29 Nisan 2014 Salı

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 18. Hafta

30 Hafta Görünümlü, 18. Haftadan Merhaba,

Evet zaman hızla geçerken, artık büyümeye başlamanın garip hazzı içindeyim. Sabahları güzel de akşama doğru inanılmaz bir ödem, şişlik, gaz üçlüsü ile inanılmaz bir hal alıyorum; gören az sonra doğuma gireceğimi sanabilir. Okuduğum kaynaklara göre hepsi doğal, normal… O yüzden endişe yok. Hem çok hareketliyim, her akşam, yürümesem de, gün içindeki hareketlerim yeter gibi geliyor, hem haftada bir de olsa yüzüyorum. Buna rağmen ayak bileklerim, ayaklarım, el parmaklarım hafiften şişmeye başladı. Işyerimde masamın altında hep bir yükselti var, ayakları yüksekte tutmaya özen gösteriyorum. Çok şükür su içmeyi arttırdım; zaten artmadığı noktada hemen başım ağrıyor. Su acayip bir nimet… 

Beslenme konusunda sadece balıkta sınıfta kalıyorum, haftada 1 kesin de, devamı gelmiyor, gelemiyor. Sevmiyorum ya, hep bahane… Ama çok şükür iyiyiz, 4’lü testimiz de iyi çıkmış; geriye sadece detaylı ultrason kaldı; karaciğer enzimlerim biraz yüksekti; doktorum takip ediyordu, o da normal seyrine dönmüş; şimdilik başka ilaç almadan devam… geçen hafta sağlık ocağından aradılar, bağlı olduğum aile hekimimi seviyorum; titiz bir kadın; bir de bir ebe ile tanıştım orada; malum bakanlık kararı ile takipteyiz. Şahsen beni taciz etmediklerinden rahatsız bir durum hissetmiyorum. Ebe tetanoz aşı zamanımın geldiğini 5 doz alırsam, bakanlığın ifadesine göre ömür boyu bağışıklık kazanıyormuşum, 2 doz alırsam 2 yıl bağışıklık kazanırmışım. Hemen kendi kadın doğum doktorumu arayıp, sordum; “2 doz olabilirsin” dedi, ben de oldum.  Daha önce hiç olmamıştım galiba ya da belki ilkokulda. Hiç grip aşısı da olmadım, genelde çok grip de olmam ama 1 ayı bulan bir boğaz kulak kaşıntısı, ağrısı arası bir halim var; kendimi kivi, portakal ve zencefile adamış durumdayım. Sanki o sayede paçayı yırtıyor gibiyim.

Duygusal anlamda ise daha dengeli olduğumu düşünüyorum; genelde enerjimi yüksek tutuyorum ama duygusallığım had safhada; herşeye ama herşeye ağlıyorum ve öfkem pek azalmadı; bu acaba gerçek benliğim mi yoksa geçecek mi? Çünkü sevmiyorum böyle olmayı, bebeğim artık herşeyi hissediyorsa bunları da hissediyordur; o zaman da başlıyorum “kötü anne” olacağım söylemlerine… Bir de biz de öyle ekstra bi ilgi, sevgi hali de olmadı. Yani eşim gayet normal; eskiden nasılsa hala öyle… Açıkcası bu hal toplumsal baskıya bakınca biraz üzüyor; herkesin eşi meleğe bağlıyormuş; bizim ki aynı modunda. Ama kendi içime dönüp, baktığımda bu “gerçeklikten” memnunum; öbür türlüsü geçici bir duygu ve davranış biçimi olabilir ve beni ondan mahrum bıraktığı an ilgi delisi olabilirim. Hep olduğu gibi olmak sağlıklı gibi geliyor; ben de pek ona muhtaçmış gibi yapmadığımdan, totoma motor takılmış gibi, herşeyi kendi yapma gayretindeyim; neyi ispat edeceksem! Ama karnımdaki bebişi pek sevmiyor; o konuda az dertli olabilirm. Annesi sürekli ona “bebeğinle konuş, karının ayaklarını ov, sırtına masaj yap” diyor ama onu daha oturtamadık. Açıkcası ben de pek konuşmuyorum oğluşla; belki hala adı olmadığı içindir ama eşimin biraz daha sevmesini isterim sanırım.

İsim konusu tam bir komediye döndü; hani BYBO grupta bebeğine isim soranlar oluyor ya, açıkcası bu bana garip gelirdi; bir öneri için kişiyi tanımam gerek gibi gelirdi; şimdi taksi soföründen, yemek yediğimiz restoran şefine kadar herkese isim soruyoruz J aslında kendi ismini soruyoruz; ilgimizi çekerse “hımm” refleksi veriyor, çekmezse adama çaktırmadan, kaş göz hareketleri ile “yok yok diyoruz.” Benim bir önerim var o da ATEŞ. Ama kim duysa buna karşı, çok güçlü bir isimmiş. Eşimin de hoşuna gidiyor ama gücü korkutuyor. Onun önerileri çok komik ve tatlı; Sancak, Kuzgun, Lodos (yelken yaptığı belli değil mi), Demir, Kuzey diye gidiyor. Ben hepsini veto ettim; sonra ben Mete dedim; çok klasik geldi. Kızımız olsa belliydi; Nisan (Nisan ayında tanışıp, aşktan göklerde dolaştığımız için) Şimdi isimsiz kaldık; hiçbir isimde ılımlı bile kalamadık. Ama etraf Kuzey ve Demir konusunda onaylayıcı; ben ise kararsızım. Demir soğuk geliyor; Kuzey de hep Kıvanç Tatlıtuğ anımsatıyor. Bir de Kuzey soğuk olur, ben soğuk hiç sevmem; ne bileyim; belki Ateş’e fazla takıldım diye hiçbirini beğenmiyorum. İşte şimdilik isimsiz oğluşla diyalog da böyle bir varla yok arası, belki hareketlerini hissedince farklı olur. Hareket demişken en heyecanlandığım konu bu; mesela bana ara sıra birşeyler oluyor, bağırsak hareketi gibi; acaba bu kendisi mi, bağırsaklarım mı nasıl ayırd edeceğim? Çok heyecanlıyım, o anı yaşamak için sabırsızlanıyorum (şu an bu cümleyi yazarken, sağdan 2 atak geldi ama işte acaba o mu, bağırsaklar mı?)

Bebek ihtiyaç listesi, alacalar ve önceki telaşımdan eser kalmadı; tamamen bırakmış durumdayım ve çok mutluyum. Ara sıra gaza gelip, ev bakıyoruz; sonra sakinleşiyoruz. Ama tüm bu hareketler, ne olacağı belli olmayan haller genelde beni çok gergin yaparken; şu aralar çok heyecanlandırıyor; sanırım eşimle bir çabaya girmiş olmak ilgimi çekti; çok şükür aşkımızdan, huzurumuzdan kaybetmeden; inişli, çıkışlı da olsa keyifli günler geçiriyoruz. Mesela onun işleri çok muallak ama bu bile beni germiyor; su illa yolunu buluyor değil mi? eminim bulacaktır. İçimdeki bahar kelebekleri böyle hissettiyor. Şimdi aynı heyecanla hareketlerini hissetmeyi bekliyorum; belki babamız da o zaman daha çok sever göbişi :)


Nazlı

26 Nisan 2014 Cumartesi

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 16

Herkese Merhaba, 

Okuyanlar biliyor, biz tüp bebek tedavisinin ikinci aşamasında, dondurulmuş embriyolarımız için olan sürece devam ediyoruz. Ama bu sırada devam eden koskoca bir hayat var dışarıda. Yani tüm kalbim ve aklımla bambaşka bir gezegende olsam da hayat hiç durmuyor. İş, ev, aile derken ben de istemeden günlük yazılarımı yazıp göndermekte gecikiyorum. Kusuruma bakmayın, olur mu? 
Son yazımda, adet gününü takiben 12 günlük ilaç kullanımından sonra doktor kontrolümün olacağını söylemiştim. Bu aşmamız gereken ilk engeldi. Rahim duvarı kalınlığı idi takip edilmesi gereken. Doğum kontrol hapı ile istenen incelik elde edildikten sonra şimdi de istenen kalınlığı yakalamalıydık. Günümüz gelince muayeneye gittik ve başarmışız, 10 mm ile doktorumuz gayet iyiyiz, haftaya transferi yapalım dedi. Yaşasın ! Çok sevindik ama ayağımız hep frende. Çünkü embriyolarla ilgili önemli kocaman bir kademe daha var atlamamız gereken, biliyoruz. 3 tane dondurulmuş embriyomuzun uykularından sağlıklı bir şekilde uyanması gerekiyor.Transfer işleminden bir gün önce uyandırılacakları bilgisini alıyor ve hemen Pazar gününü beklemeye geçiyoruz. İlaçlarıma aynı şekilde devam ediyorum. Bir farkla! artık o ünlü jel ile tanışıyorum. O da bir hormon desteği, bilen bilir :) Endometrium kalınlığını korumak için alınıyor. Gebelik durumunda da ilk 3 ay devam edilmesi gereken önemli bir destek. Kullanılışı evet, öyle evlere şenlik değil ama aslında hiçbir şey o kadar zor değil. 

İnsan başına gelince o kadar da kötü değilmiş yahu diyor. Önce zaman hiç geçmiyor sonra ay nasıl da çabuk geçti böyle derken Pazar günü geliyor. Ben yapabileceğim tüm 'ruhani' hazırlığı yapmışım. Cumartesi günü 8. yoga dersime gitmişim, oradan pek çok güler yüzlü iyi kalpli dilek almışım, eşimle sahilde yürümüşüm sonra evde tembellik yapmışım bir güzel. Hem en önemlisi bu defa annem yanımda. Aslında yeni geldi, yine torun bakmak için uzak diyarlara gitmişti ama döndü çok şükür. Benim kahramanım, muhteşem torun bakıcısı/ koruyucusu, müthiş anne, şahane lezzetli eliyle harika bir aşçı, evet kilo aldıran biri ama sonsuz hayat verici, gerçek bir çocuk sever, hassas, komik harika bir kadın. İşte hepsi benim annem! Döndüğünden beri yaptığı yemekleri özellikle zeytinyağlıları söylemiyorum bile, aklınızı kaybedersiniz yoksa. 

Neyse, tüm bunlardan sonra ben artık tamamım, artık stres teğet bile geçemez derken Pazar sabaha karşı uyanıp yine 'kurmaya' başladım. I ıh olmamışım ben, daha çok yoga yok aslında daha çok morfin şart! (şaka) Çünkü stres teğet demeyelim de içimden geçti sanki :) Öğlene doğru onlar bizi aramayınca biz arayalım n'olur diye mızmıza tam başlamıştım ki baktım eşim telefon elinde hastaneye çoktan bağlanmış laboratuvar ile görüşmeyi bekliyor. Çok uzatmadan söyleyeyim, üçü de canlı olarak uykularından dönmüşler. Çok şükür! Yine de ertesi sabahki durumları çok önemli, canlılıklarını koruyabilecekler mi bakalım? Heyecanlı uzun bir gece bekliyor bizi. Uyuyamayız diye düşünüyordum ama öyle olmadı. Gece yarısı gibi uyumuşuz. Sabah saat 6 olmadan da kendiliğinden uyandık. Çok güneşli nefis bir bahar gününde sahilde ilerlerken arabada hafif bir müzik sesi dışında sessizlik hakimdi. Gidene kadar annem, eşim ben hepimiz kendi düşüncelerimizde gezinip durduk. Doktoru son görüşümüzde söylediklerini düşünüyordum. Dondurulmuş embriyolar ile elde edilen gebelik oranlarının canlı transferlerden daha fazla olduğu, saklanan iyi kalitedeki yumurtaların daha güçlü davrandıklarını söylemişti. Diğer ihtimalleri de biliyorum, onları düşünmemek çok zor. Yine de iyi ve güzel olana kavuşmayı diliyorum tüm kalbimle. 

Hem biliyor musunuz bunları yazarken yalnız değilim. 2 minik bebek hücresi yuvalarına kondu ve benimle birlikteler şu an. Evet, 2 gün önce transfer işlemi oldu. Yaklaşık 2 hafta sonra da ilk sonuçlar alınmaya başlanacak. Geçmez bu zaman demiyorum artık, biliyorum geçecek. Kardeşim nasıl hissettiğimi sorunca kendi bebeklerime taşıyıcı annelik yapıyormuşum gibi geliyor dedim. Tuhaf ama öyle. İlaçların yaptığı sersemlik hissi , şaşkınlık, uyku hali devam ediyor. Ay'da yürüyor gibiyim, beni ancak iyi haberler kendime getirir :) Transfer gününü nasıl geçirdiğimizi bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Hem en bomba haberi zaten verdim değil mi? :) 

iyi dilekleriniz için şimdiden çok teşekkür ederim, hepsinin ayrı ayrı çok büyük anlamları var benim için, biliyorsunuz.

Sevgiler, 

Tuna

24 Nisan 2014 Perşembe

Dilek'in Doğum Hikayesi

Doğum hikayesini bebek 101 günlük oluncaya kadar ertelemek pek iyi bir tercih değilmiş. Gündem değişmiş, hayat değişmiş, dengeler değişmiş duygular değişmiş, hayattaki her şeyin yeri değişmiş bu 101 günde... 

Size en son 40. Haftanın başında yazmıştım. 40. Haftada açılmam olduğu ama sancım olmadığı için kontrollerim sıklaşmıştı. Doktorum sürekli bebeğin baş çevresinin normalden biraz fazla olduğunu bunun da zor doğum dmek olduğunu söyleyip duruyordu. Benim gibi bir hastayı normal doğumla riske atmak istemediğini anlatıyordu sürekli. Zor doğumun geçmişteki kalp ameliyatımla birleşince kötü bir şeye sebeb olmasından endişe ediyordu. Her muayene tartışma havasında geçiyordu adeta. Ben normal doğum diye o da sezaryen diye diretiyordu. İğneyi bırakmıştık, bebek iyice büyümüştü, kafa çevresi olması gereken ölçüde değildi. Direnmek istiyordum ama korkmaya da başlamıştım. İşin kötüsü doğum çok yakındı ama ben normal doğumdan da sezaryenden de korkuyordum. Bana sezeryan ihtimalinden ilk bahsettiğinde “sezeryana mecbur olsak bile bebeğim ne zaman gelmek isterse o zaman olacak, erkenden almayacaksınız ama...” diyerek sonuna kadar bekleyeceğimi söylemiştim doktora. 

Yine de normal doğum konusunda son ana kadar ısrarcı oldum. O kadar ki doktor kendisine kalsa asla normal doğuma almayacağı bir hastayı normal doğum yaptırmayı kabul etmek zorunda kaldı. Ama onun da bir şartı vardı. İşler ters giderse ya da uzun sürer de ben zorlanırsam sezeryana alacaktı. Ben de kabul ettim. Doktorum kendi fikri başka olmasına rağmen normal doğum konusunda bana söz hakkı vererek güvenimi kazanmıştı. Son haftayı kontole giderek, evi toparlayarak/ temizleyerek geçirdim. Uzun süre yapamayacağıma inandığım şeyleri yapmaya çalıştım. Arkadaşlarımla olmak, tiyatroya gitmek gibi. Oyun bittiğinde oyuncular selamlama için sahnenin ucuna yaklaştılar. En ön sırada kocaman karnımla beni gören kadın oyuncu şöyle bir süzdü beni. İçinden ne geçirdiğini bilmek isterdim ☺. 

Doktor 40. Haftanın dolduğu gün hazırlanıp hastaneye gitmemi duruma göre beni belki doğuma alacağını söyledi. İğneyi kestiğimiz için fazla beklemek istemiyordu. Hastaneye gideceğimiz günün sabahında nişanımın geldiğini gördüm. Hafif hafif sancım da vardı. Hastaneye gittiğimizde doktor yatışımı verdi. Suni sanci vermek suretiyle süreci başlatacaktı. Güle oynaya odaya yerleştim. Damar yolu açıldı, serum bağlandı, formlar dolduruldu, bilgiler alındı. Sancı hafif hafif yoklamaya başlamıştı. Ama henüz tatlı tatlıydı. Saatler hızla geçiyordu, sancım çoğalıyordu ama oğlum adeta midemdeydi hala. Sancim vardı, 6,5 cm açılmam da vardı ama bebek yukarıdaydı. Sancım iyice çoğalıp su kesem de patlayınca doktor yürümem gerektiğini yoksa bebeğin aşağı inmeyeceğini söyledi. Ama yürüyemiyordum. Tıpkı adet günlerimde olduğu gibi bacaklarım güçsüzdü. Ayağa kalkmaya çalışınca yeni doğmuş kuzular gibi titriyordu bacaklarım. Bu noktada doktor doğumun zor olacağını vurgulamak yerine beni cesaretlendirseydi başka türlü sonuçlanır mıydı bilemiyorum. Ama riskli grupta olan bir hamile olarak doğumun bebeğime ve ya bana zarar verme ihtimali, son noktaya gelmişken beni korkutuyordu. 

Normal doğumda ısrar ederek yanlış mı yapıyorum diye düşümeye başladım. Sonunda Doktora göre çoktan verilmesi gereken kararı verdım. Sezeryan… Sürecin seyri değişince suni sancıyı çıkarttılar ama benimki planlı bir sezryan olmadığı için doktorun ve ameliyathanenin hazırlanmasını beklemek zorundaydm. Suni sanciyi çıkartmalarına rağmen Sancım çok sık ve çok şiddetliydi. Sancının geçtiği saniyelik aralıklarda uykuya dalıyordum. Yeniden gelince inleyerek uyanıyordum. Sonunda ameliyathaneye indik. Anestezi doktoru geldi. Uyumak istemediğimi söyledim. Spinal anesteziye karar verildi. Anestezinin etkisi mi yoksa beni uyutacak bir şeyler mi verdiler bilmiyorum ama ne küçük bir heyecan ne de korku vardı. Uyuyup uyanıyor gibiydim. Yine sürekli sorular soruyordum. Bebeğime zarar verir mi bu ilaç? Başım ağrıyacak mı? Ne zaman hissetmeye başlayacağım? Dünya tatlılısı anestezi uzmanı da cevaplıyordu. Sonra uyur gibi olmuşum. Hatırladığım ilk şey hemşirelerin “aa sarışın, tosun gibi maşallah, beklediklerine değmiş” deyişleriydi. O baygın halimle sorduğum ilk soru “gerçekten zor mu doğarmış?” oldu. Buraları hayal meyal hatırlıyorum bir ara bebeğimi gösterdiler bana ama hiç beklediğim kadar duygusal bir sahne olmadı. Şiş gözlerine bakıp kendime benzettim aslında hık deyip babasının burnundan düşmüş oğlumu ☺.  undan sonrası yine hayal meyal. 

Tamamen kendime geldiğimde dikiş de bitimişti. Artık yukarı odama çıkacaktım. Bu arada yukarında olan biteni de anlatmadan edemeyeceğim. Ben ameliyattayken yakınlarımı odama almışlar, odadaki televizyonun ekranından benim ameliyatımın aşamalarını takip edebileceklerini söylemişler. Ama planlı bir ameliyat olmadığından sanırım bilgilerim ekrana gelmemiş. Bu da zaten bana bir şey olmasından aşırı derecede endişe duyan annemi iyice endişelendirmiş. Sürekli hemşirelere sormak, farklı birimleri arayıp sormak suretiyle hastaneyi de biraz birbirine katmış. Sonunda hastanede çalışan kardeşimin arkadaşı ameliyathaneye inip kendi gözleriyle görüp ikimizin de iyi olduğunu söyleyince biraz rahatlamış. Ameliyathanenin çıkışında eşim beni bekliyordu. Elini sımsıkı tuttum. Hiç bu kadar çok özlememiştim onu. O beni merak ediyordu ben bebeği... Kime benzediğini sorup duruyordum. Nedense tıpkı kendisine benzediğini bana söylemedi. Odama çıktım, hemen peşimden bebeğimi getirdiler. Hemşire kucağıma verdi. 

Aman allahım! Gerçek miydi bu? Bu minicik şey benim yıllarca beklediğim bebeğimdi gerçekten. Ben ve odadaki herkes biraz ağladıktan sonra hemşire emzirmem gerektiğini söyledi. Çok fazla hareket edemediğim için hemşirenin yardımıyla meme ucumu oğlumun ağzına verdik. Çok minik ve güçsüzdü. Biraz emip bıraktı. Herkes umutsuzca “aa olmaz emmesi lazım” benzeri cümleler kurarken ben hemşireye bebeği göğsüme koymasını söyledim. Hemşire dediğimi yaptı ve minik oğlum memeyi kendi bulup cok cok emmeye başladı. Harika bir andı. Onu ilk kucağıma aldığım andan daha fazla duygulanmıştım. Tabii odadaki herkes de… O andan sonra dünya bambaşka bir yer oldu sanki. Her şeyin herkesin yeri değişti gözümde. Çok uzun bir bekleyişten sonra gelen hamileliğime son gününe kadar inanamayan ben, bebeğimi kucağıma aldığım andan itibaren hiç yabancılık çekmedim. Sanki hep vardı gibi aşinaydım bebeğe ve bakımına. 

Hastanede 2 gece kaldıktan sonra her şey yolundaydı, artık evimize gidecektik. Dikişlerimin acısından zor ayağa kalkıyor zor yürüyor olsam da bebeğim kucağımda çıktım hastaneden. Hamile hamile gelipi gidiyordum ama buradan kucağımda bebeğimle çıkacağıma ihtimal veremiyordum. Korkular peşimi bırakmıyor, kâbuslar da buna tuz biber. Ama işte olmuştu. Kucağımda bebeğimle hastaneden çıkmış, evime gelmiştim. 

Doğum hikayesini bebek 101 günlük oluncaya kadar ertelemek kötü bir seçimmiş, evet. Ama yazmak için geçmişe döndükçe o kaygı dolu, zor günlerin geçmiş olduğunu görmek harika. Ben doğum hikayemi bitirmeye çalışırken Muhammed yatağında uyuyor. Emziğini de atmış demek ki derin uykuda. Bir an önce sabah olmasını ve Muhammed’in uyanır uyanmaz beni görünce sevinip gülümsemesini yeniden yaşamak istiyorum. Sabahları uyandıktan sonra kucak kucağa geçirdiğimiz vakitleri, artık büyüyen oğlumun agularla bana cevap vermesini doyasıya yaşamak istiyorum. Her gün yeniden, yeniden, yeniden… 

Dilek

23 Nisan 2014 Çarşamba

Gözde'nin Normal Doğum Hikayesi

Sanırım Ben Bu Doğum İşini Sevdim!

  • 10 Ekim 2013: Ben dahil herkesin dört gözle beklediği, sokakta yürürken karşılaştığım insanların “doğum ne zaman” sorusuna “aslında bugün olması lazım...” diye cevap verdiğim tarih. 
  • 11 Ekim 2013: Aynı soruyu “aslında dündü” diye cevaplamaya devam ettiğim tarih. 
  • 12 Ekim 2013: Herkes gözümün içine bakıyor ama neyse ki insanlar çok rahat. “İyiysen sorun yok” deyip geçiştiriyorlar. Baktım ki doğum yapamıyorum, “bari gezmeye devam edeyim” diye yine yollardayım. 

Skype görüşmelerinde annem “ayağa kalk bir bakacağım” diyor, sanırım o da inanamıyor. İlk torun ve kızı yurt dışında. Bunun normal olduğunu anlatmaya çalışsam da Ankara’da bir panik havası estiği belli oluyor. İyi ki 7 saat gerideyim ve iyi ki yanımda sadece eşim Ercan ve çocukluk arkadaşım var. Yoksa sanırım daha doğum yapamadan lohusalık bunalımına girerdim. Aslında bir bakıma işime gelmiyor da değil bu durum. 

New York’tayım, 34.haftadan beri geziyorum tozuyorum, 12 senelik çalışmanın ardından bu doğum izni uzun bir tatilmiş gibi geldi. Son haftalardaki sükunetim, mutluluğum, yaşadığımız yerin doğası, yanında kaldığımız insanların hoşluğu hepsi birleşince, karnımın ne kadar burnumda olduğunu düşünmeden gezmeye devam ediyorum. Politik sıkıntılar, trafik, iş stresi, artık herşey kilometrelerce uzakta. Sadece ben, Ercan, pozitif düşüncelerim, günde sekiz kilometreyi bulan yürüyüşlerim, New York’u keşfetme enerjim, nefes ve Kegel egzersizlerim, pilates hareketlerim ve huzurum var yanımda. Geriye dönüp bakıyorum da doğum için endişe etmeye bile yer kalmamış hayatımda. Doğum sonrasını hiç düşünmemişim bile. Nasılsa eşimle derslere gittim, okudum bol bol, teorik kısım tamam, pratik yapmayı dört gözle bekliyorum. 

Amerika’daki doktorum Ankara’daki doktorumun tam tersi. Ankara’daki doktorum ne kadar rahat ve sakinse, Amerika’daki doktorum o kadar kontrol delisi çıktı. Bilenler bilir, hiçbir şey Türkiye’deki gibi değil. Eski usul muayeneler, eski cihazlar... Ama tam bir “doğal doğum” taraflısı. Onu ilk gördüğümde bu inatçı, yaşlı adam beni doğurtur dedim, nitekim de öyle oldu. Beynen o kadar hazırdım ve tüm hamileliğim o kadar güzel ve sorunsuz geçti ki “epidural istemiyorum!” dediğimde o da havalara uçtu. 

12 Ekim akşamı saat 19:00 gibi doktorumu aradık. Artık sabırsızlanıyorum. Doktorumun “suni sancıyla başlatabiliriz istersen” demesini fırsat biliyorum. Sanırım artık iyice şişen karnımdan sıkıldım, bebeğimi kucağıma almak istiyorum, ağzımdan “tamam” kelimesi dökülüyor. Gece 12’de hastaneye gideceğiz. Ercan saatine bakıyor ve “hadi baş başa son akşam yemeğimizi yiyelim” diyor. Bu teklifi geri çevirmiyorum. Güzel bir akşam yemeğinin ardından kaldığımız eve dönüyoruz. Ben duş alıyorum, çantaya son eşyaları koyuyoruz. Ev halkına bilgi verip yola düşüyoruz. Radyoda güzel bir müzik, 30 dakikalık yolumuz var. Ben nasıl mıyım? Son derece sakin, sanki doğuma giden ben değilim, hem de tüm o kulaklarımı tıkadığım moral bozucu hikayelere rağmen... Türkiye’den kimseye haber vermedik, böylesi çok daha huzurlu. 

Hastaneye giriş yaptık, bir süre Ercan’ı yanıma almıyorlar, cevaplamam gereken ahiret soruları listesini sabırla cevaplıyorum. Ben onay verince eşimi yanıma alacaklar, olası bir kadına şiddet ya da zoraki hamilelik durumuna karşı temkinliler. Bana, duvar kağıtları ile uyumlu bir kıyafet giydiriyorlar. Artık eşim de yanımda. Hep sevdiğim müzikleri çalan Joy FM’i açmasını istiyorum kendisinden. NST cihazına bağlıyım, doktorun asistanı bir santimlik bir açılma olduğunu ve aslında kasılmalarımın başlamış olduğunu söylüyor. Kasılma mı? Ben birşey hissetmiyorum ki ☺. Aslında cihaza bağlı olmak ve yatakta yatmak da istemiyorum ama yabancı memlekette olduğumdan “susayım bari” diyorum. 

Suni sancıyı başlatacak ilacı alıyorum. Ercan’ın doktora sorduğu “kasılmalar başlarsa nasıl anlayacağım” sorusuna verilen cevaptan yola çıkarak, yanımda sürekli gülüp gülmediğimi kontrol ediyor. Hala gülüyorum. Zaman ilerliyor, evet artık kasılmaları hissetmeye başladım, odada eşim dışında kimse yok. Sükunet hakim. Bir ara bir hemşire gelip bebeğin kalp atışlarını daha rahat duyabilmek için sola yatırıyor beni ve doktorun asistanı yine açılmayı kontrol ediyor, 5 cm. olmuş bile. Sanırım bu aşamaya bir buçuk saatte geldik ve işte tekrar eşimle odadayız. Kasılmalarım, çalan müzik ve ben. Derin nefes alıp vererek bir çoğunu savuşturuyorum. Aralarda gözümü kapattığımda uyuyacakmış gibi oluyorum. Kasılmalar şiddetini arttırdığında Ercan’ın sihirli parmakları yanımda oluyor. Belime masaj yaparsa rahatlayacağımı hissediyorum ve haklı çıkıyorum, şiddetlenen kasılmaları, belime yaptığı masajlarla atlatıyorum, artık arka arkaya gelmeye başladılar. Süre filan tutmuyorum, anı yaşıyorum sadece. 

Buna niye sancı diyorlar ki? “Kasılma” çok doğru ve daha az korkutucu bir kelime değil mi? Mühendis olmasından mı? yoksa merakından mı? Bilinmez, Ercan monitörden sancıların gelmeye başladığı anları takip etmeye ve beni konuşturmadan masaj yapacağı zamanları belirlemeye başladı bile. Onun sayesinde ben mümkün olduğunca nefesime konsantre olabiliyorum, derslerde öğrendim ki bağırıp çağırmak işi kolaylaştırmıyor. Bebeğim de, ben de sakiniz. Aradan uzun olmayan bir süre daha geçiyor, açılma sekiz santim, sona yaklaşıyoruz. Derken kasılmaların şekli değişiyor, sanki kaka yapacakmışım gibi hissediyorum. Kuvvetli gelen iki kasılmayı masaj ve nefesle yine atlatıyorum. Ercan ikinciyi eliyle hissettiğini söylüyor. Üçüncü bittiğinde dönüp “sanırım altıma yapacakmışım gibi hissediyorum, hemşirelere söyler misin?” diyorum. Eşim düğmeye basıp hemşireyle konuşuyor. Derken odaya doktorum ve bir ekip hızla giriyor. “Yoksa doğum başlıyor mu?” Ne başlaması? Neredeyse bitmek üzereymiş. Biz hep ameliyathane gibi bir yere gideceğimizi düşünmüştük, meğerse o odada doğum yapacakmışım! 


Doktor Ercan’a “eşinin sağ bacağını tut” diyor. Artık tamamen doğumun içinde, benim yanımda, bana ve doktora yardımcı. Başımdaki hemşire bana nasıl nefes alıp vermem gerektiğini gösteriyor, onların gözleri ekranda, benim gözüm eşimde. Doktor “ittirmem” gereken zamanı söyleyecek... Adettendir diyip “bağırayım” derken doktorumdan azar işitiyorum “bağıracağına, ittir!”. Haydaa bir azar işitmem eksikti şimdi ☺. Ama iyi oldu. Filmlerdeki gibi değilmiş bu iş. Üçüncü ıkınmada bebeğim çıkıyor. Herşeyi gören eşimde duygu boşalması oluyor ve ağladığını görüyorum. Bense şaşkınım. Nasıl yani, bitti mi? Bebeğim çıktı mı? Derken oğlum kucağımda ☺. 

Niyeyse saate bakıyorum, 3 saat geçmiş sadece. Sanırım iyi iş çıkarttık. Babası oğlunun kordonunu kesiyor. Bebeğimizi sarıyorlar, şimdi babasının kucağında, doktor onların fotoğrafını çekiyor. Bana dikiş atılırken şaşkın şaşkın çevreye bakıyorum. O ara bir titreme geliyor, hormonal olduğunu söyledikleri bu titremeyi sonradan “annelik yükleniyor” herhalde diye gülerek anlatıyorum herkese. Oğlumun bakımı yapılıyor, derken Tuna kucağımda, oda değiştirmek için sandalyeye alıyorlar beni, aslında ona bile gerek yok, yürüyebiliyorum, gayet iyiyim. Bir koridora giriyoruz, kapıda hemşireler ayakta beni “günün süperstarı” ilan edip, epidüralsiz doğum yaptığım için alkışlıyorlar. Ben de kendimi süper star gibi hissediyorum ☺. 

Odaya girer girmez bebeğimizin ve benim üzerimi çıkarıyorlar, ten teması ve ilk emzirme anı. Sol memeyi kapmayı beceremeyen oğlum, sağ memeyi emmeye başlıyor. İşte artık içim tamamen rahat, herşey yolunda. İlk fotoğrafı Facebook’a koyar koymaz herkes öğreniyor. Uzaktayız ya çok telefon gelemiyor, ziyaretçi olarak ise sadece çocukluk arkadaşım Muge ve eşi George gelecek saatler sonra. İşte bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu sonradan anlıyorum ve o an karar veriyorum ki doğum yapan hiçbir arkadaşımı hastanede görmeye gitmeyeceğim. En özel an bence. Bu aşamada sadece anne, baba, bebek olmalı. Bebek sakin, anne sakin. Her kafadan bir ses yok, kalabalık yok. Zaten yardım edebilecekleri birşey de yok. 

Amerika’da normal doğumda iki gün hastanede konaklanıyor ama beni bir gecede çıkartıyorlar. Türkiye’ye döneceğimiz 14 gün boyunca oğlumuzla başbaşayız. Ercan yemek yapıp, dönüş için gerekli evrak işlerini hallediyor. Babalık ona çok yakıştı. Her zamanki gibi benden daha becerikli, alt değiştirme işini babasına bırakıyorum ☺. Fotoğrafçılığa olan merakı işimizi kolaylaştırıyor, koca kamerasıyle her an yanımızda. Oğlumuza istediğimiz gibi bakabiliyoruz. Yün yok, şapka, yok, eldiven yok, sadece body’si ve hala çok sevdiği ince battaniyesi. Eyvah üşüyecek ☺ Anneler görse kalp krizi geçirirler. 3.gün pasaport işlemleri için şehir merkezine indiğimizde Metropolitan Müzesi ve Central Park’ı da geziyoruz. 


İstediğimiz tek şey Tuna’nın mutlu, huzurlu olması; insanları, hayvanları, doğayı sevmesi. İşte bu yüzden göbeğini Central Park’ın en huzurlu köşesine gömüyoruz. O gün bugündür oğlumuz her gün sokakta. Bu süreçte beni sadece dönüş stresi etkiliyor, uçakta inip kalkarken emzireceğimi biliyorum, o kısım problem değil. Esas sorun döndüğümde “yardım etmeye çalışan” kalabalık olacak biliyorum. 14 gün boyunca lohusalık bunalımı nedir bilmedim, ta ki eve adım atana kadar. Bu süreçte herkesin bir fikri oluyor. Herkes “yardım etmeye çalışırken” işine karışıyor, özellikle de herkes süt uzmanı kesiliyor. İşte o an psikolog olarak şu teoriyi geliştiriyorum: Aslında lohusalık bunalımı yok, çevre bunalıma sokuyor. Dayan Gözde, elbet bu durum geçici. Herkesin evine döndüğü iki hafta sonunda tekrar kontrolü elimize alıyoruz. 

Yaşasın sakinlik ☺ Doğum anını Ercan’ın açısından görmediğim ve şaşkın olduğum için hala sorularımı ona soruyorum, o anı defalarca yaşamak hoşuma gidiyor ve düşündükçe fark ediyorum ki, ilk baştaki o üç ıkınmayı “cehaletten” kaçırmasaydım epizyo kesiğine bile gerek kalmayacaktı çünkü sonrakiler o kadar kuvvetli değildi. 

Ve geriye dönüp baktığımda her anı gülümseyerek hatırlıyorum...

Herkesin hayal ettiği gibi bir doğum yaşamasını dilerim.

Gözde

21 Nisan 2014 Pazartesi

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 10. Bölüm

Merhaba BYBO,

Gecen yazimda bahsettigim Histereskopi’den 1 hafta sonra kontrole gittim. Bir sorun görünmüyor dedi Hoca. Tekrar ilaca başlayalım dedi. Ben de, bu süreç beni biraz yıprattı, biraz ara vermek istiyorum dedim. Tabii haklısın dedi. Zaten histereskopiden sonra 1 ay ara verilmesi gerekiyordu. Bu sürede ilacı kullanacaktım. Ben bu süreyi biraz uzatıp 2 belki de 3 ay yapacağım. Bu arada kullanacağım ilacım belli olmuş oldu, bu ilaçla devam edeceğim. Biraz soluklanmış olacağım. Bu süreyi değerlendirip tiroid rahatsızlığım için kontrollere gittim. 
Özel hastanelerde hormonal rahatsızlıklarım nedeniyle çok fazla kurcalandığım için özellikle devlet hastanesine gitmek istiyorum. Ama endokrinoloji bölümlerine randevu almak ve sıra beklemek çok zor devlet hastanelerinde. Yaklaşık 10 – 15 gündür, aşırı unutkanlık, aşırı saç dökülmesi ve son birkaç gün de boğazımda bir tıkanıklık, sanki nefes daralması hissediyordum. Kontrolde tüm bunlardan bahsettim. Ama tahlillerim normal çıkmış. Eğer bu şikayetler devam ederse ilave tahliller yaptırıp gelin dediler. Verdikleri ilacı kullanırken beni takip etmek isterlerse hastaneye gidebileceğimi söylemiştim. Belki bu sayede ters bir durumda zaman kazanmış olurduk. Bu ilacın beyaz hapları bittiğinde gelmemi söylediler. O gün gittiğimde yine istenilen kalınlığa ulaşılmamıştı. (5,4 mm) Önümüzdeki ay ilacı 2 doz olarak kullanmamı söylediler. Saçlarım çok dökülüyor dediğimde, “yoo, saçların gayet güzel görünüyor” diye cevap verdi doktor… Banyo yapmaya, saçımı taramaya hatta neredeyse kafama dokunmaya korkar oldum. Saçlarımı düşündükçe ağlayasım geliyor. Bu hormon dengesizliği saçlarımı dökerken keşke diğer taraftaki tüyleri de dökse. Heyhat… Ne yazık ki ne kadar tüy olmayan yer varsa onları hedef alarak oralarda da tüy çıkarmaya başladı… Ve ilaçların bittiği gün geldi çattı. Ancak daha önceden deneyimlediğimiz gibi, ilaç bittikten sonra 7 gün geçti ve yine adet görmedim… Adet göremeyecek gibi hissetmem, saç dökülmesinin devam etmesi, iç sıkıntılarım beni tedaviyi komple bırakma noktasına getirdi. 

Boşuna uğraşıyorum diye düşünmeye başlamıştım. Artık çok yorulmuştum… Aynı doktora bile derdimi anlatmaktan yorulmuştum … Şimdi en akıllıca yapmam gereken iş, başka bir doktorun fikrini almaktı ama ona hiç gücüm yoktu… Eczaneye gidip bir kutu doğum kontrol hapı almamak için kendimi zor tutuyordum. Boşuna uğraşıyordum işte, niye zorluyordum ki… Olmuyordu… O anda liseden bir arkadaşıma danışmak geldi aklıma. Kendisi Kadın Doğum Uzmanı, beni daha iyi anlayabileceğini düşündüm. Ona çok uzun bir mail attım, neredeyse sizin bugüne kadar okuduklarınızın tamamını. Gelen cevap bana cesaret verdi. Sanki içim hafifledi ve gerçekten adet görmem gereken günde kanamam başladı. Bu cesaretle aldım 2 kutu ilacı, sabah - akşam içmeye başladım. Beyaz haplar bittiğinde 04 Ekim'de kontrole gittim. Sonuç 10 mm... :) Evet başardık... Bu sefer doğru dozu bulmuştuk... Doktorlar bile o kadar çok sevindi ki… Ama ben yine transfer süreci öncesinde beklemek istediğimi belirttim. Ben o sürece başlamaya karar verene kadar günde 2 ilaç alarak devam edecektim. Ayrıca yine 4 Ekim'deki görüşmemizde saç dökülmesi için hem çinko hapı içmemi hem de çinko içeren şampuan kullanmamı önerdi doktorlar. Gerçekten çok faydasını gördüm. Dökülme çok azaldı. Bu da benim moralimi çok düzeltti. 

Aradan geçen aylarda dikkatsizliğim nedeniyle göz göre göre aldığım kiloları vermek istemem, bir yandan vücudumun toparlanmasını beklemek istemem ama bir yandan da dondurucudaki embriyoları düşünüp bir an önce harekete geçmek istemem... Çok çelişki içindeydim... Aralık ayında ani bir kararla daha fazla beklememeye ve transfer için hazırlıklara başlamaya motive ettim kendimi. Ne alıp veremediğim kilolar ne maddi sıkıntı ihtimali artık korkutmuyordu beni. İnsan 50 yaşında bile kilo verebiliyor, kariyer sahibi olabiliyor, para kazanabiliyor ama belli bir süre geçince çocuk sahibi olamıyor. Ya da geç çocuk sahibi olduğunda onunla vakit geçirmesi zorlaşıyor, tahammülsüzleşiyor. İnşallah bu sefer doktora gittiğimde yeni bir başlangıç olacak dedim... Bu sefer uygun ortamı hazırlayıp transferi yapacağız Allah'ın izniyle... Yani başladıktan itibaren sadece 20 gün sonra yapılıyor transfer, tabii ki her şey yolunda giderse. Şimdiden bu ihtimali düşünmek bile içimi heyecandan ürpertiyor. 

Planladığım gibi adetimin 2. Günü yani 21 Aralık’ta hastaneye gittim. Yine hormon ilaçlarıma başladım. Giderken sormak istediğim sorular ve geçmiş deneyimlerime dayanarak bazı endişelerim vardı. Donmuş embriyo transferi için daha önce tedavi uygulamıştık. Sanırım her hastanenin uyguladığı bir prosedür var. Adetin 2. günü gideceksin. İlaçlara önce günde 1, sonra 2, sonra 3 olarak devam edeceksin. 15. gün USG kontrolüne gideceksin. Bu prosedür bende işe yaramamıştı. Şimdi endişelerim yine bu yöndeydi. Benim için farklı bir şey yapılması gerektiğini düşünüyordum. Bu endişelerimi doktorlarımla paylaştım. Zaten daha önceden onlar da bu konuyu konuşmuşlar. Önceki yazılarımda bahsettiğim bir iğne vardı, önce yanlış kullanmıştım :( Donmuş embriyo transferi prosedüründe bu iğne kullanılıyordu. Bu sefer bu iğnenin bana iyi gelmediğine karar verdiler ki, onu iptal ettiler. Ayrıca donmuş embriyo transferi için normal prosedürde 15. gün USG için çağırıyorlar. Ama benim hakkımdaki geçmiş deneyimlere dayanarak 10. gün çağırmayı uygun buldular. 10. gün ölçülen değer 6,7 mm. 5mm ile başladığımız tedavide kalınlık 6,7 mm'ye çıkmıştı. Geçmişe göre iyi bir gelişme. Bugünden itibaren günde 3 hap ile devam edeceğim. Hala iğne yok. Ama 3 gün sonra tekrar kontrole çağırdılar. 

Bir yandan işi şansa bırakmak istemiyorlar diye düşünüyordum. Bir yandan da yine olmayacak sanırım diyordum. Bu sefer çok umutlu başlamıştım... Hala umudumu kaybetmek istemiyorum ama içime bir kurt düşmüştü. Umarım ben yanlış hissediyorumdur. Benim için ikinci USG kontrolü transfer tedavisinin 13. günü yapıldı. Kalınlık 8,1 mm'ye çıkmıştı. İyi bir grafik seyrediyordu sanırım. Planladığımız gibi 9 Ocak günü transfer yapılmasında bir sakınca görmediler. Bugünden itibaren ilacı günde 4 tablete çıkardılar. Cumartesi gününden itibaren sabah ve akşam vajinal jel kullanmaya başlayacağım. Pazar günü ayrıca bir iğne yaptıracağım, progesteron iğnesi ve bu iğne 3 günde bir tekrarlanacak. Ayrıca anladığım kadarıyla işi şansa bırakmamak için transfer sırasında yeni denenen bir ilacı enjekte etmek istiyorlar. Tutunma için olumlu etkileri varmış. Ama bugünün en güzel haberi 2 embriyo nakledeceklerini öğrenmem oldu :)) Allah'ım inşallah hayırlısıyla dualarımı kabul eder. Sağlıklı 2 bebeğimiz olur :)) İçimde bir pıtırtılar kopuyor, tarif etmem imkansız... 

Hadi hayırlısı...

Melek

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 17. Hafta

17. Haftadan Herkese Merhaba!

Yine şükürlerden şükür beğenerek 17. Haftaya geldik. Bu hafta başı 1 ay üstüne doktor kontrolümüz vardı; biraz heyecanlıydım, 1 aydır görmeyince birsürü “acaba” vuku bulmuştu zihnimde ama haberlerim güzel ☺. Öncelikle resmi olarak belirtmek isterim ki kendisi bir erkek! Doktorumuz 1 ay önce de bulgulardan bu ihtimali belirtmişti, şimdi kesinleşti. Hemen sünnet yazışmalarınızı iyi ki okumuşum diye düşündüm. 

17. haftamızda boyumuz yaklaşık 17-18 cm olmuş. Kilomuz da yerinde. Uzun uzun bütün organlara baktı doktorum, uzun bir sessizlik ve konsantrasyon hakimdi. Parmaklarını, ellerini, kafa yapısını, omurilik, böbrek, bağırsak hepsini gösterdi. Mideye bakmakta zorlandı, sonra gördü. Özetle bir sıkıntı olmadığını belirtti. 2.li testim temiz çıkmıştı. 4.lü test için ve bir de ilk tahlillerimde karaciğer enzimlerim yüksek olduğundan kan aldı, sonuçları bekliyoruz. 4.lü testin sonucuna göre amniyosentez gerekli mi değil mi bakacağız ama şimdiki bulgulara göre gerek olmadığını düşündüğünü söyledi. Zaten Mayıs ayında 20. Haftama girince detaylı ultrason için Atıl Hoca’ya yönlendirdi; o da önemli bir süreç olacak. Toplamda 4 kilo aldım; biraz daha dikkat edelim dedi. Tabii benim – çok şükür- hiç bulantım ve kusmam olmadığından çoğu hamilenin kilo verdiği noktada ben hep yedim... şaka bir yana artık sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum, arada kaçamaklarım oluyor ama genel olarak 3 beyaza veda etmiş durumdayım. Balık konusu hala bir konu, et, yumurta, peynir vb besinleri alıyorum ama balık konusunda “biraz daha çalışalım” dedi. Ama genel tablo iyi olduğundan, doktorum vitamine gerek yok dedi. Bazı şeyler gerçekten şehir efsanesi; çoğu anne veya adayı vitamin kullandığını ve doktorun bana niye vermediğini sorup duruyordu; bende de ister istemez “aa benim neyim eksik, ben de içeceğim” kafası olmuştu. Ama doktorum “ihtiyacın yok” dedi. “Kilon iyi, vitamin daha çok iştahını açar, bu istediğimiz birşey değil” dedi. Sadece bir demir ilacı verdi, içinde Folik asit ve B12 de olan. “Başka da birşey içme, doğal beslenmeye devam” dedi. Bayılıyorum bu kadına; tam hayal ettiğim gibi… 

Bu arada “normal doğum için bedenimin bir noksanlığı var mı? veya bu şimdiden görülür mü?” dedim “Benim gördüğüm kadarı ile bir sıkıntı yok, sen bedenine iyi bak; hareketi bırakma; bol sıvı, bol yürüyüş ve yüzmeye devam” dedi. Yürüyüşler konusunda tembelim; çünkü gün içinde işyerinde oradan oraya çok yoruluyorum; akşam gerçekten üzerimden bulldozer geçmiş gibi seriliyorum yere. Sağolsun kayınvalidem kap kap yemek yapmış da, sadece onları ısıtıp, yiyoruz. Ya da anneme gidiyoruz. Azıcık da nefes darlığı başladı ama genelde merdiven çıkınca oluyor. O yüzden daha sakin hareket etmeyi öğreniyorum, genelde fazlasıyla tez canlıyım çünkü. Geldiğimiz noktada karnım sanırım olması gerekenden daha büyük, hele akşamları 3 katına çıkıyor ama bu duygu hoşuma gidiyor; “aman övünme, şımarma” diyorum hep içimden ama yalanım yok, elimi gezdirirken hayallere dalıyor, gözlerim doluyor, bu mucizeye inanmaya ve içimde atan kalbi hissetmeye çalışıyorum. Tembelliğimden fırsat kalırsa her akşam karnıma saf zeytinyağı sürüyorum; gerçi çatlarsa da çatlasın; hiç meraklı değilim çatlaksız olmaya. Kafadan çatladığm zaten, karnım çatlasa ne olur...


Temmuz ayında hep hayalini kurduğum Kaçkar Dağları’nda Yayla evinde kalacaktık ama çok yüksek rakımlı olduğundan izin çıkmadı. Deniz seviyesinde tatile devam. “7 aya kadar uçak serbest, araç yolculuğuna da izin var, saat başı durup, hareket edersen iyi olur” dedi. Ablamlar ani bir kararla İzmir’e yerleşmeye karar verdi; ay başı maaile onları taşıyacağız; ilk uzun yolculuk olacak, inşallah kolay geçer. Geçen hafta onlar ev bakmak için İzmir’e gittiklerinde 6 yaşındaki yeğenimi haftasonu için ben aldım; muhteşem vakit geçirdik, sinemaya gittik, bahçede Padme Hanım ile oynadık; sonra Pazar günü arkadaşımızın 7 yaşındaki oğlunu aldık, beraber müthiş vakit geçirdiler. Güzel yedi, içti, uyudu. Hepsi benim için ilginç, heyecanlı ve muhteşem bir deneyim oldu. Ablam ve eşinin rahatlığı da işimizi kolaylaştırıyor tabi, özellikle Padme Hanım konusunda süperler. Geçen haftalardaki fazla abanma durumu daha yavaşladı zihnimde. Artık bebek arabası, süt pompası, yatak, dolap, bez, tulum bakmıyorum. Elbet su yolunu bulacak umudu ile geçiriyorum günleri. Ama heyecanım artıyor, önümde zor bir süreç olduğunu değil, çok değişik, heyecanlı, eğer iyi tarafından bakarsam oldukça mucizevi bir süreç olduğunu düşünüyorum. 

Tüm dolunay etkilerine ragmen içimde içime sığmayan kelebekler ordusu var; dans edip, şarkı söylüyorlar. Belki bahar etkisidir; zira güneş enerjisi ile çalıştığım bir gerçek. Etrafım hamile veya yeni bebekli kadınlar ile dolu; genel durum mevzunun çok zor olduğu ve hafif sıkkınlık hali. Gözümü korkutmuyor desem yalan olur ama ben yine de zaten bunu yaşayacaksam, şimdiden zorluğunu değil, kokusunu, gülüşünü hayal etmek istiyorum. 

Öyle işte BYBO arkadaşlarım, bu hafta sevgi kelebeği gibiyim; hiç bozulmasa, hayata hep böyle baksam diyorum ama malum ülkenin, malum kahredici gündemi ve benim bunlara kayıtsız kalamamam bu duygumu alalaşı etmeye çok müsait. Umarım güzel günlere uyanacağımız günler gelir ve biz de görebiliriz. 

Haftaya Görüşmek Dileğiyle...

Sevgiler, 

Nazlı

13 Nisan 2014 Pazar

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 9. Bölüm

Merhaba sevgili BYBO,

Tüp bebek tedavisinde 1 “level” atlayarak donmuş embriyo transferine başlamıştım. İlaçlarımı düzenli olarak kullandım. Başta yanlış olsa da sonradan doğru dozda iğneleri de yaptım. Ve donmuş embriyo transferi prosedürü gereği 14. gün sabahı USG için sabah hastaneye gittim. Hastaneye giderken baştan beri kaç kere hastaneye gittiğimi hesapladım, bu 16. kontrol olmuş. Kontrol için hazırlanırken benden çok etrafımdaki hemşireler heyecanlıydı. Transfer yapılacak inşallah diyorlardı. Ben rahim kalınlığı uygunsa cevabını verdim. Negatif düşünmememi söylediler. Ben kendimi ümitlendirmek istemiyorum dedim. Hoca geldi, baktı ve sonuç 4,3 mm. 15 gün önce 4,1 mm idi. 15 gün östrojen hormonu kullandım hatta neredeyse hormonu günde 3 defa “yedim” ve sonuç sıfır. Ben biliyordum dedim. Hoca neye dayanarak bildiğimi sordu, hissettim dedim. 
Normal hastalara uygulanan prosedür gereği bana da aynı doz ilaç vermişlerdi. Ben normal olmadığıma göre bu ilaçlar bende beklenen etkiyi yaratmayacaktı diye düşünmüştüm. Hormon iğneleri ile tedaviye başladığımızda rahim kalınlığı artmamıştı. Bu durum enzim eksikliğine bağlanmıştı. Bu sefer hormonu direkt olarak ağızdan aldım ama yine kalınlık artmadı. 3 gün için ilaç dozajını arttırdık. Günde 4 hap içmeye başladım, bir gelişme olursa devam edeceğiz, eğer hala yanıt alınmıyorsa tedaviyi durduracağız ve detaylı inceleme için histereskopi yapılacak dediler. Tıp yine benim hakkımda çaresiz kalacak mı acaba diye düşünmeye başladım :)) Sonraki 3 gün günde 4 hap kullanmıştım. 16 temmuz sabahı tekrar kontrole gittim. Endometrium 6,9mm kalınlığa ulaşmıştı. Ancak doktorun şüphelendiği bir "perde" görünüyordu. Endometrium kalınlığı transfer için beklenen en alt sınır değerdeymiş. Histeroskopi çekmeden transfer yapmak embriyoları ziyan etmek olur dediler. İçeride ne olduğuna bir bakıp, belki başka yapısal bir sorun ile karşılaşırsak önce onu çözüp, tekrar ilaca devam edeceğiz diye tahmin ediyorum dedi Hoca. O gün ilaçları kestim. Bir kaç gün içerisinde kanamamın başlayacağını söylediler. Ondan sonra bir kontrol daha yapıp uygun olan günde histeroskopiyi yapabileceğiz. Yine ister Murphy deyin, ister kısmet… 

Bu kontrol sabahı tedaviye devam etmeyeceğimi bildiğimden, önceden planlanmış iş seyahatimi ertelememiştim. Sabah evden çıkarken valizim yanımdaydı. Akşam uçağı ile son derece sıcak bir ülkeye gidiyordum. Bir-iki güne kadar kanamanız başlar dediklerinde valizimi beyaz elbise, beyaz pantolon gibi tehlikeli giyeceklerle çoktan doldurmuştum ☹ Dünyanın bir ucunda bir de başıma bu gelecekse, kaderdir, başa gelen çekilir deyip devam edecektim… Hatta yanımda yeterli miktarda ped olmadığı için almaya çıkacaktım ki hamile bir arkadaşım daha uzun süre ihtiyacı olmayacağı için şirketteki tüm stoklarını bana verdi ☺.  Histereskopi hakkında çok ciddi rakamlar okumuştum internette. Belki birkaç ay ara verip tekrar gelebilirim diye düşündüm. Ama doktorum hemen bu ay yapalım dedi. Zaten transfer histeroskopiden en az 1 ay sonra yapılabiliyormuş. Neyse ki operasyonun ücreti tüp bebek hastası olduğum için indirimliymiş. Normal ücretin %30'una denk gelen bir rakam söylediler. Özel sağlık sigortası ile gitsem daha fazla ödeyeceğim için böylesinin daha iyi olduğuna karar verdik. 

Ama gel gör ki, ben iş seyahatine gittim, geldim, 8 gün geçti ve kanama başlamadı. Hasta koordinatörü 7 ila 10 gün arasında başlayabileceğini, benim gibi ince endometriumu olan hastalarda sürenin uzayabileceğini belirtti. Ben de 10. günü bekledim. Ertesi gün Hoca tatile çıkıyordu. Onunla bir kez daha durum değerlendirmesi yapmak istedim. Bu kontrolde Hoca da benim tıp fakültelerinde araştırılması gereken bir vaka olduğuma kanaat getirdi. Son karar; bayram sonrası histereskopi yapıp bakacağız. Durmak yok, yola devam. 

Ramazan bayramında 3 gün herşeyden uzaklaşmak istedik eşimle. Tatildeyken aradılar ve planlanan tarihten 1 gün önceye çekmek istediler ameliyatı. Biz de tamam dedik. Operasyon saat 15:00'de yapılacağı için sabah 08:00'de kahvaltı ettim ve başka bir şey yemedim. Öğlen 12:00 gibi hastaneye yatış yaptım. Yine hazırlık başladı. Yine sol elimde damar yolu açılamadı ve sağ kola geçildi. Sanırım bu konuda uyarı yapmam bir işe yaramıyor. Ne yapalım... Damarı her seferinde bir kere patlatmadan rahat edemiyor bu hemşireler... Saat 15:00'e doğru beni ameliyathaneye indirdiler. Daha kapısından girerken hemşire damar yolundan bir sıvı enjekte etti ve 5 saniye sonra uyumuşum. Uyandığımda saat 16:15'ti. Beni derlenme dedikleri bir bölümde tutuyorlardı. Hemşire ziline basıp uyandığımı söyledim. Gerçi hayal meyal 1-2 görüntü ve ses hatırlıyordum bu geçen sürede ama yine de belirsiz bir süre olunca çok garip hissediyor insan... Odaya çıkardıklarında saat 16:30'du. Eşim de beni merak edip aşağı inmiş. O da merakla geldi biraz sonra. Bir süre daha dinlendim. Giyinip hazırlandım. 

Doktorlarım gelip açıklama yaptılar. Rahim içinde bir perde varmış. Hoca bunu kesmiş. Bu durum menstruasyon azlığının ve olmamasının bir nedeniymiş. Ayrıca gebelik olsa dahi düşüklere sebep olabilirmiş. Böylece transfer sonrası başarı şansımızı arttırmış olacağız dediler. İzlememiz için operasyonun CD'sini de verdiler. Gerçekten bir makas ile bir bölümü kesmişler. İnternetten okuduğuma göre bu perde doğuştan olan bir şeymiş. Bazı kişilerde tüm rahim boyunca bile ilerlemiş olabiliyormuş. Bendeki perde sadece üst bölümdeydi. Yani üstten rahim alanını daraltıyordu. Ameliyat sonrası kanamam bile olmadı, sanırım bu da ameliyatın başarılı geçtiğini belirten bir işaret. Benim kafamdaki plan transfer için ekim ayını beklemek, belki de Kasım'ı... Ama Hoca'nın ne diyeceği ve nasıl bir tedavi planlayacağı önemli olan.

Gelecek yazıda görüsmek üzere...

Melek

10 Nisan 2014 Perşembe

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 15

Merhaba BYBO sakinleri, 

Geçen yazımdan bu yana umarım herkes iyidir. İyi olmak kolay değil bugünlerde biliyorum. Özellikle benim gibi ''bizim dışımızda'' olanlardan da bu kadar etkileniyorsanız hayata aynı umutla devam etmek çok zor oluyor. Kötü haberlere karşı gelişmiş bir koruma kalkanına ihtiyacım oluyor çoğu zaman. Direncim düşüyor, her kötü şeyden korkup çok üzülüyorum. Ama bu defa bunları paylaşmak yerine 2. tüp bebek tedavim ilgili gelişmelerden bahsedeceğim. 

Gönlümüzden geçen malum. Ben sağlıklı bir gebelikle yine sağlıkla ve mutlulukla bebeğine kavuşmak isteyen anne olmak isteyen bir kadınım. Bu yolda yalnız olmadığımı da biliyorum. Ne çok kalp bu hasretle bu umutla atıyor, farkındayım. Dilerim hepimiz için bu istek çok yakında gerçek olur. Geçen adet dönemiyle birlikte gittiğimiz doktor kontrolünde 3 hafta doğum kontrol hapı kullanmam istenmişti. Kullandım bitti. Çok şükür atlamadan şaşırmadan sonunu gördük. 4 gün sonra olan doktor kontrolünde ise beklediğimiz işareti aldık. Yani dondurulmuş embriyolar için olan tedaviye başladık. Reçetemde günde 3 kez almam gereken hormon hapı, önlem olarak kısa süreli antibiyotik (bitti), 36 saatte bir almam gereken kan sulandırıcı bir hap daha ve tabiki yine folik asit var. 

Bunun dışında hipotiroid için olan düşük doz ilaç tedavisine aynen devam ediyorum. Bu kadar ilaç kullandığım için elbette mutlu değilim. Hormon hapı bünyemi altüst ediyor. İlk tüp bebek tedavisindeki iğneler bile sanki bu denli etkilememişti. Ya da insan canlısı başına gelen en son şeyi hep en zoru zannediyor. İlk günkü baş ağrısı çok uzun sürmedi ama sonraki günlerde zihnimi bedenimi kaplayan iç sıkıntısını, mutsuzluk hissini tarif etmem zor olur. Şikayet ettiğimi sanmayın demek isterdim ama o da yalan olur, ediyorum işte. İlaçları atlamadan kullanayım diye buzdolabının kapağında duran kağıda her gün içtiklerimi not alıyorum. Kahvaltıdan sonra eşime de 1-2 hap vermeyi deniyorum ama şimdiye dek boş bulunup yutmadı. Halbuki neler yaşadığımı daha iyi anlayabilirdi! Sonuçta bu birtakım işi olmayacak mıydı? Görev dağılımında bir hata olmuş sanki. Neyse, Sonunun inşallah hayırlı ve iyi haberlerle olacağını umarak içimi iyi tutmaya, dayanmaya çalışıyorum. 

Gelecek hafta tekrar doktor kontrolüm var. Eğer her şey iyi giderse transfer günü belirlenebilir. Eğer minikler buz uykularından güzel uyanırlarsa transfer günü 2 hafta sonra olabilir. Eğer'ler, ihtimaller çok! Her zamanki gibi yani. Psikolojik sınırın bir o tarafındayım bir bu tarafında. Zor işler bunlar, yani zor işlermiş. Allah benim ve bu yolda giden herkesin yardımcısı olsun. Bu süreçte akışına bırakabilmek ve olumlu olmak, sakin ve sabırlı kalmak en büyük arzum. 

İşin bu kısmında (ki benim için en zor kısmı) yoganın bana yardımcı olacağını umuyorum. Şimdiden 5 derse girdim. Haftada 2 devam etmeye çalışıyorum. Eğitmenlerin söylediği gibi ilk derslerde konsantrasyonu sağlamak zor oluyor. Meditasyon kısmında günlük sorunları zihnimde sıralayıp duruyorum. İlaçları unutma, akşama şunu pişir markete uğra vs vs. Zihnin bu konsantrasyonu zamanla kazanacağını söylüyorlar. Ben de öyle umuyorum. Bedensel hareketlerin bazıları elbette zorluyor. Ama o ilk derslerdeki eklem-kas ağrılarım azaldı. İleride acayip esnek bir şey olmaktan korkuyorum :) En zoru nefes alıp vermek! Oksijen israfı dedim ilk dersin sonunda. Bir derste aldığım nefesle 1 hafta oksijensiz devam edebilirim, yani o derece! Allah'ım sen benim zihnime selamet ver ne olur. Ne çok alışmışım nefesimi tutmaya, hangi çakralarım kilitli kaldı kimbilir. Şimdi acımıyorum ama bol bol burundan nefes alıp veriyorum. Eğitmenin sustuğu yerlerde içimden ben devam ediyorum olumlama'lara... Bedenim sağlıklı, ben iyiyim, daha sakinim, her şey daha güzel olacak.. veee nefes ver, tüm öfke stres ve kızgınlıkların gitsin... 

Bazen derslerin sonunda çok kısa süreliğine de olsa kendimden beklemediğim derece sakinleştiğimi hissediyorum. O zaman deniz kıyısında eşim ben ve bebeğimiz çok mutlu, suda oynuyor oluyoruz. Güneş batıyor, su ılık ve herkes yarı çıplak :) Gülümsüyorum. Ben bunu düşünmeyi seçiyorum, bunu seviyorum. Yoga daha önceki senelerde sadece 1-2 başlangıç DVD siyle ve çok az denediğim bir şeydi. Şimdi özenle öğrenmeye çalışıyorum, keşke daha erken başlasaydım. Zihnen ve bedenen bana getireceği her iyiliği hissetmeye hazırım. Transfer gününe dek de devam etmeyi planlıyorum. Sonrasını sonra göreceğiz. 

Yeni haftayla yeni ve güzel haberler gelsin hepimize. 

Sevgiler,

Tuna

8 Nisan 2014 Salı

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 15. Hafta

Sevgili BYBO’cular,

Bu hafta size ne yazayım diye çok düşündüm; Pamir bebeği toprağa verdikten sonra üzerine yazsam ne yazar, yazmasam ne yazar diyorum; sonra hayat hiç böyle bir gerçeği suratımıza vurmamış gibi bebişimle ilk Eskişehir maceramızı anlatsam diyorum; sonra hepsinden kaçıp, yatağa girip, deliksiz uyumak ve zaman zaman unutmak istiyorum. Bir ülkede çocuk ölümleri ne kadar artarsa biz o kadar geriye gideriz! Ve Biz geriye depar atıyoruz resmen. Beyefendinin bahsettiği Yeni Türkiye bundan mı acaba? Hale bakın: son 1 yılda felaket üstüne felaketle boğuşuyoruz. Zaten unutan, cesur olamayan, hakkını aramayan bir milletiz; olayların yoğunluğu karşısında bir ekran karartıyor, bir lale bahçesi fotoğrafı koyuyor, bir maç yorumu yapıyoruz. Tamamen toplumsal manik depresiflik yaşıyoruz. (böyle bir tanı psikolojide var mı bilmiyorum, ben uydurdum) amacım asla sizleri üzmek ve olmuş bir olaya daha da laf yetiştirmek değil ama size kendi gözümden arama gecesini anlatmak istiyorum; sanırım kararım bu yönde. 

Cuma akşamı iş çıkışı servisle eve giderken gördüm Pamir ile ilgili twitleri. Hemen ReTweet etmeye başladım. Zekeriyaköy olduğunu duyunca eşimi aradım ama telefonu hep meşguldu. Kendisi ve arkadaşları Endura motorsiklet sporu ile uğraştıkları için haftasonları o bölgede ormanlık alanda çok geziyorlar. Kimsenin bilmediği delikleri öğrendiler; derdim bir an önce ona ulaşıp, eşi dostu toplamasını söylemek. Sonra babayı takibe aldım, o şekilde eve geldim. Anneme gittik, eşime bahsettim, haberim var ama ormanda mı kaybolmuş dedi. O kadar fikrim yoktu, haberleri izledik, baktım halk sokaklarda; dedik hadi gidiyoruz. Padme Hanım’ı da alacaktık, hatta Pamir bebeğin bir eşyasını bulur muyuz dedik ama sonra arkadaşlarımız burada köpekler var, getirmeyin dedi. Bize bağ olmasın diye almadık. 

Zekeriyaköy’e vardığımızda gözlerime inanamadım, heryer dev ışıklarla ışıklandırılmış, yüksek kolonlar konmuş, Pamir’in sevdiği sesler veriliyor. Sarıyer Belediyesi çadırlar kurmuş, Jandarma orada, Akut orada, başka bir sürü kurtarma ekibi, köpekler, halk, çoluk çocuk herkes gelmiş. Ama anlamadığım bu bahsettiğim kalabalık duruyordu; kimi evin önünde, kimi biraz daha yukarıda; kimi de küçük küçük gruplar halinde yoldan dağılmış yürüyorlardı. Anlamadık, hoşumuza gitmedi; bir dağınıklık vardı. Biz de kendi kendimize hareket etmeye başladık ve ormana girdik. Bu arada ev ormana yakın değilmiş; dolayısıyla girerken bile orada olmadığını tahmin edebiliyorduk; ama ya biri alıp, ona kötü bir şey yaptıysa, gelip ormana bırakır düşüncesi ile bakındık. Orman o kadar karanlıktı ki çok ürktüm. Yoldan içeri dalıp, çalılıklara, ağaç diplerine yöneldik; fenerlerimiz güçlüydü ama neye yarar... Sonra eşim ve arkadaşı ormanın derinliklerine girdi; evleri çevreyene çitlere kadar didik didik aradılar. Bu arada başka siviller de ormana girmeye başladı ama öyle herkes detaya inemiyordu, korkutucuydu ama maşallah çenelerine vurmuştu, biri bağıra bağıra Pamir hakkında sürekli çok bilmiş konuşuyordu; orada biraz gerildim ve cevap verip vermeme arasında kalıp, “nefesinizi bu hikayelere değil, Pamir diye bağırmaya harcayın” dedim. Hiç tarzım olmasa da ağzımdan çıkmıştı; eğer adam gerginliği uzatsaydı işimiz vardı ama söylene söylene gitti. 

Bu arada offroad ekibi arabaları ile ormana girdi, bizimkilere ışık tuttular ama elimiz boş kaldı. Ormandan çıkıp, inşaatlardaki çukurlara baktık; bu arada ablam beni arayıp, endişeli bir sesle sürekli “ya kötü bir manzara görürsen dayanamazsın, çık oradan” diyordu. Ben de hep aynı şeye takılmıştım “benim çocuğum olabilirdi” Baktık olduğumuz bölgede bir iz yok, evin önüne gittik. Amacım aileden biri ile görüşüp, Pamir’in huyu suyu hakkında bilgi almaktı; ona göre bir plan yapacaktık. Bütün motorcu arkadaşlarımız gelmişti ama onlarda evin ormanın yanında olduğunu sanıp, ormana gireceklerdi. Durum öyle olmayınca onları at çiftliği denilen bölgeye yönlendirdik. Bu arada kimse gitmiyor, hala akın akın insan geliyordu. Ve inanın 7 den 70’e herkes vardı. Hani şekilciliğe bayılan milletimiz var ya; onlara demek istedim, türbanlı bir sürü kadın vardı; hepsi duvarlardan atlayıp, çöpleri didikleyip, arabaların altlarına yatıyordu. Hatta benim hamile olduğumu duyan bir genç kız, bana hiç izin vermedi; ben eğilince, tutup kaldırdı, “abla ben eğilirim” dedi. Küçüktü, başı kapalıydı; anne-baba, kardeş gelmişlerdi. Annesi orta yaşlıydı; yerlerde süründü, eşine ışık tuttu. 


Diyeceksiniz ne alaka? Benim için bir alaka zaten yok; herkes insan üstü insandı; alaka bulanlar için yazmak istedim. Kimse “kimci, neci” olduğuna bakmadan çalıştı o akşam. Jandarma bahçe kapısının önünde nöbetteydi; ona derdimi anlattım ama kabul etmedi. Anne baba değildi görüşmek istediğim, teyze hala yenge komşu, kim olursa ama jandarma çok sertti. Bahçeye bakmak istedik, tabi ki de izin çıkmadı. Kimse gerçekten sizin ajanlığınızı istemiyor, ama siz de öyle bir sahiplenme ile gidiyorsunuz ki aklınıza geleni yapmak boynunuzun borcu. Ama sonuç alamadık, ben öyle çaresizdim ki eşim beni arabaya bindirip, “sokaklarda arayalım” diye uzaklaştırdı, heryere baktık; durup durup çöp konteynırlarına, köpek kulübelerine, ağaç diplerine; aklınıza neresi gelirse… çaresizce alana döndük. Saat geç olmuştu, eşim artık beni götürmek istiyordu ama ben sabaha kadar kalmalıydım; derken Jandarma akın akın hala gelen olduğunu görünce gidin, sabah gelin dedi. Biz de mecbur gittik; zaten bakılacak yer kalmamış, hiçbir duygu bizi tatmin etmemişti. Ben bahçeye feci takıktım, içeri girmek istiyor ama izin alamıyordum. Böylece eve döndük, ne uyku ne duygu; bebişim dinlensin diye bomboş yattım yatağa. Gözyaşım bile yoktu; tek bildiğim hayatta olma olasılığının düşük olması idi. 

Sabah 5 de bu gerçekliği peşimde bırakıp, Eskişehir’e gittim, sonra da kötü haber aldık. O an aklımdan geçenler çok kötüydü; kendime şaştım; kesinlikle sonradan havuza atıldığı fikrine takıldım. Anne babanın sakinliği suçmuş gibi öfkelendim. Sonra aklımı başıma alıp, düşündüm… çok büyük bir acı, Allahım kimseye göstermesin desem de bu ülkede çocuk, bebek, genç ölümü gittikçe basitleşiyor ve artıyor. Bu basit bir ölüm müydü? Ihmal miydi? Kader miydi? Kafam karışık; sadece hiç tanımadığım ama yürekten sevdiğim o bebek artık yok, muhtemelen herşey olduğu gibiyse zaten kaybolduğu gün ve saatten bir süre sonradır bizimle değilmiş artık... Akut ısrarla oraya baktığını ama dalgıç girmediği söylüyor. Benim bildiğim suya düşen birinin yaklaşık 6-7 saatte su üstüne çıkması gerekiyor. sanırım ilk kaybolduğu zaman oraya bakıldı ve olmadığı kanaat getirilip, elendi ama sonra neden o havuza tekrar bakıldı, orayı yakalayamadım. Yani biri mi uyardı, akıllarına mı geldi; biri mi gördü, orayı anlayamadım. Bir kuyu 18 görevli tarafından boşaltılırken saatlerce, o havuz neden boşaltılmadı, anlamadım. Dönüyoruz dolaşıyoruz sonuç alamıyoruz. Alsak ne olacak derseniz? Susarım… koca bir hiç çünkü. 

Sonra da 9 yaşındaki Mert’in öldürüldüğünü öğrendim; bir çöp kenarına atılmış ve haberler doğru veriyorsa, kıyafetleri üzerinde değilmiş. Tecavüz edilmiş, başı taşla ezilip, boğulmuş. işte ben bunu yapanın en ağır cezayı almasını değil; yaşamamasını istiyorum; acılar içinde olmasını istiyorum. Ama ne garip ki, bu çocuğun haberi neredeyse yok kadar az; bu ayrımı neye göre yapıyoruz acaba? Toplumsal baskı mı? sonuçta işin ucunda (Allahım yazması bile korkunç) tecavüz, taciz veya benzeri birşey var “Aman sus, ayıp, kimse duymasın” adetimiz mi geçerli? Bilemiyorum çokca sorum var, yazında kafam karışıkmış gibi geliyor ama aslında değil. Şimdi Mert’in anne babası olduğunuzu düşündüğünüzde, çocuğunuzun canını yaktıklarını nasıl kabullenirsiniz ki? O baba o pislik veya pislikler bulunursa canını almaz mı? hak olmaz mı? (hukuken olmaz da, ruhen belki) Ahh bu gündem bana, bize çok fazla; çok yorucu. Ama gözümü kapamak istemiyorum; hiçbir zaman öyle olmadım, olmak da istemiyorum. 

Mümkünse hamişliğim bittikten, bebeğim belli bir yaşa geldikten sonra da bir sosyal platformda yer almaya karar verdim. Bu mümkünse kadın- çocuk tecavüzleri ile ilgili bir topluluk olacak. Hepimiz hayata bir neden için geliyorsak; benim ki de bu! Çocukluğumdan beri duyarlılığım ailemi korkutmuş, başım belaya girecek diye korkmuşlar ama korka korka, susa susa ne olduk? Koca bir HİÇ! Ne parada ne de mevki de gözüm var; geçinecek kadar param olsun ve ben inşallah bir savaşçı olayım; o zaman kendimi tamamlamış olacağım. 

NOT: Bebişi 3 haftadır görmedik, haftaya randevumuz var; inşallah sağlıkla büyüyor ve anneye çok kızmıyordur. 

Sevgiyle Kalın 

Nazlı

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım