gayet elverişli bir zemin hazırlıyor. Eşimle evliliğimizi sorgulamak, sadece eksik yanları görmek, yoğun bir sevgisizlik hissetmek, işten bunalmak mümkünse istifayı basıp kaçmayı planlamak gibi... Sadece işten değil beni mutsuz eden her şeyden hatta her ihtimalden kaçmak istiyorum ben. Sinirlerim laçka olmuş! Ofiste dün sağlam bağrınmışım, gideyim ben bir kahvecide kasiyer filan olayım, az kazanırım ama mutlu olurum, burada kimle niye çalışıyorum... ömrüm çürüdü vb. şeyler söylenmişim bir güzel. Baktım ellerim titriyor, kontrol noktasını geçmişim çoktan. Gözüm kimseyi hiçbir şeyi ve kimseyi görmüyor. Kendimi tanıyorum, ah var ya bunlar en tehlikeli zamanlar! Bu sabah sevdiğim bir arkadaşımla yazışırken, hayat sahilde yaptığın kumdan kale gibi değil, öyle değil mi diye sordum.. Beğenmeyince ya da biraz bozulunca bir tekmeyle dağıtayım gitsin yeniden yaparım diyemiyorsun. 

Aslında cevap beklenmeyen, ya da çok fazla cevabı olan sorulardandı bu. Hayat bu denli keyifsiz, ümitsiz olmak için çok kısa! Belki yıkıp tekrar yapmayı denemelisindir! Bilmiyorum. O da benzer şeylerden bahsetti sonra ''bunlar kıyamet alameti'' gibi dedi. Herkeste genel olarak her şeye karşı yoğun bir isteksizlik, keyifsizlik ve yorgunluk var. Evet, ben de aynen öyle hissediyorum. Kıyamet alameti bunlar resmen, tat duyunu, sevecenliğini, ilgini, aşkı ve ruhunu boğuyorsun bulanık sularda sanki. Ya da eşin dostun ölü balık gibi olmuş, seni görmüyor sevmiyor ilgilenmeye layık görmüyorlar. İşte o zaman çok mutsuz oluyorsun, çok yalnız kalıyorsun. Bu his öyle kötü ki... Perfect Sense filmi geliyor aklıma. Türkçe'ye 'Yeryüzündeki Son Aşk' olarak çevrilmişti. Filmdeki teker teker kaybolan duyulara rağmen insanın aşkla birbirine tutunma isteğini anlatan çok güzel, çok etkileyici bir filmdi. İnsanlar bir takım duygusal hezeyanlar eşliğinde tat ve koku alma duyularını kaybediyorlar. Sonra kayıplar sırayla ve ümütsizce devam ediyor. Gittikçe kötüleşen bir afet hali ile tükenen, kaosa girmiş bir dünyada bir kadınla bir erkeğin, duygusal yalnızlıkları, sırları, çatışmaları ve her şeye rağmen muhteşem bir şekilde birbirlerine tutunma istekleri yine muhteşem bir şekilde verilmişti. Her şey bu kadar ''muhteşem'' (!) olduğuna göre vaktiniz olduğunda kendinize özel bir depresyon kuşağı yapın ve bu filmi mutlaka izleyin derim. 

Benim depresyonuma gelirsek (ki bence dünyadaki en kötü depresyon, en mutsuz edici olanı, en zalimi en kötüsü benimkidir) bugünlerde yakama yapışmış gırtlağımı sıkıyor sanki. Yoğun bir sevgi terapisi ve biraz ümit verici konuşmalar ile daha iyi hissedebilirdim belki ama akvaryumdaki diğer her balık da ölü gibi kardeşim! Yaşayan tek balık benim sanki. Diğerleri tat almaktan, eğlenmekten, yakınlaşmaktan, paylaşmaktan vazgeçmiş gibi bir yerler'i suyun tepesinde asılı kalmış öyle hareketsiz duruyorlar. İşte bunu görmek var ya beni delirtiyor, boğuyor mahvediyor. Bir de korkundan ağzını açamıyorsun başka kimseye, işte yine depresyonda diyebilirler, hor görebilirler, duygusal karmaşıklığını anlamazlar, yediğin önünde yemediğin arkanda derdin ne senin kendine gel diyebilirler. Hakim çok etrafta tabii. Hukuk diye bir şey kalmamış güzel ülkemde ama olsun! Herkes yargılayıp duruyor birilerini. Yaftala dur, çamur at izi kalsın, kimseyi sevme, ilgilenme, kalbini açma, içten içe hep kork, yaşıyor gibi nefes al ama asla keyif alma, hayata katılma, oyun oynama gülme, şakalaşma, eşini kollarından tutup bana baksana, beni sevsene biraz sen, az açsana gözlerini yine yüzebiliriz birlikte diyeme! 

İşte gördüğüm bu dünya, işte bu enerjisizlik beni çok yoruyor. Girdiğim bu yeni depresyon dönemini tebrik ediyor, cümle aleme hayırlı olsun diyorum. Kimseye şirin görünmek için yalancıktan ay bunalımdan hemen çıktım numarası da yapamayacağım. Benim bedenim benim depresyonum! Dibine kadar yaşar sonra yine evelallah (ve inşallah) çıkarım suyun üstüne dönerim güneşe yüzümü yine! Amin. Haftaya doktor var, bakalım tedaviye başlıyor muyuz. A bir de söylemeyi unuttum. Yoga'ya başladım ben! (Fazla oksijen devreleri mi bozdu acaba?) Nefesimi tutmaya o kadar alışmışım ki sürekli burundan nefes al/ver çok yoruluyorum. Yarın 3. derse gideceğim. Keyfim yerine gelirse biraz, sonraki yazılarda onu anlatayım size. 

Neyse, fazla dürüst günlük yazarı Tuna, haftaya yine gerçek duyguları, hataları, depresyonu ile karşınızda pardon yanınızda olacak. Oyunuzu bana verin! Kadın duygusal travma merkezleri ile acil sevgi ve motivasyon istasyonları kuracağım. Boşluğa düşünce, yalnız hissedince gidip bu istasyonlardan doyuracağız kendimizi. Depresyona girip ağlayıp zırlamayacağız hemen. Gerekirse yıkıp yeniden ve yeniden yapacağız kumdan kaleleri, korkmayacağız yeniden başlamaktan! Artık ne kocamızdan ne sevgilimizden medet ummayacağız! Tamam tamam bana oy vermeniz şart değil ama illa oy verin yani. Boş geçmeyin. 

Kendinize iyi davranın (ha ha ha) 

Haftaya görüşürüz

Tuna

26 Mart 2014 Çarşamba

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 13. Hafta

Merhaba,

12. haftayı sağlıkla geçirip, 13. haftamızı da gördük çok şükür… Hala herşey yolunda, son yazımdan beri bir değişiklik yok, rahim kasılmalarım mı diyim, gerilmelerim mi diyim, o her ne ise bu hafta arttı ama normaldir mottası ile takılmıyorum. Bildiğiniz üzere ablam da hamile, onun kanaması oldu ve 10 gün rapor verdi doktor. Bebiş plasentada rahme yakınmış ☹ çok üzüldüm, umarım tez zamanda iyileşecekler. Maşallah onun morali iyi; annem ve babam oraya transfer oldu, aslan yeğenim de çok akıllı olmasından annesini hiç üzmüyor, biraz rahatsız olduğunu, yatması gerektiğini biliyor ve baba sağolsun her işi görüyor. Çok saçma ama insan sağlıklı olmaya, iyiyim demeye utanıyor böyle durumlarda. 

Geçen hafta bahsettiğim gibi iş çok yoğun, eşim de geceyarılarına kadar ofiste, ikimiz de çok yorgunuz. Biz iyi olsa ne yazar, gündem hergün kamburumuzu arttırıyor sanki. Sakin günlerin gelmesi umudu ile her gün tv açıyor, dayanamayıp, 2. Dakikasında kapatıyoruz. Twitter'a veda ettik, ben de ettim; meğer hayatımızın ne büyük bir parçasıymış; ama devran dönecek o twitter birilerine fena dert olacak, inanıyorum; biliyorum… Dün Facebook'da lösemi dayanışması ile ilgili bir yazı gördüm, içim gitti; en güçlü ve hızlı iletişim araçlarını kaybettikleri için kızgınlar, haklılar… ahh hayatta en kötüsü “ah almak” olsa gerek, değil mi? 


Gelelim kendi gündemimize… geçen hafta 2’li test yaptırmıştım; iyi çıkmış, 1 ay sonra da 3’lü test yapacağız ama doktorum şimdiki bulgulardan “amniyosenteze gerek yok gibi” dedi, ohhh çektim. Bu arada bir arkadaşım 35 yaşında 2. Bebeğine hamile ve size geçen hafta yazdığım testi yaptırmış; 2,500 TL vermiş. Kanını almışlar, Amerika’ya yollamışlar, sonucu bekliyorlar. Yapılma sebebi bebek değilmiş, annenin 35 yaşında olmasıymış. Böyle bir genelleme var mı bilmiyorum, paraları vardı, yaptırmışlar aslında, sorun yok ☺. Annecim iki torun beklemenin heyecanı ile alışverişe başlamış. 6 ay kalmış, her ay yavaş yavaş alıp, biriktirecekmiş. Bir tur pembe, bir tur mavi alıyor kimin neyi olursa diye ama sanırım ikimizin de oğlu olacak ☺. 

Babacım beni her gördüğümde karnımı öpüyor, hafif duygulanıyor. Annem hep heyecanlı, neşeli. IKEA'da yatak bulmuş, benim eski odamı bebek odası yapacakmış, duvar kağıtları seçmiş, yatak, dolap beğenmiş; “götür beni alalım” diyor. Diyemiyorum ki “daha çok erken; 7., 8. Ayda alırız” diye... öyle heyecanlı. Tamam deyip, geçiştiriyorum. Her akşam ellerine kollarına sağlık yemeğe onlara gidiyoruz; kayınvalidem de kıtalar arası bize yemek taşıyor; ikisinin de eline su dökemem, çok şükür çok şanslıyım. Özellikle eşimin ailesi konusunda hepsi çok anlayışlı ve yardımsever. Ben onlarla hala “siz” uzaklığında konuşuyorum, onlar bana “kızım” yakınlığında… Umarım ben de şu kalııııınn duvarlarımı anne olunca yıkacağım. Böyle yazınca ne kadar şanslı olduğumu, ekrandan başkasıymış gibi kendime bakınca anlayabiliyorum. sonra aklıma acılar çeken insanlar geliyor, utanıyorum. Bu da hamileliğin övünülmemesi gibi, tevazu gösterilecek bir hal olmalı. 

Şanslı isek bu hayatta şükredip, kıçımızın üstüne oturmak ve hiçbirşeyden böbürlenmemek gerekiyor. Ben şimdi burada bunu yapmış olabilirim, affedin ama aslında kendime ayna oluyorum sayenizde… Bir arkadaşım Eyüp’de inşaatlara yerleşmiş Suriye’liler ile görüştü, onları fotoğrafladı. Geçen gün de bir kanala çıkıp, durumu izah etti. Akıl alacak gibi değil; çocukların hali yürek kaldırmıyor. Şans kapılarından bile geçmemiş onların ☹ “Yardım edelim” dediler; kimi de “etmeyelim, gitsinler” dedi. Kafalar bu tarafta feci karışık. Sağlık Bakanlığı’nda çalışan bir tanıdık bahşi geçen menenjit salgınının olduğunu ve bunu dünya barış örgütüne bildirdiklerni ifade etti geçen gün. Şok oldum. Nasıl dedim basında esamesi okunmaz bu kadar önemli haberin? “panik yaratmak istenmiyor” dedi. Zor durumlar, evet yollar dilenen insan kaynıyor, herkes hem güvenliğinden korkuyor, hem de sağlığından… Özellikle aç kalan Suriyelilerin yakın gelecekte toplumsal bir sorun olacağı ve bolca hastalık yayacağı 5 çaylarının vazgeçilmez konusu. Ben herşeye kulaklarımı tıkayarak, bu çocuklara üzülüyorum; onlar çocuk ve bunu hak edecek birşey yapmadılar. Keşke elimizden birşey gelse diyorum, demekle kalıyorum. (Arkadaşım Ulaş Tosun’dan aldığım izinle 2 fotoğrafı paylaşıyorum) 

Tüm insanlığa iyiliklerin gelmesi dileğiyle… 

Gelecek hafta gorusmek uzere

Nazlı

25 Mart 2014 Salı

Gizem'in Alerji Notları — Egzama (Atopik Dermatit) ve Alerji

Şu anda 16 aylık olan kızım Çiçek doğduğu günden itibaren gaz sancılarıyla boğuşuyor, bağırsaklarından gelen sesler sonrası ağlama krizlerine giriyor, kolik olduğu sanılarak akşam ağlamalarında zor yatıştırılıyordu. Bebek egzaması başladığında 3 aylıktı. Kafasında halka halka bozuk para büyüklüğünde yüzük şeklinde kızarıklıklar vardı. Bu kızarıklıklar zamanla sırtına ve bacaklarına indiler. Üstelik tamamen doğal beslendiğim bir dönemde hamile kalmış, hamileliğim boyunca hiç ilaç kullanmamış ve doğal doğurmuştum. Kilo alımı çok iyi olduğundan asla alerjiden şüphelenilmedi. 

6 aylık olduğunda 10 kilo civarındaydı. 5 aylıkken Toksik Şok Sendromu denilen bir zehirlenme ile bacak içleri şeftali gibi soyuldu. Aynı dönem egzamalarda sulanma ve açılma başladı. İlaçla tedavi etmek yerine sebebini bulmak peşinde geçirdiğim 1 yılda alerji ile ilgili oldukça fazla bilgi edindim. Çünkü bütün egzama kaynaklı sıkıntının, bakteriyel enfeksiyon ve vücudu dönem dönem basan uçuğun aslında tek bir sebebi vardı: Alerji. Çocukluğum boyunca çoklu gıda alerjim vardı. Ancak hiç bir zaman bir besin grubuna yasaklı olacak kadar değildi. Dedemde alerjik egzama çok ağırmış ancak bunu hep orta Asya göçmeni olması nedeniyle kuru olan cildine yorardı. Babamda da egzama var ancak çocukluğunda olmadığını söylüyor. Kısaca aile geçmişi alerjide önemli bir temel. Özellikle 3 nesilde bir ağırlaştığı yönünde görüşler var. 

Bebeklerde egzama çoğunlukla alerji kaynaklıdır. Yani alerji nedeniyle egzama tetikleniyor ya da egzama ile alerji birbirini besliyor olabilir ancak alerjiden farklı olarak egzama bir cilt tipi. Egzama kaşıntıları bebeğin hayat kalitesini o kadar düşürüyor ki, sonunda henüz motor becerilerini düşünmeye bile fırsat bulamadan birkaç aylık bebeğinizin kaşımak uğruna neler yapabildiğini görüyorsunuz. Doktorumuz alerji ile bağlantısını kurmakta o kadar gecikti ki-aslında hiç kurmadı demeliyim-, egzamanın bakılmadığında ne hallere gelebileceği ile ilgili bolca tecrübemiz oldu. Alerji geçse bile egzama ile yaşamayı öğrenmek en birincil işimiz. Çünkü bugün halledersek bile, ergenlik öncesi, sonrası bir zaman tekrar ortaya çıkma olasılığı yüksek. 

Egzamalı bir bebeğiniz varsa onun için yapabileceğiniz en güzel şey egzama ile barışık yaşamayı öğretmek olacak. Egzamayı rahatlatmak için yapmak gereken ilk şey onu alevlendiren sebebi bulmak. Çoklu gıda alerjisi çoğunlukla sebep olabileceği gibi bir diğer suçlu da deterjanınız ya da ev temizliğinde kullandığınız kimyasallar olabilir. Bu nedenle egzama ile karşılaştıysanız ilk yapmanız gereken evde son dönem ne değiştirdiğinizi ya da yeni olarak o günlerde ne tükettiğinizi iyice gözden geçirmelisiniz. Alerjiden tetiklenen egzamalı bir bebeğiniz varsa doktordan doktora tenis topu gibi savrulabilirsiniz. Dermatolog egzamayı kortizonlu kremlerle iyileştirmeye çalışacak, çocuk doktoru geçeceğini düşünerek dermatoloğu boşvermenizi söyleyecek, alerji uzmanı ise şikayetleri azaltmaya çalışacaktır. Biz yeni başlayacağımız besinler için alerji uzmanımızdan destek almaya devam ediyoruz. Salgın hastalıklar için çocuk doktorumuzla irtibata geçiyoruz. Ve bir çocuk dermatoloğu sayesinde sadece egzama ile başbaşa kalabildik. Ancak en önemlisi egzama alerji bağlantısından şüphelendiyseniz alerji uzmanı ile hemen görüşmelisiniz. Bakteriyel bir enfeksiyon ise dermatolog ile konuyu incelemek gerekiyor. 

Biz daha uzun vadeli tedavi için bir alternatif tedavi yöntemi olan homeopatiden destek alıyoruz. Homeopatinin egzama üzerinde başarılı hikayeleri var. Özellikle yabancı grup ve forumlarda çok sık rastlıyorum bu hikayelere. Eğer sebebinin besin olduğunu düşünüyorsanız iyi bir alerji uzmanından danışmanlık alabilirsiniz. Danışmanlık diyorum çünkü alerji anne-çocuk dışında kimsenin dahil olamayacağı bir yolculuk. Bazı açılardan çok genellenebilir görünse de tepkiler tamamen kişiye özel. Yani sırtınızı birine dayamakla ilgili hayaliniz varsa bunu unutun. Konunun çözümü tamamen sizin dedektifliğinize bakıyor. Eğer egzama dışında bağırsak ile ilgili tepkileriniz de varsa, gaz, kanlı ve mukuslu kaka gibi o zaman bir gastroentrologdan destek almanız gerekiyor. 

İyi bir diyetle bebeğiniz ek gıdaya başlamadan bu bulmacayı çözebilirsiniz. İlk aşama şüpheli besin grubunu diyetten çıkarmak olmalı. Ancak ipin ucunun sizde olmadığını düşünüyorsanız mutlaka eliminasyon diyeti ile ilgili detaylı bilgi edinmeli ve alerjik olmayan birkaç gıdaya beslenmenizi indirgemelisiniz. Alerjen gıda ancak 21 günde vücuttan atılıyor. Diyetle 5. Günden sonra yavaş yavaş düzelme görmelisiniz. Eğer henüz düzelme görmediyseniz bir 3-5 gün bekleyip planı gözden geçirebilirsiniz. Düzelme yoksa alerjen vücutta tahribat yaratmaya devam ediyordur. Düzelme görene kadar diyete devam. “Ama o zaman kalsiyumu/proteini nereden alacağım?”, “ya sütüm azalırsa” gibi sorularınızı sonraya bırakın. Düzenli diyette bazı takviyeler almanız gerekebilir ancak kısa süreli diyetlerde sizden eksilen hiçbirşey olmaz. Diyetin ilk günlerinde sütte biraz azalma olabilir ancak vücut diyete alışınca tahmini 2-3 gün sonra eski formuna dönecektir. Diyet zor gibi gelebilir ancak onu ne kadar rahatlattığını görünce sizin de pek yeme isteğiniz kalmıyor. 

Egzamayı tetikleyen alerjen gıdaları bulduktan sonra (en çok tetikleyenler süt ve süt ürünleri, yumurta, susam, kuruyemiş, gluten) egzamayı alevlendiren gıdalar baharatlar, kırmızı meyve ve sebzeler (nar, domates, pancar, üzüm, pekmez...), mayalı gıdalar (ekmek, sirke, turşu...) dan da uzak durmak gerekiyor. Bunları egzamanın kontrol altında olduğu zamanlarda tüketebilirsiniz, alevli olduğu zamanlarda uzak durmakta fayda var. 

Alerjik belirtiler illa döküntü olmak zorunda değil. Egzama, kusma, ishal, kabızlık, 5. Aydan büyük bebekler için günde 2'den fazla tekrarlayan hıçkırık, makat çevresinde kızarıklık, fazla salyalanma, kanlı/mukuslu kaka da alerji belirtisidir. Anne sütü alerjik bir bebeğin en önemli besini. Bu nedenle diyetten yılmayıp bebeğinizi bu kıymetli gıdadan mahrum etmeyin. Piyasada alerji için özel olarak çıkarılan mamalar var. Ancak süt damlıyorsa vardır ve yetebilecek kadar her zaman arttırılabilir. Bu mamalar da sonuçta paketli gıdalardır ve koruyucu madde bulundurmaktadırlar. Yani, hiçbirşey yiyemiyorum sütüm yetmez bu yolculukta geçerli bir bahane değil. Süt için gerekli olan günde 3-4 litre su, bol yeşillik, bol kahkaha ve uyuyabldiğiniz her dakika uyku. 

Egzama bir cilt tipi. Çocuğunuzda atopik dermatit varsa alerjik bir reaksiyon göstermezse de cildi herzaman kuru ve hassas olacak. Egzamanın kaşıntısının rahatsız etmemesi için her gece yıkamalı ve nemlendirmelisiniz. Yıkarken suya nişasta koyabilir, egzamalı bölgelere sulandırılmış nişasta sürebilirsiniz. 10 dakikalık bir ılık su banyosu sonrası vücut suyunu çekmeden patpat yaparak kurulayıp hemen dermatit için özel yoğunlukta olan kremler ile (piyasada bunlardan bolca var ancak içinde üre olanlardan ziyade kıvamı yoğun olanları seçmek daha iyi) ya da shea butter (karite yağı), hindistan cevizi yağı gibi doğal ve kıvamı yoğun yağlarla rahatlatabilirsiniz. Kremlemeyi sabah uyandığında da tekrarlayarak cildin nemli kalmasına yardımcı olmak gerekiyor. Kısaca, bakımlı bir bebeğiniz olacak. 

Egzamaya zeytinyağı, susam yağı, kantaron gibi yağlar sürülmesi önerilmiyor. Bahar dönemleri pürüzlü yüzeyleri seven uçuk ve stafilokok gibi bakteriler yağlanmış egzamalı yüzeye daha rahat yapışıyorlar. Yağlamak yerine antiseptik özelliği olan gül suyu ile nemlendirip, üzerine yoğun kıvamlı krem sürebilirsiniz. Egzama sıcağı sevmiyor. Bu nedenle eğer egzama sıkıntısı yaşıyorsanız mutlaka uyuduğu odayı serin tutmalı, çocuğunuza pamuklu kıyafetler giydirmelisiniz. Her zaman ince giyinmeli ve terlememeli. Banyo suyu ılık olmalı, sıcak sudan kaçınmalısınız. Sabun, şampuan kullanımında özenli olmalısınız. Ben hiç şampuan kullanmadım, ilk 1 sene de neredeyse hiç sabunlamadım. Bebeklerde hormon salgısı bizdeki gibi olmadığından illa sabunla yıkamaya gerek yok. 1 yaş sonrası da egzamaya iyi geldiğini bildiğim menengeç sabunu ile haftada 1 sabunluyorum. Ancak hergün yıkamaya özen gösteriyorum. 

Bebeğinizin kıyafetlerini de yıkarken toz sabun kullanmamak gerekiyor. Toz sabun kıyafete yapışıp kaldığı için önerilmiyor, doğal sıvı deterjanlar kullanmak iyi olabilir. Sabuncevizi (soapnut) gibi tamamen doğal ve egzama için iyi olduğu bilinen ürünler artık çok ulaşılabilir. Sabuncevizi evi temizleyen yemiş olarak biliniyor. (İçeriğindeki sopanin nedeniyle doğal sabundur ve 40 derece üzerindeki su ile birleşince köpürür.) Alerji de atopik dermatit de birer hastalık değiller, hassasiyetler. Eğer bunları hastalık olarak görürseniz, iyileştirmeye çalışmakla boşa zaman geçirebilirsiniz. Bu hassasiyetlere karşı bilinçlenip, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek, hem de büyüdükçe çoduğunuza öğretmek atılabilecek en önemli adım.

Bir sonraki yazım alerjik çocukla sosyalleşmek üzerine olacak. Görüşmek üzere...

Gizem

24 Mart 2014 Pazartesi

Mucize kök: Zencefil

Bu kök bitkisi hemen hemen bin yıldan beri ilaç ve baharat olarak kullanılmaktadır. Filozof Konfüçyüs yemeğini her zaman zencefille yermiş. Marco Polo’nun ortaçağa ait seyahat raporlarından, Asya’nın sokaklarında balın içine koyulmuş zencefilin satıldığını okuyabiliyoruz. Binbirgece hikâyelerinde zencefilin afrodizyak olarak önemli bir rolü olduğu yazar. Ortaçağ’da adı “fakir insanların biberi” olarak geçer, çünkü o zamanlar fiyatı gerçek biberden çok daha uygundu.
Alman doktor Adam Lonitzer 16. Yüzyılda Şifalı Bitkiler kitabında: “Zencefil mideye çok iyi gelir, midenin ve bağırsakların acısına iyi gelir, acılardan kurtarır ve gece iyi sindirim sağlar” şeklinde yazmıştır. Ayurvedik öğretiye göre zencefil metabolizma enerjisini uyarıcı bir etkiye sahiptir. Aynı zamanda metabolizma atıklarını arındırır. Özellikle soğuk algınlığıyla savaşta mucizevi bir silahtır. Bedeni ısıtıcı ve dezenfektan özelliği vardır. Soğuk algınlığının ilk belirtilerinde, her gün küçük bir dilim zencefilin soyularak üzerine birkaç damla limon suyu damlatılması ve çiğnenmesi önerilir; öyle ki antiseptik etkisini tamamen gösterebilsin.
Zencefil çayı tarifi: Yaklaşık başparmak büyüklüğünde ve dilimlenmiş zencefile yaklaşık 1 litre kaynar su ilave edilir ve 10 dakika demlenmeye bırakılır. 1 çay kaşığı bal, bir tutam tarçın ve/veya bir kaşık limon suyu ile lezzetlendirilerek soğuk günlerde ısıtan, lezzetli, aynı zamanda da şifalı bir içecek elde edilir. 

Artık zencefilli pek çok kozmetik ürünleri de mevcuttur, çünkü kan dolaşımını harekete geçirir, gerginliği çözer ve vücudu bir palto gibi sarıp ısıtır. 

Kaynak: Alman Yoga Journal, Ausgabe 02: Januar/Februar 2013. 
Çeviri: Eylem Yılmaz

23 Mart 2014 Pazar

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 6. Bölüm

Merhaba Sevgili BYBO,

Geçen hafta kaldığım yerden devam ediyorum:

Artık yumurtalar neredeyse elimle hissedilebilir hale gelmişti. Oturup kalkarken çok acı hissediyordum. Hatta sanki kanamam başlayacakmış gibi sancılar hissediyordum ve korkuyordum. İnşallah böyle bir şey olmaz diye dua edip duruyordum. Özellikle ilk gün uyuya kalıp çatlatma iğnemi yapmayınca süreci 28 saat uzatmış oldum. Bu nedenle tedavi aksarsa çok üzülecektim. Çarşamba gününü de ofiste iyi kötü geçirip Perşembe günü için izin aldım. Operasyondan 6-7 saat öncesi bir şey yiyip içmememi söylemişlerdi. Sabah 07:00 uyanıp kahvaltı ettim ve yattım. Öğlen uyanıp hazırlandım, hastaneye gittim. 13:30’da oradaydım. Bir yandan da eşimi bekliyordum. Eşim gelene kadar ben önlüğümü giymiş, bonemi takmıştım. Aslında ben lokal anestezi olacağını düşünmüştüm. Ama sanırım bu konuya fazla çalışmamışım. Kısa süreli genel anestezi yapılacakmış. 


Damar yolumu açıp beni yürüyerek ameliyathaneye aldılar. Tansiyon aletini ve oksijen ölçen aleti bağladılar. Ameliyathane filmlerde duyduğum gibi “dit – dit – dit” sesleri ile doldu. Birazdan anestezi uzmanı geldi ve "şimdi uyuyorsunuz" dedi. Biraz gözlerimin döndüğünü hatırlıyorum. Gözümü kapadım ve uyumuşum... Seslenip beni uyandırdıklarında yandaki yatağa geçmemi istediler. Sonra yine uyumuşum. Bir daha gözümü açtığımda beni odama getirmişlerdi. Eşim yanımdaydı. Yarı uyur yarı uyanık halde 1 saat geçirdim. Bu arada yine damardan bir ağrı kesici verdiler. Sanırım operasyon 15-20 dakika sürmüş. İnsanın hatırlamadığı bir süre olunca sudan çıkmış balık gibi bakıyor etrafına. Tam olarak ağrı diyemeyeceğim "sancı" denebilecek sızılarım vardı. Çıkış için hazırlanırken kaç yumurta topladıklarını sordum, 20 adet toplanmış. Eve dönerken yine sızılarım vardı. Ağrım olursa ilaç içmemi söylediler. Eve varmadan önce birkaç yere uğramamız gerekti. 

Bu arada arabayı ben kullanmaya başladım, eve döndük. Akşam sancılar artmaya başladı. Neredeyse yattığım yerde dönemez hale geldim. İlaç içtim ama işe yaramadı. İnternette yumurta toplama işlemi sonrası oluşacak yan etkileri okurken 24 saat araç kullanılmaması gerektiğini gördüm. Ama beni kimse uyarmamıştı... Ertesi sabah uyandığımda sancılarım devam ediyordu. Anestezi sonrası gaz sancıları olabileceğini duymuştum. Bu şekilde yorumlayıp işe geldim. Ama hareket kabiliyetim çok kısıtlandı. Herkes bana bir şey olduğunu anladı. Belim filan ağrıyor diye geçiştirdim, ne yapayım... Öğlene doğru hastaneyi aradım. Çünkü karnım 3-4 parmak dışarı çıktı, çok ciddi şişkinlik oldu. Midemdeki gaz ise ayrıca rahatsız ediyordu. Fazla sayıda yumurta toplanan hastalarda bu tip yan etkiler görülebiliyormuş. Mide bulantım artarsa, kusma olursa mutlaka haber verin dediler. Öğlenden sonra hastaneden aradılar. Öyle bir zamana denk geldi ki, dahili hattan patron aramıştı ve ben göz göre göre yumurtaların durumunu öğrenmek için cep telefonumu açamıyordum. Neyse, onlar telefonu kapamadan patron kapattı ve yetiştim. Toplanan 20 adet yumurtadan 19 adetinin içi doluymuş. Bunlardan da 17 tanesi döllenmiş. Yarın yine arayıp çocukların durumlarını bildireceklermiş. 

Cumartesi günü hem karnımdaki acıdan, hem de şişlikten hareket etmeden tüm gün dinlendim. Şişlik inmeyince doktorumu aradım. Midem için 1-2 ilaç verdi. Antibiyotik başlayalım dedi. Bir de bir ilaç söyledi. İnternette bakınca bu ilacın çok yan etkisini gördüm ve şimdilik kullanmamaya karar verdim. Yumurtalar için hastaneden aradılar. 15 tanesi gelişmeye devam ediyormuş. Gece 02:00 sularında mide bulantısı ile uyanınca korkup hemen hastaneye gittik. Ultrason muayenesinde normalde 3cm olması gereken yumurtalıkların 9cm olduğu ve OHSS başladığı görüldü. Korktuğum başıma gelmişti... Ayrıca mide ve bağırsakta gaz olduğu için dahiliye muayenesi istediler. Detaylı ultrason çekildi. Normal dediler. Biraz sakinleştiriciler ve mide ilaçları, serum vs. ile sabaha kadar hastanede kaldık. Dahiliyeci de başka ilaçlar verdi. Zaten devam eden ilaçlar var dedim ama bir sakıncası olmaz dedi, hepsini sırayla için… O yan etkili ilacı da mutlaka içmem gerektiğini söylediler. Pazar gününü evde yine yatarak geçirdim. Yine hastaneden aradılar ve 16 adet yumurtanın gelişmeye devam ettiğini söylediler. Demek ki gelişmesi duruyor diye hemen atmıyorlar yumurtaları. Onlara bile ikinci bir şans veriyorlar. 

Pazar gecesi o meşhur yan etkili ilacı içtim, yattım. Pazartesi sabah 5:00’da uyandığımda, mide bulantısı, baş dönmesi, halsizlik, vs. tüm yan etkiler ortaya çıkmıştı. Tüm gün bu sefer kendime gelemeden yattım. Artık saat 16:00 olduğunda dayanacak gücüm kalmadı. Acılarımı, mide bulantımı, içimdeki sıkıntıyı anlatmam imkansız. Çok farklı bir acı, dayanılmaz değil ama, acı veriyordu… Eşim geldi, hastaneye gittik. Tüm doktorlar gerçekten canla başla ilgilendiler. Karın içerisinde biriken sıvı artmıştı. Bunu çözmek için damardan albümin vermeye karar verdiler. Yine gece 23:00’a kadar hastanede kaldık. Bol bol protein yememi söylediler. Ancak proteini geçtim, bir dilim ekmek bile yemek mümkün olmuyordu. Ne yesem çıkarıyordum. Kan sulandırıcı iğne yaptılar ve bundan sonra her akşam aynı saatte yapmamı söylediler. Salı sabah eşim beni evde yalnız kalmayayım diye anneme bıraktı. Annemlerin beni o şişmiş karnımla gördüklerindeki yüz ifadesi çok komikti. Karnımın nasıl böyle şiştiğine, nasıl ilaç yan etkisi ile sıvı toplanacağına akılları ermedi haliyle… Ben de yavaş yavaş tüp bebeği anlattım. Aslında çok sevindiler. Sanırım içlerinde torun sahibi olacaklarına dair bir umut yeşerdi. Benim için üzülüyorlardı ama içlerinden çok mutlu oldukları gözlerinden belliydi...

Haftaya görüşmek üzere...

Melek

20 Mart 2014 Perşembe

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 12. Hafta

Sevgili Herkes,

Bu hafta 12. Haftamıza girdik, yani en riskli dönemi geride bırakmaya az kaldı; çok şükür… 3 hafta üstüne doktor kontrolümüz vardı; araya 3 hafta girince muayene 1 saat sürdü; bıkmadan usanmadan sorduk da sorduk… Çok şükür herşey güzel gözüküyor, büyüyoruz, maşallah çok da hareketli, ya da suda gezen 5 cm.lik bir şey doğal olarak hareket eder değil mi? ☺

Ultrasondaki ilk görüntüsü şezlongda güneşlenen biri gibiydi, eller ensede, keyif yapıyorduk. Hala ultrason ekranına bakarken, benim karnım değilmiş gibi geliyor; bu kötü birşey değil, değil mi? Bu dönemde bakılan down sendromu belirtilerine baktık, bunun için burun kemiği ve ense kalınlığına bakılırmış, maşallah hepsi iyi gözüktü; ensede ödem olsa bile zamanla gidebilirmiş ama bizde pek yoktu. Plasenta rahme yakındı ama bunun olabileceğini söyledi doktorum, rahim ağzı kalın ve kapalıymış; “düşük ihtimali kaldığını düşünmüyorum” dedi. Bebek zamanla kendini yukarı alırmış. Doktorumuz üzerinde durmadığı için ben de pek oralı olmadım. Ama aynı sorun ablamda da var ve ona hem ilaç verdiler, hem de hareket yasağı, spor yasağı vb yasaklar kondu. Sanırım bünye meselesi; en azından ben öyle düşünüp, dert etmemeyi tercih ediyorum. 

Bu dönemde cinsiyet pek bilinmese de kızda da erkekte de bacak arasında bir çıkıntı olurmuş, bu çıkıntı zamanla ya klitorise ya da penise dönermiş. Dolayısıyla cinsiyeti göstermiyor ama yönü fikir verirmiş. Bebeğin duruşuna dik ise erkek, paralel ise kız olduğu öngörülürmüş ama “yanılma payı var” dedi. Bizimki bayağı dikti, sanırım bir oğluş geliyor ☺. Tabii bu net olmayan bilgi, 1 ay sonra inşallah kesinleşecek. Ama ben kalbini duyduğum günden beri bu erkek atıyor demiştim; öyle gelmişti bana; hala da ultrasona bakarken hep erkek gibi bakıyorum. Gönlüm kızdan yanadır hep, bunu düşündükçe bile utanıyorum ama öyle, yalan mı söyleyeyim? Ama şimdi sağlıklısını diliyorum, başka birşey istemiyorum. 

Bu hafta gündem hep sağlık… Benden istediği testler çok şükür iyi çıktı; karaciğer enzimlerim yüksekmiş ama bu dönemde olurmuş, “düşüp, düşmediğini takip edelim” dedi. Demir biraz düşük çıktı ama ilaç vermedi, 16. Haftada yeniden bakacak. Bu arada 2 hafta önceki TORCH testi olayı tam bir rezaletle sonuçlandı. Sadece özellerde yapıldığına vakıf olunca, Sağlık Bakanlığı’nı aradım ve verdim veriştirdim. “benim param yoksa ve bu test zorunluysa ne öneriyorsunuz?” dedim; karşıdan “biz size geri dönelim” dediler. Gerçekten 1 saate kalmadan aradılar ama benden daha fazla şey bilmiyorlardı, sıfır çözümle kapattık. Doktorumuz arayıp, bu parayı veremeyeceğimi söyledim; eşim de bana kızıyor, yaptır diye. Inat ettim vermem dedim; soygun resmen! Bu testlerden bazıları gerekliymiş, onları yaptır dedi, mecbur özel bir hastanede parayı daha az da olsa bayılarak yaptırdım, temiz çıktı. 

Geldik ikili test, ailedeki engel durumları, hastalıklara. Benim annem ve babamın sağır dilsizliği hiç konu değilmiş, ancak doğduktan sonra anlaşılabilirmiş; ama down sendromu, kalp hastalıkları vb aklınıza gelen herşeyi bilmek istiyorum; bunu kafama taktığımdan değil ama hakkım olduğunu düşünüyorum. Engelli bir ailede büyüdüm, hep derim çok şükür müthiş insanlar ama bu hayatımızın kolay olduğu anlamına gelmez. Annemin tarafı tamamen çürük bir gen mirası taşıyor; dayımın kızı bunun acısını çokca çekti, hepsine birebir tanık oldum ve zor, çok zor… Eğer bir sorun var da aldırır mısın diye soruyorsanız, buna cevap veremem, bilmiyorum; bunu da doktorla konuştuk; heyet raporu ile son verilebiliyormuş. Düşüncesi bile beni salya sümük ağlattı. Allah korusun, bekleyip, göreceğiz. Içimden bir ses herşeyin yolunda olacağını söylüyor; umarım öyle olur. Bu gerekçelerle ikili test için kanımı verdim, bu temiz çıksa bile üçlü testi yaptığını söyledi doktorum. Bu arada detaylı ultrason için meşhur Atıl Hoca’dan da randevumuzu aldık; benim doktorumun da hocasıymış kendisi. Doktorum gerekli görüyorsa, bizim için tamamdır mottosu ile 21. Haftama denk gelen bir gün gideceğiz. Bu arada Amiyosentez yerine yeni bir sistem gelmiş, sadece anneden alınan kan ile bebeğin tüm DNA çözümünü yapabiliyorlarmış ama bilin bakalım ne kadar? 2.700 TL imiş. Gerçekten daha neler göreceğiz acaba? Allah muhtaç etmesin de yaptırmayalım. Bunları çok düşündüğümden veya takıntı yaptığımdan değil, gerçekçi olmak gerektiğinden yapıyorum. Eşim de, ablam da eminim sizler de kızıyorsunuz ama bilmek önemli… Bilip de birşey yapacak mıyım? Olsun, bilmek önemli! 

Beslenme konusunda fena değilim, 2,5 kilo aldım, bu biraz fazlaymış, iştahım çok açık. Gaz problemi nedeni ile herşeye az az kimyon koymaya başladım, doktorum da “koyma” demedi ama ablam kimyonun fazlası zarar diye okumuş. Kafalar hep karışık bizde. Sabahları avokado- beyaz peynir- buğday ekmeği favorim, mideme çok iyi geliyor ama doymuyorum. Bir de hep taze, soğuk şeyler istiyorum. Geçen hafta hapşırıklar sonucu hasta olacağımı anlayıp, Eren’in meşhur tavuk suyu çorbasını yaptım, bol vitaminli, efsane oldu; afiyetle yedik. Bir de kivi ve portakala sardım, hergün birer tane yiyorum. Şimdi toparladım. Iki haftadır yüzüyorum, fena değilim ama havuzdan çıkınca karnım benden ayrı birşey oluyor ve kocaman şişiyor. Kıyafetimi giyemez oluyorum, sebebi nedir ki? Gerçi hamile olmadan önce de şişiyordum, hep şişiyorum, ailece şişeriz biz, umarım altından birşey çıkmaz. Bir de “haftada iki gün balık şart” dedi. Bu konuda bayağı netti ☺.  
Ve en başbelam başağrısı, hiç gitmiyor, beni hiç bırakmıyor. Ömrü hayatımda ilk defa baş ağrısı beni uykumdan uyandırdı. Doktorum ilaç içebilirsin dedi ama işe yaramayacağını bildiğimden, içmiyorum. Enseye buz iyi oluyor. Ama en iyi karanlık oluyor. Bu konuda zorlanmıyor değilim, içimdeki birşeyler yapma isteğini alaşağı ediyor. Ama buna da şükür diyorum, geçen hafta yediğim birşeyden dolayı kustum; çocukluğumdan beri kusma ile aram yoktur, hemen korkarım, paniklerim. Allah dağına göre kar veriyormuş, sürekli kusan bir hamiş olsaydım, panik atağa bağlardım herhalde. Bir de uykular, ahh hasret kaldığım derin deliksiz uykular… benim gibi 10 saat uyuyan insan uyuyamaz oldu, gece sürekli uyanıyor, bol rüya görüyor; rüyamda hemen her gün tanığıdım vefat etmiş insanları görüyorum. Aslında onları görmek çok hoşuma gidiyor, özlemiş oluyorum ve iyi geliyor ama uyanınca yorgun oluyorum. Bir de rüyalarımda çok ağlıyorum, bunların bir nedeni var mı? Kafa mı iyice gitmiş bende? ☺. İki kere de eşim öldü, ayy ne ağladım ne ağladım; uyandığımda kolum kanadım kalkmıyordu yorgunluktan. 

Allahtan gün içinde çok çalışıyorum da kafam dağılıyor. Akşamları eve geç gidiyor, hemen yatıyorum. Haftasonu da nasıl geçiyor, anlamıyorum. Uzun zamandır güneşe hasretim, sıcak bir deniz kenarına gitmek ve durmak istiyorum, sanki enerji depolamaya ihtiyacım var gibi. Yorgun gönlüm beni geçen haftalarda çok yormuş. Akıl sağlığım için gündemi minimumda takip ediyorum, başım dönüyor, hamişlikte olmayan bulantılar başlıyor; beddualar edesim geliyor; o yüzden artık iki Canlı olduğum için şimdilik hakkımı sonraya saklamak üzere bolca susuyor ve izlemiyor, dinlemiyorum. Hastane, ev değiştirme, bütçe konusunda hiçbirşey yapmıyoruz. İçimizdeki tembel kalkamıyor yerinden ve harekete geçemiyor bir türlü; belki bunun da bir sebebi vardır, kim bilir… İşte böyle sorular, cevaplar, tatmin olunmayan cevaplar, komşunun kızı öyle demiş, dayı kızı şunu yemiş, ablam öyle şişmiş, annem böyle doğrumuş hikayeleri ile hayat bir hız devam ediyor… herkesi dinlemek ve “he he” demek bile yorucu. Kendi kabuğuna çekilsen, gerçekçi olmuyor. Ben en iyisi çalışmaya devam edeyim… 

Haftaya görüşmek üzere... 
Sevgiler, 

Nazlı

19 Mart 2014 Çarşamba

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 13

Herkese Merhaba,

Geçtiğimiz haftadan bu yana daha bir neşeli umutlu ve olumluyum hayata karşı. Kaynağı belirsiz bir yerden bir enerji bir ışık fışkırıyor sanki içimde. Nereye baksam Star Wars’daki ışın kılıcı sesi çıkıyor içimden sanki. İçimdeki ışık, ışın kılıcı sesi çıkarıyor yani. Kafamı nereye çevirsem aynı ses. Gazete okuyorum , TV’ye bakıyorum, sosyal medyadan takip ediyorum gündemi. Işın kılıcı mavi bir gölgeyle dönüp duruyor başımım üzerinde hep! fyiiiff fyiiiff sesi hiç kesilmiyor. İşsizlik azalıyor, kimsenin kafasında fişek filan yok, feribottan denizin karanlık dibine inmiyor 5 yaşındaki çocuklar, polislerin tüfekleri hep gökyüzünü hedef almış , birkaç tane martı yaralanıyor sadece ona üzülüyoruz ama olsun mobese’ler her daim açık ve kayıtta Allah’tan. Gerçekler hep ortada. Herkes eceliyle yaşlanınca ölüyor güzel ülkemde. Ne güzel işte. Iyi oldu ama her hafta bir stres bir stres. Aman yapma Tuna, aman iyi düşün Tuna. Amaaaan ya dedim sonunda. Yetti gerçekten, bu ne ya. Hayatım böyle mi geçecek hep! Iyi haberlerin insanıyım ben bundan böyle. Eğlencenin adresi, pembe rujların efendisi, nerde ne yesem’lerin ve erken rezervasyon tatillerinin gözdesi. 

Bu satırları yazan kişinin şu an ateşi var. Son 4 gündür de kendi tarihinin en vurucu grip vakasını yaşıyor. Cumartesi günü gittiğimiz doktor bu gribal durumu hafif atlatmanızı umuyorum dedi. Eşimin de yönlendirmesiyle , serum yemek ister misiniz diye sordu kibarca. Hayır teşekkür ederim ben almayayım ama eşim yiyebilir çok istiyorsa dedim. Tabii o sırada hasta olan sadece bendim. Sonra eşim ve ben o serumu 2 gün sonra yani dün erken saatlerde acil serviste kendi rızamızla yedik bir güzel. Bu üstün gelişmiş virüs nedeniyle son 3 gün tümüyle flu geçti. Ne zaman uyudum uyandim ne zaman sabah ne zaman akşam oldu anlamadım bile. Her yerimi saran eklem ağrıları, eşimin ateşler içindeki hali, sırt ağrıtan bir öksürük, yoğun bir halsizlik sürekli üşüme titreme. Canımıza okuyan bu virüse okyanus ötesinden acil bir beddua istiyorum! Yatıyorum kalkıyorum kulaklarımdan sanki ateş çıkıyor. Elimde bir ışın kılıcı kötülerle savaşıyorum hep. Fyiiff kellesini kesiyorum fyffff kör kuyulara gönderiyorum. Işın kılıcı steril bir alet temiz kesiyor, her eve lazım. Acilden ayaklarımı sürekleyerek çıkarken doktora gelecek ay tüp bebek tedavim var bu ilaçlar dengeyi bozmasın şimdi diyorum. Hayır reçetede antibiyotik bile yok, içiniz rahat olsun diyor. Unutmadığım tek konu bu. Yoksa virüs yüzünden diğer her şey flu. Ya kabuslar diyorum, ateş yapıyor normal. Geçecek yakında diyor. Ona inanmayı çok istiyorum. 

Sevgiler,

Tuna

18 Mart 2014 Salı

Emel'in Bebek Yapım Günlüğü — 3. Bölüm

Merhaba Herkese, 

Can yakan haberlerin olduğu bir haftayı geride bıraktık. Bunun üstüne bir de canım dostumun bebeğinin kalbinin durması kendimi daha da kötü hissettirdi. Benim yaşadıklarımı onun da yaşamasını hiç istemezdim. Aynı olayın benim başıma geldiğinde onun nasıl hissettiğini, uzaktayken elinden birşeyin gelmemesi duygusunun ne demek olduğunu ve ne denli zor olduğunu anladım. Bundan 2 sene önce aynı şehirdeydik. O zamanlar çok tanıma fırsatımız olmadı birbirimizi. İzmir’e taşınmaya karar verdiler. Bir şanstık birbirimiz için bunu hissediyorduk ve bu dostluğu birbirimizden uzakta da olsak koparmama kararı aldık. Ne güzel de yaptık... Canım Handemm seni çook seviyorum! En yakın zamanda yanındayım.

Geçen haftalarda bir ara gündemde Facebook kapanması olunca aklıma Facebook hesabımı kapatma sürecim geldi. Saçma bir cümle olacak ama hayatımda verdiğim en zor kararlardan biriydi. Zor diyorum çünkü bir kız kardeşim var ve İngiltere’de doktora yapıyor. İki ya da üç sene daha orada. Sadece ondan zorla koparmışlar beni gibi geldi en başta. Kardeşim açıp fotoğraflarıma bakamayacak diye üzülüyordum (çocukça biliyorum). O gece saçma saçma ağlaşmıştık ☹. Ama bunu yapmak zorundaydım, psikopata bağlamıştım ve kardeşim de bunun farkındaydı. Birileri “Çok mutluyum yihuu” bile yazsa acaba hamile mi diye düşünmeye başlamıştım. Kafam devamlı meşguldü. Kendimi işime, okuluma kısaca hayata odaklayamıyordum. Kapattıktan bir süre sonra kafam rahatladı, beynimde beni meşgul eden düşüncelerin çoğu gitti.. Kendimi o kadar hafiflemiş hissediyordum ki... Soyutluyorum kendimi çevremden belki. Çoğu kişi abarttığımı düşünüyor “Yok canım o kadar da değil, facebook’u kapatmak mı aslaaa!” diye tepki verenler oldu. Benim psikolojim çok daha önemli diye düşündüm. Onlar benim tarafımdan bakamıyorlar olaya çünkü, nedenini söylesem gülüp geçecekler ama ben hayatımdan memnunsam gerisi hikaye... Zaman ne getirir bilmiyorum ama şimdilik güzel ve sakin ;)
Bu hafta pilates dersine başladım ☺ Ankara’nın en yağmurlu gününde yola koyuldum arabayla. ODTÜ kampüsüne girecektim misafir olarak.. Nerden dönecektim n’olmuş bu yola eyvah derken kampüse girişi kaçırdım. Maceralı bir güne başlamışım haberim yok. Çıkışta arkadaşımla kampüste güzel bir kahvaltı hayali kurarken yine benim müthiş yön duygumla biranda kendimizi kampüsün arka kapısında bulduk geri de dönemedik veee kampüsün dışındayııızzz. Yapıyorum arada böyle! Kapıdaki görevliye yalvardık ama bizi tekrar içeri almadııı ☹. Kampüste kahvaltı hevesimiz içimizde kaldı resmen, oradaki kahvaltıya odaklanmıştık ya başka bir yere gidesimiz de gelmedi eve marş marş... 

Gelgelelim pilatese; çok eğlenceliydi ama aklımda devamlı sorular: Hamilelik ihtimalinin olduğu hafta gelmesem mi, geldiğimde bu hareketi yaptığımda acaba bişey olur mu? Biraz cahilce gelebilir belki ama atamadım bir türlü kafamdan.. Unut Emel unut bak spor yapıyorsun tadını çıkar hava güzel ortam güzel diyorum ama yok nasıl olacak bu odaklanmama işi bilemiyorum. Yine aklın fikrin endişelerinde, kaybetme korkularında... Gereksiz endişeler bunlar. Bir hafta boyunca hiç kıpırdamadan yatsamda iyi olmasına gücüm yetti mi HAYIR! E peki nedir bu anı yaşayamama durumları bi toparlan kendine gel! Bak yağmur yağıyor Ankara’ya ne güzel :) 

Haftaya görüşmek üzere,

Emel

14 Mart 2014 Cuma

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 5. Bölüm

Herkese Merhaba,

Geçen yazımda bahsettiğim gibi tedaviye başladım ve bir hafta düzenli olarak verilen iğneleri uyguladım. 7. ve 8. gun yapılan kontrollerde öğrendiğim kan tahlili sonuçları bir şeylerin ters gidebileceğini sinyal veriyordu benim hisselerime göre... Ama aklıma olumsuz sonuçlar getirmek istemiyordum. 8. gün verdiğim kan örneğinin sonucunu öğleden sonra arayıp bildirdiler, 319 çıkmış. Değerin yükseldiğini öğrenince sevindim. Vücudum düzenli tepki verecek bu ilaçlara diye düşündüm. Ertesi gün 12:00'de tekrar kontrole çağırdılar. Yine kan verecekmişim. Kollarım delik deşik oldu valla diye düşündüm.

Tedavimizin 9. günü yani 12 Mayıs Pazar günü 4. kontrol için yine hastanedeydim. Yine kan verdim, ultrason sıramı bekledim. Doktorum bugün muayeneye başlamadan anneler günümü kutladı :) İnşallah seneye dedim... Yine gelişmişti yumurtalar. Bir günde 1-2 mm büyümüşlerdi. Ama doktorum yumurta büyümeleri ile hormonlarımın paralel gitmediğini söyledi. Bu büyük ihtimalle doğuştan bende eksik olan bir enzim nedeniyle oluyormuş. Çok nadir görülen bir durummuş. Enzimin adı aromatase. Enzim eksikliğine bağlı olarak endometrium kalınlığı da istenen seviyeye ulaşmamış. Bu durumda yumurtaları nakletsek bile tutunma imkanı yokmuş. Ama yumurtalar geliştiği için onları toplayıp, dölleyeceğiz ve elimizde ne kadar embriyo oluşursa onları donduracağız dedi. Sonrasında ilaç tedavilerine başlayıp vücudumu bebeğin büyüyebileceği bir hale getireceklermiş. İşte ondan sonra nakledebileceklermiş embriyoyu... 

Bu kontrol sonrası, iyi ki tüp bebek ile başlamışım tedaviye diye düşündüm ve beni tüp bebeğe yönlendiren doktoruma çok dua ettim. Aşılama vs. işlerle belki uzun bir süre kaybedecektim bu sorunun ortaya çıkması için. Boş yere hormon kullanmış olacaktım. Şimdi bile hastaneye 9 günde 5 kere gittim ve çok bunaldım. O zaman her tedavide bu kadar uzun gidiş-gelişler yaşayıp, sonuç hüsran oldukça daha çok yıkılacaktım. Bu tedavi ile bir sorunu çözerken diğer bir sorunu da geç olmadan bulmuş olduk. Tüp bebek veya aşılama tedavisi gören hastaların internette paylaştıkları yazıları okuyorum. Hormon tahlilleri düzenli olarak yapılmayıp, sadece ultrason ile yumurtaları izlenenler var. Benim durumumda olsalar ki görüyoruz yumurta geliştirmek sadece bu işin bir aşaması, sonraki aşamalarda ne ile karşılaşacaklarını bilmek için bu tahlillere ihtiyaç var. Siz siz olun, deneyimli bir ekip ile yola çıkın. 

Tüm bunları yaşarken iyi ki tedaviden ailemden kimseye bahsetmedim diye düşündüm. Çünkü ben bile bunları yaşarken çok yoruluyorum. Bir de etrafımda eşimden başka birisine anlatmaya çalışmak, özellikle akrabalarımla bunu konuşmak, annem bile olsa beni daha çok gerecekti. Akrabaların kısa sürede sonuca ulaşacağımı düşünüp ümitlenmeleri, beklentilerinin artması eminim ki beni daha çok yoracaktı. Bu şekilde kafam daha rahattı. 

5. kontrol, yine hemen ertesi gün, tedavinin 10. günü sabahı yapıldı. Bu sefer“oh be” dedim, “yetiştik”
büyük ekran çalışmıyordu, ben göremedim yumurtaları. Ama doktorum iyi büyümüşler dedi. Bugün öğlen yine iğne yapacaktım. Ama akşam sadece yumurta çatlatma iğnesi yapılacaktı. Saatine özellikle dikkat etmem gerekiyormuş. 5 dakika bile erken ya da geç yapmayın dediler. İğnenin yapılış saatine göre tam 36 saat sonra yumurta toplama işlemi için randevu verdiler. Pazartesi akşam 22:30’da iğneyi yapacağım ve Çarşamba sabah 10:30’da yumurtalar toplanacaktı. Ama Murphy mi dersiniz, kısmet mi dersiniz, aksilikler bu aşamada da bizi bırakmadı… Aksilik bu ya, o akşam hiç olmayacağı kadar çok macera yaşadık. 18:00’de işten çıktım. 18:05’te eşim aradı, arabası bozulmuş, yolda kalmış. Onun bulunduğu yere ulaştığımda saat 19:00 oldu. Çekiciyi bekledik. Çekici gelince arabayı yükleyip en yakın servise ulaşmamız saat 19:45’i buldu. Bu sırada benim arabamın benzini bitmek üzereydi. Benzinci arayıp bulduk. Sonunda açlıktan ve stresten perişan halde en yakın yerde yemek yedik. Ama tüm bunları yaparken aklımızda hep iğne saati vardı. Yine bir koşu saat 22:00’de eve vardık. İçimden

TV karşısında son yarım saati beklemeye başladım. En son telefona baktığımda saat 22:10’du. Sabah 05:00’te gözümü açtım ve “dank” sesi beynimde çınladı… İğneyi yapmayı unutup uyuyakalmıştım. Allah’ım ne yapacaktım? Ömrümde yaptığım belki de en büyük sorumsuzluğu yapmıştım. Hemen benimle ilgilenen hemşireye sms gönderdim. O da hemen aradı. Hastaneye gelin, bakalım dedi. Bazen böyle durumlarda yumurtaların bir kısmını kaybedebiliyorlarmış. Yine apar topar hastaneye gittim, yine kan verdim… Neyse ki dün öğlen iğnesini yaptığım için bir baskılama vardı, yumurtalarım çatlamamıştı. Bugün de aynı baskılayıcı iğneyi yapmamı istediler. Transferi artık Perşembe günü yapabilecektik. Ama olaylar peşimi bırakmıyordu. Perşembe öğleden sonraya kadar eşimin doktora dersi için sunumu vardı… Yani koca tedavi sürecinde eşime ihtiyacımız olan o yegane saatte onun sunumu vardı ☺. Kader işte… Durum böyle olunca iğne saatini Perşembe 14:30’a denk gelecek şekilde Çarşamba 02:30’da yapmaya karar verdik. Hastanedeki herkes beni uyuyakalmamam için uyardı. O gece her telefonu ve saati kurup yattık. Neyse ki uyanıp iğnemi yaptım, görev tamamlandı ☺ 

Haftaya görüşmek üzere...

Melek

13 Mart 2014 Perşembe

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 11. Hafta

Herkese Merhaba,

Bu hafta duygularım çöp, ruhum sıkıştı, gözyaşlarım sıkıştı; herkes gibi, hepiniz gibi… İçimde bir can büyütürken, giden canlara şahit olmak ağır geliyor yüreğime. Pamuklara sarıp, sarmalayacağım evladımı; bir densiz, bir şuursuz, bir kendini bilmez canını alacak ve sonra ne utanacak, ne saklanacak ne de ceza alacak! Allah korusun, Allah göstermesin, Allah yaşatmasın … Bu hafta çok üzüldüm, çok dertlendim; eşim “karnındakini unutma” dedi, unutulur mu? Onu düşünüp, Berkin’i düşünüp, nasıl olacak diye kendimi yedim bitirdim. Ali İsmail’di ilk yüreğime oturan; şimdi Berkin mahvetti. Ailesine gani gani rahmet dilesem ne fayda… biz unutacağız, gün gelecek unutacağız ve ben en çok “unutacağımız için utanıyorum” .
Her zaman farklı bakış açılarını dinleyip, anlamak isterim. Twitter'da bir çok AKP'li gazeteci, siyasiyi takip ediyorum ama bu hafta özellikle bir hadsiz var ki, içimden şiddet uygulamak geldi. Suriyeli çocuklara üzülmeyip, Berkin’e nasıl ağlarmışız... Bu bakış açısı, bunu düşünebilme vicdanı beni hep yaralamıştır. İnancım İlahi Adalet… Diliyorum hakettiğini yaşayacak; ha burada, ha orada. Ama ölü bir çocuk, bebek üzerinden bu çirkinliği kim izah edebilir? Ben de şunu soruyorum “Suriyeli bebeklere ağladın da, kendi evladına niye ağlamadın?” ama demem, diyemem! Ben ayrım yapmam, yapmaktan korkarım. 

Rahmetli babaannemin Rum ve Ermeni arkadaşı çoktu, babaannem bana “asla insan ayırmayacaksın” derdi; beni böyle büyüttü. Kendisi de Dinar depremi sonrası, oradakilere çok üzülüp, o akşam felç geçirdi. Ben böyle yüce bir kadınla büyüdüm. Hrant Dink öldürüldüğünde evimden çıkmış gibiydi cenaze, Sivas katliamı olduğunda küçüktüm ama kahrolacak kadar anlıyor, ağlıyordum. Şimdi olanlara bakıyorum ve karnımdaki bebeğe ne diyeceğimi düşünüyorum; onu nasıl bir dünyaya getiriyorum acaba? Bu hafta miniğimle çok yorulduk, çok yıprandık… 

Cenaze günü bir gencin ve bir de polisin gazdan öldüğü haberi geldi; o aileleri, evleri düşündüm; düşen ateşi düşündüm, nefes alamadım, hala alamıyorum… Yıllarca evladını toprağa koyan ana babaları görürdük televizyonlarda, arkasından da haftanın dizisine takılıp, unutur giderdik… hala öyle; değişen ne var? Unutmaya mahkum mu ediliyoruz? Yoksa unuttuğumuz bilindiği için birileri “destan” yazmaktan korkmuyor mu bilmiyorum; tek bildiğim dün Berkin’in babasının “Oğlum orada üşüyor” dediğinde yüreğime düşen ateşti… 

Barışla, Sevgiyle Kalın 

Nazlı
Çizim: Emel Temucin


12 Mart 2014 Çarşamba

Emel'in Bebek Yapım Günlüğü — 2. Bölüm

Merhaba herkese, 

Geçen hafta günlüğümün ilk bölümüyle sizlerle tanışmıştım. Bu hafta doktor kontrolüm vardı ve çok şükür herşey yolunda! Yeni bir operasyona gerek yok;) Doktorumuz bu ay geçtikten sonra beklemenizi gerektirecek bir durum yok dedi ve Haziran’a kadar zaman verdi. 2014 biraz üzücü başladı ama güzel sonlandıracağımızı düşünerek umudumuzu kaybetmeden çıktık doktorun yanından...

Herhalde en zor şey kendini ikna etmeden önce çevrendeki seni önemseyen insanları ikna etmek. Doktoruma güvendiğime dair inancımı onlara da aşılamak... Başımıza gelenlerin bir daha tekrarlaması olasılığı, neden bir müdahale yapılamadığı, sağlığımın yerinde olup olmadığı gibi kafamı kurcalayan soruları doktoruma sordum ve cevaplarımı aldım. Bir daha böyle bişey yaşanmayacağının garantisi verilemiyor ne yazık ki... Bunu hiçbir doktor da veremez diye düşünüyorum. İlk düşükten sonra zaten bir dolu araştırma yapıldı. Bundan sonra yapılması gereken sadece çok odaklanmadan yolumuza devam etmek.
Eveeett nerde kalmıştık, koşturmacanın neresindeydik diye başladım bu hafta işime. İlk gün çok zor geçti sorular, meraklar, nerdeydin, n’oldu, nasıl oldu ve tutulamayan gözyaşları. Ama sonra geçti, iyileştim kendimi yeniden güçlü hissediyorum ya da öyle hissetmek istiyorum. Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi devam etmek... 

Sevdiğim bir arkadaşımla beraber pilates kursuna yazıldım. Cumartesi sabahları kendime torpil geçeceğim ve keyifli bir zaman beni bekliyor. Odaklanmam gereken bir de doktora tezim var. Hayata tutunmak için bir neden daha bitir artık şu tezi ;) Hamileliğin son haftalarında daha doğurmadın mı sorularından bunalmak gibi tezini daha bitirmedin mi soruları da benim üzerimde aynı etkiyi yaratıyor ☺. Hocam “At artık şu yükü omuzlarından Emel” dedi. Belki de bebeğimin beklediği de budur. Hep bebeğimle beraber giricem savunmaya diye düşünüyordum ama bir yandan da ya zor bir hamilelik olursa diye endişeleniyordum. Şimdi elimde son bir fırsat. Son diyorum bak bebeğim ona göre anlaşalım şimdiden! Bir daha öyle gitmek yok! 

Bu haftasonu “Bi küçük Eylül meselesi” filmine gittik arkadaşlarla biraz kafamın dağılması için. Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin edemezdim. Çok ama çok beğendim. Nedenini çok anlamadım çünkü hüzünlü bir filmdi ama garip bir şekilde bir umut oldu bu film benim içimde. İyi ki gitmişim ;) Şimdi kafa dinlemenin, evimle, tezimle, eşimle ve sevdiklerimle güzel zamanlar geçirme vakti. 

Gelecek hafta görüşmek dileğiyle, 

Emel

11 Mart 2014 Salı

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 4. Bölüm

Herkese Merhaba,

Geçtiğimiz hafta uzunca bir giriş yapmıştım, artık sadede geliyorum… 

Tüp bebek günümüzde, hele İstanbul’da çok fazla merkez tarafından yapılıyor. Peki nereye başvurmalıyım sorusunu sormaya başladım. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla, bu konuda seçici olmak için en önemli nokta teknoloji. Başta doktor olmak üzere, tüm süreç içerisinde çalışan herkes çok önemli faktör, ama laboratuvar ortamı daha önemli diye düşündüm. Bu nedenle Acıbadem Maslak Hastanesi Tüp Bebek bölümü ile görüşmeye karar verdik. Daha önce Acıbadem Hastanesinde görüştüğüm doktorum da yardımcı oldu. Bizimle birlikte bölüm koordinatörü profesör ile görüşmeye geldi. 

Genel olarak yapılan muayenede tüp bebeğe engel bir durum görünmüyordu. Adetimin 2. günü merkezi arayıp randevu alarak gelip tedavi sürecine başlayabilirdik. Geriye kalan tek sorun benim ve eşimin yoğun iş seyahatlerimizdi. Bu nedenle 2013 Mayıs ayını beklemeye karar verdik. Bu aradaki iki ay boyunca boş durmayıp, fırsat buldukça internette araştırma yaptım. Mart ayı içerisinde şirketimizde rutin sağlık taraması yapılıyordu. Hormonlarla ilgili ne kadar tahlil biliyorsam o sırada kan tahlili isteklerine ilave ettirdim. Ne de olsa ben de her hormona bağlı bir rahatsızlık var, ne kadar çok değer olursa bunları birbirine göre değerlendirmek o kadar kolay olur diye düşündüm. Özellikle Zeynep Kamil Hastanesi'ndeki doktorun önerdiği bir tahlil vardı, AMH. Eğer çok düşük çıkarsa diğer prosedürlere gerek kalmadan direkt tüp bebek uygulamasına geçebiliriz demişti. Hazır kan verirken onu da sıkıştırdım araya ☺.

Sonuçlar geldi, AMH 9 çıkmıştı. Yine internete başvurdum. PCOS hastalarında zaten çok folikül olduğu için yüksek çıkması normalmiş. Ama yaptığım diğer araştırmalarda OHSS denilen ve PCOS hastalarında tüp bebek uygulaması sonucu ortaya çıkan bir yan etkiyi öğrenmiştim. AMH değeri 6,8 ve üzeri çıktığında OHSS riski de artıyormuş. Tahlil sonuçlarımı hemen tüp bebek merkezine gönderdim. Mayıs ayında gittiğimde bu tahlillere bağlı yapılması gereken bir şey varsa vakit kaybetmek istemiyordum. Önceden yapılması gereken bir şey var mı diye sordum. Onlar da PCOS hastalarında zaten bu değerlerin beklendiğini, tedavi sırasında ise OHSS ile karşılaşmamak için kan tahlili ile hormon düzeyini takip edeceklerini, endişelenmemem gerektiğini söylediler. 

Böylece Mayıs ayı geldi çattı. İşlerim de hiç olmadığı kadar yoğundu. Adet gördüm, ama hastaneyi arayıp randevu alamıyordum işler yüzünden ve şehir dışındaydım. Eşimden rica ettim, o uğraştı, o bilgi aldı hastaneden. Eğer ertesi gün İstanbul’a gelemezsem tedaviye bir sonraki ay başlamamız gerekecekti. O gün son uçakla döndüm. 4 Mayıs 2013 Cumartesi günü ilk kontrolümü oldum. Rahim iç zarı kalınlığı normal, sağ ve sol yumurtalıklarda 16’şar folikül görüldü. 3 gün hormon iğnelerini yapmamı söylediler. İğneyi ilk kez yaparken çok tedirgindim. Ama binlerce insanın sorunsuz yaptığı bir iğneyi ben de yapabilirim diye düşündüm. Gayet de kolay oldu. Böylece 3 gün iğnemi yaptım. Saati şaşırmamam gerekiyordu. Hep akşam sekizde yapıyordum. Hatta o hafta akşamları direkt eve gitmeye çalıştım ki iğne saatini kaçırmayayım... Çünkü iğneyi buzdolabında saklıyorsunuz. Yanınızda taşımak için ise buz kalıplarına ihtiyacınız oluyor. 

4. Gün, Salı sabahı ilk kontrole gittim. Her yumurtalıkta 8-9 adet yumurta eşit olarak büyümüş. Yaklaşık 7,5-8mm boyutuna çıkmışlar. Doktorum yumurtaların eşit büyümesinin iyi olduğunu özellikle belirtti. Gün içerisinde kan tahlili sonucuma göre yeni ilaç dozunu bildirdiler. Önümüzdeki 3 gün boyunca yine iğne yapmaya devam edin dediler. 2. kontrol tedavinin 7. günü, Cuma sabahı yapıldı. Yumurtalar yaklaşık 13-14mm'ye ulaşmıştı. Yumurtalıkların her birinde 8-10 adet yumurta görüldü. Bu benim için iyi bir şey, ama onların aynı anda büyümesi oturup kalkarken bile sancılara neden oluyordu... 

Bugün itibariyle ilk iğneye ek olarak bir iğne daha yapmaya başladım. Hatta bu iğnenin öğlen saatlerinde yapılması gerekiyormuş. İlaç yanımda olmadığı için öğleden sonraki toplantıyı iptal edip izin aldım. Eve gidip iğneyi yapıp uzandım. Öğleden sonra beni arayıp yarın kontrole gelin dediler. Bir terslik mi var anlayamadım. Belki benim yumurtalarım hızlı gelişiyor, bu yüzden çağırmışlardır belki diye düşündüm. 3. kontrol hemen ertesi gün, cumartesi yapıldı. Ultrason görüntülerinde yumurtalar yine büyümüşlerdi. Neredeyse 17mm'ye ulaşanlar bile vardı. Doktorum da gelişimin gayet iyi olduğunu söyledi. Çıkarken kan tahlillerimi sordum. 1. kontrolde 231 olan E2 değeri meğer 2. kontrolde 170'e düşmüş. Hoca yanlış olacağını düşünüyormuş. Çünkü yumurtaların gelişimi ile ters bir değer çıkmış. Tahlili tekrarlatmışlar ama yine ayni değer çıkınca beni bugün de çağırmışlar. Aklımda soru işaretleri ile eve döndüm...

Devamı gelecek yazıda...

Melek

10 Mart 2014 Pazartesi

Esra'nın Doğal Doğum Hikayesi

Efendim, 

Ben normal doğum hikayemde sizlere ayrıntılardan çok hissettiklerime yer vereceğim. Zayıf hafızalı bir insan olarak ne hamilelikte kaç kilo aldığımı, ne de kaçıncı haftada doğum yaptığımı hatırlıyorum. Sanırım genel olarak hislerine daha öncelik veren biriyim. 

Ben 5 senelik sevgilimle evlendiğimde 3 aylık hamileydim. Öncesinde yaşadığımız tartışmalı nişanlılık süreci esnasında ayrılmaya karar vermiş fakat asla kopamamıştık. O kötü günler esnasında bir gün geldi, ben hamilelikten şüphelendim ve voila! Koşa koşa gittiğimiz doktor kontrolünde 6 haftalık noktacığımızı gördük (yani doktor gösterdi biz kafa salladık). Aklımızda yürümeyen ilişkimiz, bebeğe hiç hazır olmayan hayatımız vs dönüp dururken tıp tıp tıp tıp kalp atışlarını verdi odaya doktor hanım. Ultrason resmini kaptığımız gibi koşa koşa ailelerimize durumu anlattık, herkes aklını başına aldı, düğün hazırlıkları başladı ve mükemmel bir hayatın içine adım attık :) 

Hamileliğim, guatrımın çıkması haricinde sorunsuz geçti. Her gün minicik bir hap yuttum, geri kalanında yan gelip yattım. Bir sigara firmasıyla çalıştığım için 3. aydan sonra işi bıraktım. Bebek doğduktan sonra da dönmeyi hiç düşünmedim. Doktorumla sürekli olarak normal doğum üzerine konuşuyorduk. Hiç bir engelim olmadığını, bebeğin ufak tefek olması nedeniyle kolay bir doğum yapacağımı söyleyip duruyordu. Elbette korkuyordum. Canım çok tatlıdır. Epidural yaptıracağımı söyledim. Anlaştık. Kendimi çok iyi tanıdığım için eşime, yakın çevreme, en son da doktoruma söz verdirdim. Çok büyük bir problem olmadıktan sonra sezeryan en son seçenek olacaktı. Ben ne dersem diyeyim... 

Derken... Kaçıncı haftasıydı gerçekten hatırlamıyorum. Ama artık doğsun diye mızırdandığım günlerdeydim. Ağustos ayıydı, çok sıcaktı ve ben çok kaşınıyordum. Sabah hafif bir ağrıyla uyandım. Bir önceki hafta yanlış alarm yüzünden sabaha karşı hastaneyi boylayıp, herkesi ayağa kaldırıp eve kös kös döndüğüm için daha sakin tepkiler vermeye çalıştım. Annem evde bize refakat ediyordu. Kocama her ihtimale karşı işe gitmemesini söyledim. Sanırım hissediyordum. Hafif bir kahvaltı yaptık. Evde tur atmaya başladım. Doktoru aradım; daha erken ama tetikte olalım dedi. Baktım olacak gibi değil, sancıların şiddeti zıplatmaya başladı, evden çıktık, kuaföre gittik. Fotoğraflarda güzel görünecektim :) Eve döndüğümde artık yerimde duramıyordum. Annemleri evde bırakarak eşimle doktorumuzun muayenehanesine gittik. Bu arada ben gerçekten acıdan ağlayacak duruma gelmiştim. Doktor açılmanın az olduğunu fakat hazırlıklı olmak için hastaneye yatmamızın uygun olacağını söyledi. Yaklaşık olarak akşamüstü 5-6 civarı hastaneye giriş yaptım. 

Yakınlarımız geldi. Herkes heyecanlı, hoş sohbetler vs. Ben gülümsemeye çalışsam da yok, canım acıyor. Sancım var. Neden sadece benim sancım var? Geldi mi bana bir sinir... Önce kocamı payladım bir güzel, sonra odadaki herkesi dışarı çıkarttım. Sadece annem ve kocam kaldı başımda onlara da etmediğimi bırakmadım. Sancı geldiğinde var gücümle bağırıyordum. Hastanedeki diğer hastalara çok ayıp oldu ama benim acıyla başa çıkma yöntemim buymuş sanırım. Epidurale çok güveniyordum. Kontrole gelen her hemşirenin yakasına yapışıyordum; epidural, epidural nerede, epidural vurun, epidural ulan! Fakat belli bir açıklığa gelmek lazımmış epidural uygulaması için. Bekle allah bekle. Neyse sonunda ameliyathaneye aldılar beni. Epidural vurulacak. Buz gibi oda. Nasıl sinir bozucu... Neyse eli hafifmiş vuran kişinin pek bir şey hissetmedim. En kötü 20 dakika sonra rahatsın dediler. Yattım, 20 dakika, 30 dakika, 1 saat yok yok yok... Epidural tutmamış efendim. 1000'de 1 olan bir şeymiş bahtıma tüküreyim :) Tekrar yapmıyorlarmış. Yattı mı benim planlar... 

Sancı geliyor ben bağırıyorum, sancı geliyor ben ağlıyorum. Bu arada doktorum geldi; su kesesi patlamamış, onu patlattı o esnada yapıştım adamın yakasına "Derhal ameliyata alıyorsun beni, sezeryan olucam ben!" adam şaşırdı, gerek yok Esra bilmem ne diyor assla kafam almıyor. "Hayır" diyorum "Ben bu acıyı çekemem, dayanamam, parasıyla değil mi kesin beni!!" Kocama dönüyorum "Seni boşarım, sen acı çekmiyorsun tabii kafan rahat sezeryan istiyorum ben!" Deliriyorum, bağırıyorum. Adam en son illallah dedi. Tamam haber veriyorum hazırlasınlar ameliyathaneyi. Oh nasıl rahatladım anlatamam :) Bu arada zaman geçiyor, kocam geliyor diyorum ki "n'oldu bizim iş hani neden başlamıyoruz ameliyata?" Doktor bi yere gitmiş onu bekliyormuşuz, alla alla? Hemşire geliyor durumu soruyorum, "ameliyathane hazırlanıyor" diyor, alla alla? Böyle böyle beni 2 saate yakın oyaladılar. Meğer aralarında anlaşmışlar. Sezeryan olacak bir durum yok, doğuma kadar bekletelim diye... Verdikleri sözü tuttular anlayacağınız! 

Ve saat 23'e gelirken ben inanılmaz bir baskıyla kalktım yerimden. Hemen hemşireyi çağırdık, dedim çocuk doğuyor. Tut dedi hemşiranım, sakın ıkınma. Tamam ıkınmayayım ama başını hissediyorum bebeğin. Doğuruyorum koşun diye bağırıyordum en son! Apar topar sedyeye alıp doğumhaneye götürdüler. Masaya yattım (keşke yatağımda doğum yapsaydım bu arada hiç sevmedim o masayı) doktor geldi, ıkındım 1, kocam zar zor giyinip yanıma geldi ıkındım 2, hadi Esra dedi doktor ıkındım 3... Ve şimdiye kadar yaşadığım en büyük rahatlamayla birlikte Derin kızım doğdu... Hemen istedim bebeği, eşimle birlikte tuttuk kucağımızda. O kadar çirkindi ki :) Hemen etrafı seyretmeye başladı fıldır fıldır... Bebeğimi aldılar temizlemek için, eşimi dışarı çıkardılar. Tek dikiş atıldı. Yatağıma döndüm. Bebeğimi emzirdim. Herkesi eve gönderdik. Yatıp uyuduk. Hayatımda uyuduğum en huzurlu uykuydu... 

Doğal doğumun bütün nimetlerinden faydalandım. Emzirdim, Çabuk ayaklandım, çabuk iyileştim, ruh halim çok daha sakindi, doğum öncesi kiloma 6 ay gibi bir zamanda döndüm vs vs... Kolay demiyorum... Çok zor olabiliyor normal doğum fakat herşey geride kaldığında iyi ki dediğim en önemli tecrübelerden biri olarak yanıma kar kaldı. 

Yani normal doğurun, doğurtun :) 

Esra Bihter Aytaş

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 12

Herkese Merhaba, 

Dondurulmuş embriyolarla yapacağımız 2. Tüp bebek tedavisi için başlama zamanı geldi. Geçen yazımda da belirttiğim gibi planlanan buydu. Bu sabah muayene olmaya gittim. Sonuç: bir tane folikül adetin 2. Günü olmasına rağmen orada yusyuvarlak duruyor. Her şeye çok çabuk çatlayan patlayan bir kadının bedeninde olduğunu unutmuş olsa gerek. Çoktan gitmiş olmalıydı ama kendisi kalmak istemiş. Niye böyle yaptın şimdi yumurta kardeş? Tedaviyi 1 ay ertelememizi tavsiye etti doktorumuz. Tedavi sırasında çatlamaya karar verirse süreç için bir risk oluşturabileceğini düşünüyor. Siz ne dersiniz dedi. Hmm dedim niye böyle olmuş ki? Yahu ne diyebilirim, doktor ne derse o tabii! Bu bir kist mi şimdi dedim, ¨Henüz öyle demek abartılı olur. Bazen bünye tekler nadiren. Bu yumurta çatlamamış kalmış¨ dedi. 
Elimde bir paket doğum kontrol hapı var şimdi. Trajikomik değil mi? Bu ay korunuyoruz biz! Doğum kontrol hapı sistemi tekrar düzenleyip bu süreçte istenmeyen yuvarlak cisimleri önleyecek (umarım). Hapı 21 gün aksatmadan kullanıp Nisan ilk hafta tekrar muayene olmaya gideceğim. Giderim gitmesine de şaşırdık tabii. Eşim de şaşırdı, biz plan yaptıkça işler değişiyor dedi. Aslında bu çok sık rastlanan bir durum. Pek çok forumda okumuştum. Hormon tedavilerinin de bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Ki bizim doktorumuz ilgisi yok dedi. Nasıl yok, hormonu bas yumurtaları şişir, çoğalt sonra dur zamanını ben belirleyeceğim hemen çatlamasınlar daha hormon ver. Aaa oldu bunlar hadi çatlasın yumurcaklar de tekrar bas hormonu! Dünyaları şaştı be! daha ne olsun. Şimdi kendi kendine karar veremez hale geldi tombul cisimler. Büyüsün mü, çatlasın mı ne yapsın bilemedi yavrucak. 

Ay neyse, büyütülecek bir şey yok ortada aslında. Ama sevgili sevgilim kötümsere bağladı bir kere! ¨Bu tedaviden sonra tüp bebek tekrar denemesek diyorum, çok stresli çok zormuş dedi. Akışına bırakalım olmazsa sonrasını sonra düşünürüz¨ dedi. Ben onun söylemekten çekindiği şeyi bir çırpıda söyleyiverdim. ’’Olmazsa da olmaz ne yapalım hayatım’’ diyemiyorum ben dedim. Diyemem dedim. Elbette hep hayırlısını sağlıklısını diliyorum ama kestirip atamam, yapamam dedim. Sessiz gözyaşları da bu görüntüye hemen ekleniverdi, evet sahne tamam. Adam söylemediklerinden bile pişman, üzgün/ kadınsa sessiz, kirpikleri ıslak, hava dışarıda soğuk, kesilmeyen bir yağmur. Veee burada kestik! 

2. sahnede kadın elindeki Embriyo Çözme Bilgilendirme formuna bakar, iç çeker. Formda risklerden bahsedilmektedir. Dondurma işlemine bağlı olarak embriyolarda oluşabilecek riskler, hasar vs. duymak istemediğim ne varsa yazıyor işte. Zaten kontrol edemediğim bir zihnim var, kötüye meyilli. Bir de bunu verdiniz ya elime?! Biliyorum bu herkese verilen standart bir form, biliyorum sadece küçük (çok küçük değil ama) ihtimaller bunlar. Ama olsun, kötü ihtimaller var işte. Korktuğumu söylememe gerek var mı? 

Dondurulmuş embriyolarla hamile kalıp sağlıkla bebeğine kavuşmuş olanlarınız var mı aranızda? Varsa lütfen siz de yazın, öyle okuyup geçmeyin hemen, olur mu? Bol bol dua etmek, sığınmak saklanmak güç toplamak ve içimi ferahlatmak istiyorum. En çok dua etmek iyi geliyor insana. Neye nasıl inanıyorsanız sizin için kutsal olan neyse O’na dua etmek kadar iyi gelen bir şey olmuyor. Ben de öyle yapıyorum işte; Çok karanlıkta/ çok dipte/ sıkışık kaldığımda yani her çok korktuğumda yaptığım/yaptığımız gibi... 

Her şeyi yaradan her şeyi bilen bir SEN varsın. Biliyorum ne kadar debelenirsem debeleneyim yazım belli. Lütfen hayırlısını ver Allah’ım, lütfen bizi çok bekletme... Lütfen sesimi duy! Başıma gelen her kötü şeyde aslında hep yanımda olduğunu bileceğim. Önce ve hep ‘Sana’, sonra kendime ve sevdiklerime güveneceğim. En üzgün zamanlarımda bile aslında beni hep daha kötüsünden koruduğunu bileceğim ve bunu hiç unutmamaya çalışacağım. Gönlümdeki için, benimle isteği aynı olan güzel yürekli pek çok kadın için hep dua edeceğim. Lütfen sesimizi duy Allah’ım, bize o güzel günleri göster. Sen ki her şeyi biliyorsun. Sen istersen olur, lütfen OL der misin? Annesinin karnında gün sayan tüm minikleri, sonra tüm dünyaya gelmişleri, her çocuğu koru lütfen. Onlara sağlık ve mutluluk dolu güzel ömürler ver. Gösterdiğin her güzel gün, her umut, her doğan güneş, her mutluluk ve hatta her gözyaşı için çok teşekkür ederim. 

3. sahne : E bu kadın hep ağlıyor, işte yine! 

Kestiiik! Gelecek hafta görüşmek üzere...

Sevgiler, 

Tuna

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım