30 Haziran 2014 Pazartesi

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 27. Hafta

Stres bebeğime gerçekten ne kadar zarar verir? 

Hayatın bizim elimizde olmayan ama ceremesini bizim çektiğimiz anları vardır ya; hamile duası bile tutmaz, çok istersin ama olmaz ve herşey hayal ettiğinin tam zıttı olur. Ahanda tam ortasındayım yağmurum, kışın, soğuğun hali ruhiyetisi bu aralar ben ve içimde atan kalp… 

2 hafta önce içimde atan kelebekler istirahata çekildi; beni bana bıraktılar. Üniversitede çalıştığımı söylemiştim; 2 hafta önce son sınıf öğrencilerinin Mezuniyet Töreni vardı; bu organizasyon A'dan Z'ye bana ait. Her yıl olduğu gibi güzel güzel hazırlandık ve tören saati feci bir sağanak yağmura yakalandık. Detaya girmeyeyim; tahmin edersiniz ki kızgın öğrenci ve aile profili tokat gibi çarptı yüzümüze. Ben karnı burnundanın başında, ama yaramaz anne kurulum için 2 gün alanda helak olup, bir de üstüne gribe yakalanınca; yağmurun altında dona kaldım. Herkes yağmurdan kaçışırken ben şok ve üzüntü içinde; hazırladığım herşeyin bir hiç'e dönüşmesinden ve bundan sonrasını hayal bile edemediğimden yağmurun altında “Allahım sana o kadar dua ettim, çok içimden diledim ama neden” diye isyanlardayken, bir arkadaşımın üzerime zorla yağmurluk giydirmeye çalışması ile kendime geldim. Sonrası tam bir kabus… 

Aslında işle ilgili ertelediğim bazı konuları zihnen halletmemi sağladı ama işte bünye meselesi; rahat olamıyorum ki… Ben rahat olamayınca da içimdeki ne halde merak edip, daha çok dertleniyorum. Henüz yeni tören yapamadık; nasıl olacak hiç bilmiyorum. Tek bildiğim önceliğin kendim olması duygusuna alışmaya başlıyorum. 27. Haftamda kızgın, öfkeli bir güruha temas edemeyebilirim. Etsem de sonuçları bizi daha mutlu etmez sanırım. Özetle, işyerimdeki bu şanssız dönemleri bebeğimle birlikte geçirmek suretiyle kendisini üzdüm; gergim; ne bileyim birşeyler yaptım. Umarım bana çok kızgın değildir ve ben saçmalamıyorumdur… Gerçi maşallah öyle hareketli ki... The Americans dizisindeki gibi kodlarla birşey mi anlatıyor acaba demiyor değilim. ☺ He rşey bir yana iyi ki var; iyi ki benimle; hayatımda o olmasa idi; bu fani sınavlar içinde boğulup, kalırdım. Ama artık bebeğim var ve ne olursa olsun; o var işte… Bu duygu beni heyecandan deli ediyor. Şu an bile bu satırları yazarken tekme tokat girişiyor bana ☺. 

27. haftamda 10 kilo almak süretiyle yavaş yavaş şişiyorum. Önümde daha 3 ay olduğu düşünülürse sanırım bu macerayı totalde 20 kilo almış bitireceğim. Umarım altında kalabilirm. Zira yataktan kalkmak şimdiden azıcık zorlaştı, eğilip yeri peçete ucuyla bir sileyim de hayal oldu. En sevdiğim pozisyon sırtımda bol yastıkla dik oturmak ve ayakları dikebildiğim kadar dikmek. Bel fıtığım bu aralar göz kırpıyor, “hu huu ben de buradayım” diyor ama hiç yüz vermiyorum. Hemen karnımı sevip, “kışkış” yapıyorum. Idrarımın rengi daha sarı oldu ve hafif kokulu; sanırım su içme oranımı sıcaklarla çarpıp arttırmayı ihmal ettim. Hafif iltihabik bir durum hissediyorum; hopp suyu dikiyorum. Canım hep karpuz istiyor ama malum şekerli meyvelerimizin kraliçesi olduğundan günde en fazla 2 dilim yiyor, kalanlara el sallayıp, arkamı dönüyorum. 

Sağlam bir tatile ihtiyacım var ama onun içini ne dolduruyor bilmiyorum; güneş mi? gölge mi? durmak mı? koşmak mı? yalnızlık mı? bol kalabalık mı? ne iyi gelecek bilmiyorum. Çok fazla deneme şansım da olmadığından olanla yetinmeyi öğrenme çabalarındayım. Şımarık olmak kötü birşey; ben bayağı şımarıkmışım; istediğim olmayınca somurtan bir kadın modelini sınıyorum şu an. Aslında daha neler neler sınıyorum ama yazıya pek dökülemiyor. Hayatı evire çevire sorgulayıp, olduğum yere varmaya çalışıyorum. Bebeğime iyi bir anne olur muyum hayalleri içinde gerçekliğimi kaçırmamaya çalışıyorum. Sinirli isem; değilmişim gibi yapmayıp; bunu nasıl tamir edeceğimi düşünüp duruyorum ama sanki bir yere varamıyorum ☺. Ama olsun belki beceririm bir gün ve hayalimdeki “ideal anne” olurum. Annem ve babamın olamadığı herşey olasım var; aç kaldığım her tarafı kapatasım var. Kimseyi yargılamadan yaşamaya çok özeniyorum, özendiğim an yargılıyorum. Hele eşimle saçma sapan çocuklu aileleri kritize edip, “ayy büyük konuşmayalım Kaaadddirrrr” diye elimi tahtalara, demirlere, kıça başa vura vura bir hal oluyorum. Ne kadar cüretkarız değil mi? Şahsen allahın sopasını çokca tatmış biri olarak; hepsinin bana ders olması gerektiğini biliyorum ama insanoğlu pek unutkanız… 

2 hafta sonra kontrolümüz var; yine bazı kan tahlilleri yapılacakmış. Bugüne kadar çok iyi geldik, diliyorum böylece bitsin. Şu saçma gerginliğim ve iş yoğunluğum bitince Doula mevzuna gireceğim. Bakalım nasıl birşeymiş. Keşke Tomris burada olsa ve eğitim verse; kapısında yatarım valla ☺.  Bu hafta da bizden size kucak dolusu sevgiler 

Not: Annemin kafası biraz karışık; siz “he he” deyin, geçin. İmza: Adsız Bebe ☺

29 Haziran 2014 Pazar

Emel'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 2. Bölüm

Merhaba Herkes,

İşi tıp doktorlarına bırakmış olmanın verdiği hafifliğin hikayesini ilk bölümde anlatmıştım. O hafiflik çok kısa sürmüş şimdi düşününce... En beğendiğim huyum bir işe başlarken onu planlamak ve zaman belirlemek-ti :) Bu iyi bir davranış gibi gözükse de bazı hallerde insanı yavaş yavaş bitirebiliyormuş. O yüzden artık sevmiyorum bu yönümü. 

Yaklaşık bir ay sonra muayene masasındaydım. Reglinin ikinci günüydü ve bu şartlarda ilk kez muayene olacağım için hem stresli hem heyecanlıydım. Muayene sonrası elimizde bir torba ilaçla eve geldik. İlk iğne, saat 20.00, banyodayım, eşim istersen ben yapayım diyor arada, sürekli başa sararak 1 2 3 sayıyorum, o kadar ağlıyorum ki gözüme dolan yaşlardan göbeğimi görmüyorum. Acıyacağından değil o yaşlar, "Bu ana nasıl geldik?" isyanı, dibine kadar isyan. İlk hamileliğimin mutsuz sonunda da çok isyan ettim. Allah inancı olan biriyimdir ama psikoloğa bile olur olmaz tezlerde bulunup isyan ettim. Ne zaman sonra kendi kendime toparladım ve o yoldan döndüm. Neyse, ilk iğne maceramız bol ağlamalı geçse de sonraki iğneler gözü kapalı yapıldı. 

Ancak ters giden birşeyler vardı. Doktorum dozu her üç günde bir arttırsa bile yumurta gelişimleri beklenen düzeyde değildi. OPU sonrasında 3 adet yumurta toplanmıştı ve sonraki gün gelen telefon iyi haberler getirmemişti. Embriyoloğun izahına göre biri zaten küçüktü işleme alınmadı, diğerinin içi boş çıktı, son umudumuz olan yumurta ise döllenme işlemi sırasında bölünmede bir sorun yaşayıp istenen yapıyı oluşturamadı. Yani oyunun ilk seviyesinde yandık. Başa döndük. 2 gün sonra doktorumuzla görüşme randevusu aldık. Neden böyle olduğuyla ilgili görüşmek istemiştik. Odaya girerken iyiydim ama çıktığımda bütün hayallerim gibi tükenmiştim. Doktorun dediğine göre, ilk hamilelikte yaşanan sorunda benzer problemlerden kaynaklanmış olabilirdi. 

İğneleri bırakacaktık, iğnelere tepkim iyi değildi. Ve bir kutu içindeki 10 hapla yola devam edecektik. Bunun öncesi rahim filmi istiyordu. Bu acil durum planıydı, beklemediği bir durumdu ve işe yaramazsa (benim sorumdu) onu o zaman düşünecektik. Tüm bu süreçten ailelerimizin hala haberi yoktu. Bir akşam annemi karşıma aldım ve süreci özet geçtim. Ben ondan destek görme beklentisiyle bunu paylaşmışken o 1-2 hafta durumu kabullenmedi. 2 hafta sonunda annemin psikolojik danışmanı olarak buldum kendimi =) Sırtını sıvazlarken “Burada bir yanlışlık var?” diye düşünüyordum. Neyse ki bir ayın sonunda durumu kabullendi ve “Belki ayağını üşütmüşsündür?” tarzı tezlerini bir kenara bıraktı. Annemden aldığımız tepkiyi baz alarak kayınvalidemlere bu durumu hiç açmama kararı aldık. Sorarlarsa doktora gidiyoruz diye konuyu geçiştirecektik. İkinci tedaviye başlamak için beklemek istemedik. İlk yenilgi bende hırs yapmıştı. Çekilen rahim filmi sonucunda bir sorun olmadığı için hızlıca ikinci kez yumurta geliştirme işine daldık. 

Haplarımı ilk 5 gün düzenli şekilde kullandım. Ve bir mucize oldu... Üç haneli rakamlarla satılan caanım (!) iğnelerimin yapamadığı folikülleri 9tl lik bir kutu hap yapmıştı =) 15 gün sonunda 6 adet yumurta toplandı ve 4 ü döllendi. Rahim iç zarı kalınlığının uygun olmamasından dolayı transfer için o ayı es geçtik ve embriyoları dondurttuk. Derken bir sonraki ay yoğun ilaç kullanımıyla rahim zarı kalınlığı alt sınırın biraz üstüne geldi ve transfer kararı alındı. Çözdürülen embriyolar gelişimlerine devam edecekler mi diye beynimizi yiyen iki günün sonunda bizi hastaneye çağırdılar. 3.gün transferi mi olsun yoksa 5.günü bekleyelim mi diye sordular. Buraya kadar geldiysek vardır bir hayır dedik, üçe beşe bakmaz Allah dedik, verecekse o verecek zaten bunların hepsi bir araç dedik ve yola girdik. Sadece 10 dk. sonunda 2 embriyo artık vücudumdaydı. İki embriyo transfer etmek doktorumun tercihiydi ve 4 ünü mü transfer etsek dese ona bile hayır diyemeyecek durumdaydık. Geriye kalan 2 embriyonun gelişimlerini takip edip tekrar donduralım dediler. Transferin ertesi günü aradıklarında beklenen blastokist gelişimini göstermediklerini ve işlemi iptal ettiklerini söylediler. 

Artık dondurulmuş ve kenarda bekleyen embriyolar yoktu, tutmazsa yine başa dönecektik. Bundan sonra geriye sadece 12 gün beklemek kalıyordu. İşten izin aldım, sadece 2 gün yattım sonrasında evde günlük işlerle haşır neşir oldum. Transferden önce kendime bir sürü ip almıştım. Bir battaniye örmeye başladım, rengarenk. Yazın pikniğe gittiğimizde bunu yere serecektik. İlmekler kafamı dağıtmama ve -gün saymayı bırak- saat saymaktan vazgeçmem için bahane oluyordu. Motifleri motiflere ekledim ve günler geçti. 12.gün pazartesiye geldiği ve işten tekrar izin alamayacağım için 10.gün olan cumartesi yine ilk hamileliğimin haberini aldığım hastanedeydim. O hastaneye belki de inadına gittim. Bir kere iyi haberi almıştık. Bankoda görevli ve iyi haberi bize veren çocuğun adı Ömer’ di. Oğlum olursa senin adını koyacağım demişti ona eşim. Kötü anıları silelim diye yine aynı hastanedeydik herhalde. Sanki hastaneyleydi savaşımız. Oydu benimle dalga geçen. Bende “Bak gördün mü seni yendim” diyecektim. Eşim Sanço Panza :) ile yeldeğirmenlerine karşı savaş açmışım haberim yokmuş. Bildiğin Don Kişot’ a bağlamışız durumu. Kan verdikten 2 saat sonra yine mail kutusu karşısında, açılan pencere ve anlamsız ama anlamı kocaman bir rakam… 2. Yeldeğirmeni kazanmıştı. Ben yine kaybetmiştim. 

3.bölümde görüşmek üzere, 

Sevgiler, 

Emel

27 Haziran 2014 Cuma

Züleyha'nın Bebek Yapım Günlüğü — 4. Bölüm

Selamlar ballar, 

Günlüğümün üçüncü bölümünde benim için çok, çok heyecanlı bir yerinde kalmıştım. Onca telaşlı ve yorucu beklemeden sonra, geldi çattı regl günü. Bırakın gününü, yıllardır gerçekleşeceği saati bile bilen ben o noktada da tutuştum. “Ya stresten gecikirse, ya ben bebek sanırsam, ya bir de kendimi böyle hırpalarsam?” Kendime yaptığım eziyeti, bin karat desem kimseye satamam; öyle pis! Dilerim biraz akıllanmışımdır da, hayatım boyunca bir daha asla bu kadar incitmem kendimi. 

Reglim gecikti, evet. Sevinemedim bile. Anlayamadım. Onca yıldır sadece bir kez, bir gün gecikmişti reglim ama ben o lanet gebelik testlerinden beri kendimi hep en kötüsüne hazırladığım için “iyi” olma ihtimali sanki çok azdı. Ne üzülüyor, ne seviniyordum. Hem üzülüyor, hem seviniyordum. Kocam eve gelince regl olmadım diye boynuna atladım, stresten de olabilir diye yarım saat ağladım. Sabahı zor ettim. Ertesi gün yine fırladım evin karşısındaki hastaneye. “İki gün geçsin demiştiniz ama bir gün gecikti, belli olur mu? Dayanamadım.” dedim. Kadın benden kurtuluşu olmadığını anladı, aldı kanımı. 3 saat sonra aldım sonucu. Elimde bir kağıt, koşa koşa eve geldim. Niye acaba? Kağıt bana baktı, ben kağıda baktım bir süre. “H 211,06 ne be? 3. Trimester’i çizmiş, niye çizmiş?” Doktor arkadaşımı arıyorum, açmıyor. İnternetten baktım. “10’dan büyük olmalı… Bende 211,06?” Kalbim bir an durdu sanırım. Beynim de durdu. 10 mu büyük, 211 mi diye düşünür mü insan? Ağlamaya başladım sevinçten. Evle arasını su yolu yaptığım hastaneye yeniden, terlikle koştum. “Gebelik başlamış. Ama ultrasonda şu an görünmez.” Ne demek gebelik başlamış, ne gebeliği? Kimde başlamış? 

Şokumu mazur görün lütfen. Hipotiroid sebebiyle, ilk doktorum tarafından yüzüme vurulan “Senin çocuğun olmaz.”dan beri çok zaman geçti ama etkisi bir türlü geçmedi. Bunca telaş, bunca merak, bunca korku hep ondan. Acaba gidip, sonuç kağıdıyla ağzına ağzına vursam mı? 

Bal Eren 12 haftadan önce ilan etmemeyi tercih ettiği ve bunu grupta dile getirdiği için bugünü bekledik, günlüğüm de biraz kaydı haliyle. Bugün 12. haftanın içerisindeyim, 5 günden bir şey olmasın artık, söyledim gitti! :) Bu da orada olduğunu gördüğüm ilk günden. Delirecek gibi olmuştum sevinçten. Hala bir tarafım inanamıyor ama... O tam bir Bebek Yapım Bakım Onarım bebeği! Yaklaşık 3 senedir ona blogtan, Facebook sayfasından ve gruptan hazırlanıyorum. İlk denemede başarılı olmanın sebebinin BYBO ve Eren olduğuna tüm kalbimle inanıyorum. Gebe kalmak için önerdiği birçok şeyi eksiksiz yaptım. Kahve delisi olmama rağmen hiç diyebilecek kadar azalttım, şekeri de aynı şekilde. Spor ve meditasyon yaptım, kendimi stresten arındırdım. Ateşimi takip ettim ve daha birçok şey… Minnettarım, çok! Bundan sonra gruba çok daha fazla ihtiyacım var, bıkmayın benden olur mu? 

6. haftaya kadar hiçbir belirtisi olmayan ben, o hafta başlayan bulantıları da psikolojik sandım. 8. hafta çıkarmaya başladım, 9. haftadan beri banyoda sabahladığım oluyor. Zor bir ilk trimester geçiriyorum. Hipotiroid sebebiyle, sabah yataktan çıkmadan kraker yemek gibi önerilen bazı şeyleri yapamıyorum. Uyandığımda hormon almam ve bir saat beklemem lazım. Zencefil çayı içmek, zencefil koklamak, yeşil nane çiğnemek, beyaz leblebi yemek, o lanet çucuk krakerler, grisini… Artık faydasız. İki gündür hele bir kaşık su içsem çıkarıyorum. “Ağzıma sürmem!” dediğim nane şekerlerine mum oldum -ki bu beni çıldırtıyor. Nefes alamayacak hale geliyorum bazen. Şu an fazlaca çaresizim, dilerim bir an önce biter. Yorgunum bugünlerde, çok güçsüzüm. Doktorum yakın arkadaşım olduğu ve beni bildiği için bu günlerde alınabilecek her türlü ilacı, serumu benden uzak tutuyor. Bu benim için harikulade! Sabır, diyor sadece. Sabrediyorum. Dualarınızı, iyi enerjilerinizi bekliyorum. Dilerim isteyen herkes en az benim kadar hızlı kavuşur lokumuna! “Ben rozetimi kendimce sergileyeceğim günü bekliyorum.” demiştim. İşte, hafif çıkıntılanmaya başlayan karnımda. Sanırım, oralarda bir yerde bizimki. 

Haftaya görüşmek üzere...

Öpüyorum, tek tek kucaklıyorum!

Züleyha



26 Haziran 2014 Perşembe

Ege’nin Evlat Edinme Hikayesi — 4. Bölüm

Herkese Merhaba,

Geçen hafta kaldığım yerden devam ediyorum:

Bunca yapılan tetkik arasında bir şey kalmıştı. AMH hormonuna bakılmamıştı. Tedavinin bundan sonrası için önemli olabileceği düşünüldü. Hemen kan örneği alındı ve Ankara'ya gönderildi. Sonuç çıkana kadar benim beynimde bir orkestra çaldı tabii... Çünkü olmuyorsa bir neden olmalıydı bir şeye bağlanmalıydı. Kesin bu tahlilde anlaşılacaktı. Ama hiç de öyle beklediğim gibi olmadı. Değerler oldukça iyiydi, hatta ben o değerlere göre iyi derecede doğurgan bir kadındım ama matematiksel değerlerle yaşanılanlar yine uymuyordu. Doktor yola aşılama ile devam edelim, hem ben senin vücudunu tanımış olurum hem bir anda tüp bebeğe geçiş yapmamışız oluruz dedi. Kabul ettik. Zaten başka bir şansımız da yoktu, çünkü tüp bebek bu tedavide artık son noktaydı ve biz bu aşamaya geçmekten çok korkuyorduk. Ayrıca yaşanabilecek bir olumsuzluğu kaldırabileceğimizden şüpheliydik. 


Doktora söz vermiştim ona güvenecektim, başarılı bir tedavi olacağına inanacaktım bunun için elimden geleni yapıyordum. Kontrollü bir şekilde tedaviye başladık ancak ben daha 5. Günde hiperstimule olmuştum. 12 tane yumurta olmuştu. Doktorum gayet sakin, korkmadan atlatacağız bir sıkıntı olmayacak cümleleri ile beni teselli ediyordu. Bu kez ben de çok olumlu düşünüyordum, hayaller kuruyorduk. 

Yıllardır mothercare'ın önünden geçer ve içeride alışveriş yapan annelere, anne adaylarına, babalara ve baba adaylarına özenir, içimiz bir burkulur içten bir off çeker yürür giderdik. Bu kez eşimle bir arkadaşımızın bebeği için girmiştik mağazaya ben dedim ki biz kendi bebeğimiz için de bir şey alalım, inanalım olacağına, evrene pozitif enerji gönderelim. Daha önce de anlatmıştım; bu kadar arzularken ve çabalarken inançlı saçmalıklar yapabiliyor insan. Normal hayatta saçma olduğunu düşündüğün şeyler bu durumda senin için bir umut ışığı oluveriyor. Bazen bir kuru soğan, bazen üzerinde taşıdığın bir gümüş parçasından medet umuyorsun. Bir çift badi de kendi bebeğimiz için aldık. Bu kez üzülmeyelim, isteyelim sadece diye... 

Sonuç mu? 12 yumurtaya rağmen negatif. Biz yine darmaduman. Artık korktuğumuz yerdeyiz. Nasıl toplanırız bilmiyoruz. Her şey üstüme üstüme geliyor. Nefes alamıyorum. Boğazımda yıllardır yutkunmama rağmen geçmeyen bir düğüm. Sürekli sorguluyorum ben çok şey mi istiyorum? Ne para istiyorum ne ev ne araba... Ben evlat istiyorum. Uykusuz geceler geçireceğim, canı yandığında canımın yanacağı, bir ‘anne’ sözü ile içimin yağlarının eriyeceği... 

Bu kez toparlanmak kolay olmadı ve psikolojik desteğe ilaç da eklendi. Yavaş yavaş uyuşuyordum. Beynim uyuşturuluyordu. Her şey tek bir düzen içindeydi bana sahte mutluluklar sağlanmıştı aslında ama yüreğime söz geçmiyordu ki?Birkaç ay dinlenin, tamam hazırım dediğimde tekrar gelin artık tüp bebek tedavisi ile yola devam edeceğiz başka yapılacak bir şey kalmadı denildi. Kanatlarımız kırık beklemeye başladık. İşte en çok korktuğumuz noktadaydık. Bu tedavi de başarılı olmazsa ne yapacaktık? Nasıl kalkabilecektik altından? Bunca olumsuzluğun yanında bir de çevredeki insanlarla uğraşıyorduk. Sürekli eş dost içerisinde çocuk sahibi olanlar oluyordu sıranın bize geldiği hatırlatılıyordu. Ya da tedavi gördüğümüzü bilenler için fısıltı konuşmalarında acılı bir hikayeydi bizim ki, yazıktı bize... Arkadaş bildiklerinin aslında arkadaş olmadığını öğreniyorduk. Siz çocuğunuza bu ismimi koyacaktınız ee nasılsa sizin çocuğunuz olmuyor biz koyalım hikayeleri, benim çocuğum bir huzursuz acaba nazar mı değdi kiler falanlar, filanlar. Doğum günü partilerinde fotoğraf çekimi sırasında anneler çocukları ile geçsinler, siz bir kenarda birkaç bekar insanla karşıdan bakakalırsınız sadece. Bunlar bana aslında güzel ders oldu eğer bir gün çocuk sahibi olursam bunların hiçbirini yapmayacaktım kimsenin yapmasına da izin vermeyecektim. Çünkü en çok aynı yoldan geçen bilir yaşanılan acının tarifsizliğini... 

Haftaya görüşmek üzere,

Sevgiler 

Ege

24 Haziran 2014 Salı

Emel'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 1. Bölüm

Merhaba BYBO,

Yarın 6.senemize gireceğimiz evlilik hikayemiz, 18 sene evvel aynı sırada oturup 7/24 kavga ederek başladı. Büyüdük, okullar bitti, evlendik ve gezmeyi hep çok sevdik. Hemen çocuğumuz olmasın evliliğin tadını çıkarıp rahat gezelim dedik. Çocuklara ölüp biten, bebeklere ise bayılan iki insan olsak dahi ilk yılın sonunda “Çocuğumuz olsun mu?” diye soran eşimi de mantıklı (!) cevaplarımla ikna edip yolumuza devam ettik. 

Bir çocuğumuz olacaksa, herşey TAM olduktan sonra olmalıydı. 

  • Kiradan kurtulmalıydık –ki bir evi olsundu.
  • Arabamız olmalıydı –ki konforlu şartlarda yolculuk etmeliydi. 
  • İşyerim şimdi çocuk yapmamı istemiyordu –ki 2009 yılında kriz vardı ve işten çıkarılacaklar listesinin başında hamileler geliyordu. Şefim işten çıkarılmak istemiyorsam hemen çocuk düşünmememizi açıkça beyan etmişti. 

Saymakla bitmez bir sürü nedenim vardı. Aslında ölesiye çocuk isterken tüm bu TAM olma durumları neticesinde, eşim ısrarına devam etse de 3 sene erteledim. Ve işte o sene (2010) herşeyimiz tamdı. “Doktora gidelim artık çocuk istiyoruz diyelim bakalım ne diyecek?” dedik ve randevumuzu aldık. Kaderin cilvesi mi dersiniz, hayat seçimlerden ibarettir ve sen yanlış yolu seçtin mi dersiniz bilmem ama randevuya 4 gün kala eşimin işyerinden minimum 1 yıl sürecek yurtdışı işi teklifi geldi. İspanya teklifi çok cazipti ve çocuk fikri bir müddet daha ertelenebilirdi. Kısmet böyleymiş dedik ve çantasını toplayıp gitti. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve o 1 yıl, sonunda oldu 1.5 yıl! Çok zor şartlarda, özlemle ve hasretle geçen, bol bol psikolojik gel-gitleri olan 1.5 yıllık ayrılığımız sonunda evimize döndü. 

Bu arada biz 4 yıllık evliydik. Henüz yoğun olmasa da mahalle baskıları ufaktan başlamıştı. Dönünce hemen çocuğumuz olur sandık. Çünkü Yeşilçam filmleriyle büyüyen bir nesildik biz 80 kuşağı. İlk 6 ay endişelenmedik bile. Derken 7. ayda beklenen çizgiler belli belirsiz gözüktü. O çift çizgi karşımdaydı ve gecenin saat 01.00 iydi. Elimden tuttuğu gibi koşa koşa hastanede aldık soluğu. Tescillensin istedik. Sabaha karşı 3 gibi sonuç çıktı. Maille gelen sonuca bön bön baktığımızı hatırlıyorum. Yine filmlerdeki gibi pozitif veya negatif gibi birşey yazacak sandığım kağıtta “64 küsür” diye bir değer yazıyordu ve bana hiçbir şey ifade etmiyordu. O kadar safmışız ki o zamanlar test merkezinin “şu değerle şu değer arası şu demektir” yazılı açıklamasını dahi okumayarak (heyecandan olabilir) hastaneyi aradık. Doktora sorar mısınız bu ne demek diye... 


Şimdi tüm bu hikayeyi acı bir gülümsemeyle anlatabiliyorum çünkü üstünden iki yıl geçti. Zaman hiçbir şeye çare değil ama bilincin bulanması ve insan yaşamının devamı için kötü anıları paspas altı etmeye bire birmiş öğrendik. 2 hafta süren heyecanımız kalp atışı duymaya gideceğimiz günden bir gün önce acil kanamayla gittiğim muayene masasında bitti. Kese içi kanama+rahim içi kanama ile birlikte hamilelik 7.haftasında bitmişti ve gelecekte çocuk sahibi olmayı istiyorsam bir karar vermem gerekecekti. Kürtaj... Ultrasonda gördüğüm o siyah elips kese, operasyondan sonra elimin üstüne geçmişti. Damarı bulmak için uğraşmışlar ve elimin üstünü morartmışlar. Neticede elimin üstüne bakıp içten içe "neden oraya geçtin?" diye siyah elipsimle kavga ediyordum. Bir tek annemin ve kardeşimin bildiği hamileliğimi o iki hafta boyunca kimselere dememiştim. Kalp atışını duymadan demeyelim diye çok ısrar etmiştim eşime. Ama dayanamayıp kendi anneme söylemiştim. Mutluluk içimde patlamıştı. Yangın oldu, yandı, kül oldu. 

Uzaklaştık buralardan. Gitmek iyi gelmişti, döndüğüm gün anladım ki evimde o mutsuzluk beni bekliyordu. “Neden ben?” sorusunu milyon kez sordum kendime her gün her gece. İstatiklere göre 10 kadından 6 sının arasına girmiştim. Bir yıl boyunca hamilelere tahammülüm yoktu. En yakınımdaki veya en uzağımdaki tüm hamilelerden nefret ettim. Göbek görmek istemiyor, biri hamileyse ve onunla konuşmam gerekiyorsa kesinlikle karnına bakmıyordum. (Bunları şimdi idrak edebiliyorum tabii). İşyerimde, ailemde herkesin aynı anda hamile kalacağı tutmuş, herkes bana kumpas kurmuş, kapana kısılmış gibi hissediyordum. Hamilelerle karşılaşmamak için köşe bucak kaçıyordum. Çünkü çevremde çok az kişinin bu kaybımdan haberi vardı ve insanlar bazen farkında olmadan can acıtacak bir dil kullanabiliyorlardı. Tüm bu hisler aileme yol, su, elektrik olarak döndü tabii... Bu tutarsız hallerimden, sivri dilimden, hırçınlığımdan kat be kat nasiplendiler. Psikoloğa gidiyordum ama o da bana fayda etmiyordu. Kadındı ama o bile beni anlamıyordu! Bıraktım. 

Kürtaj olayından sonraki 8.ay beklenen çizgiler yine görünmeyince, gittiğimiz kadın doğum uzmanının sözünü dinleyip 2013 sonuna kadar bu konuyu rafa kaldırmaya ve kafamıza takmamaya karar verdik. Sonuçta hamile kalabiliyordum. İşte ikinci büyük hatamız. Keşke kafamıza taksaymışızda bizden bazı testler isteyecek bir IVF uzmanına danışsaymışız. 2013 aralık ayına kadar bekledik ve ufukta bize el sallayan randevuyu aldık. IVF sözcüğüyle böylelikle tanışmış olduk. Doktor hemen bazı testleri yaptırmamı ve bir sonraki regl dönemimin 2. veya 3. gününde gelmemi istedi. Testleri yaptırdığımızda bunun kötü bir sonuç olduğunu anlamak için ikinci randevuya gerek kalmadı. “Google” sağolsun gerekli-gereksiz bütün bilgileri gözümüzün önüne serip, Amh testinin sonucunun 0.48 çıkmasına sebebin yumurta kalitesinin düşüklüğü ve rezerv eksikliği olduğunu bize öğretti. Doktor nasıl bir bitmişlikle karşısında oturuyorsak bize bakıp nemli gözlerle (benimle birlikte ağladığı da oldu) hemen tüp bebek tedavisine başlamalıyız dedi. Başlarken son denenecek yönteme mi kaldık şaşkınlığıyla: - Aşılama? diye sorabildim sadece. Benim durumumdaki bir hasta için aşılamanın boşa zaman kaybetmek demek olduğunu, 31 yaşında olduğumu düşünürsek bana tavsiye edebileceği en kısa yoldan tedavi yönteminin de bu olduğunu açıklayınca biraz kafama yattı. O an içimden “Sonuçta tüp bebek en garantisi, 1-2 kez denemeyle bu iş olur kesin hemde “ diye saçma sapan bir düşünce geçtiğini hatırlıyorum. Şimdi gülmelere doyamam o ilk gün masanın önünde oturup saf saf bunları düşünen kızı düşününce... 

İşi tıp doktorlarına bırakmış olmanın verdiği hafiflikle, ama ailelerimizde dahil kimseye demeyeceğiz şartımın getirdiği ağırlıkla hastaneden çıktık. Hastaneden çıkarken aslında yeni bir dünyaya, IVF in meşhur “bilinmeyenleri” ve çetrefilli yollarına giriş yaptığımızın bilincinde tabii ki değildik. 

2.bölümde görüşmek üzere

Sevgiler, 

Emel

22 Haziran 2014 Pazar

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 12. Bölüm

Transfer Sonrası 

Her ne kadar 5 gün, 6 gün ne ki, beklerim ben kan tahliline kadar dediysem de o işler öyle olmuyormuş. İnternette milyonlarca şey okuyup, kim hangi gün idrar testinde sonuç görmüş, bakıp sen de hevesleniyorsun. Sonuçta 9 Ocak’ta yapılan transfer sonrasında 5 gün dinlenip işe döndüm. 17 Ocak’ta dayanamayıp idrar tahlili aldım ve hemen öğle saatinde alışveriş merkezinin tuvaletinde denedim. Sonuç negatif… 

İşyerine dönünce yine araştırdım. Meğerse bu tahliller en az 4 saat beklemiş idrar ile yapılınca sonuç veriyormuş. Ama ben maksimum 1 saat beklemiştim. Negatif sonucu buna bağlayıp çok umursamadım. O hafta sonu eşim şehir dışındaydı. Ben de annemlerde bol bol dinlerek geçirdim vaktimi. Transfer sonrası hissettiğim değişimler aradan bir hafta geçince kaybolmuştu. Hafta sonu kendimi negatif sonuca biraz olsun alıştırdım. Ama bir yandan da çıkması gereken sonuç ne olmalı diye araştırmaya devam ettim. Eğer 10’dan küçük çıkarsa negatif oluyordu. Gebelik haftasına göre değerlerin artması gerekiyordu. Pazartesi sabah doğru hastaneye gittik. Kan verip hemen işe döndüm. Ama aklım sonuçlarda, neredeyse 1 saat ekrana bakarak geçirdim vaktimi. Hastaneden çıktığımızda eşimle de konuştuk. Sonuç ne olursa olsun, bu işte de bir hayır vardır diyerek üzülmeyecektik. Sonuç ekranda açıldı: 315.  Derin bir ohh çektim. Birazdan hastaneden tüp bebek hasta koordinatörü arayıp tebrik etti. İlaçlara aynen devam edin dedi. Aslında ben kendimi tebrik edemiyordum. Çarşamba günü yaptıracağım kan tahlili sonucuna göre eğer yükselme değil de düşme olursa diye yine de korkuyordum. Ama insanoğlu işte… Önce pozitif sonuç için dua ederken, şimdi sonucun ikiz gebeliğin belirtisi olup olamayacağını araştırmaya başlamıştım. 

Akşam doktorum aradı, tebrik etti. Ona da aslında Çarşamba günü yapılacak tahlili beklediğimi söyledim. Ama 40-50 gibi değerlerle bile pozitif sonuç aldıklarını, benim sonucumun kesin göründüğünü söyledi. Dayanamayıp ikiz ihtimalini sordum. Evet, ihtimal varmış ama bekleyip görmek gerekir dedi. Benim tahlil sonucumu gördüklerinde tüm ekip çok sevinmiş. Hatta o sırada bir pozitif sonuç alan bayan daha varmış. O hasta da oradaymış. “Benimki de pozitif” diyormuş. Ona biraz ayıp oldu dedi doktorumJ Benim durumumdan biraz bahsetmişler, çok uğraştı demişler. 22 Ocak 2014 Çarşamba günü yine sabah ikinci kan tahlilini yaptırdım. Bu sefer sonucu beklerken zaman geçmedi sanki. Sürekli sorgulama sayfasını yenileyip duruyordum. Sonunda ekran açıldı. Sonuç: 585.2 Allah’a şükür… Değer iki katına çıkmamıştı ama yükselmişti. Belki ikiz ihtimali düşüyordu, bilemiyorum, ben böyle yorumladım. 

Hastaneden telefon gelmeyince doktoruma mesaj attım. Bundan sonra ne yapacağım diye. Akşam doktorum aradı, Cuma günü tekrar tahlil yaptır dedi. İlaçlara aynen devam ediyorum. Yine içimde ikiz olma ihtimali için umut var. Allah hakkımızda hayırlısı neyse onu nasip etsin… Aslında 4 haftalık hamileyim şimdi. Kendimi henüz bu fikre adapte edemedim. Hala inanamıyorum. Şimdi diğer kan tahlilini ve ultrason sonucunu bekliyorum. Keseleri görmeden içim rahat etmeyecek. Daha kimseye de söylemedik. Tam olarak kendimi bir oyunda “level” atlamaya çalışır gibi hissediyorum. Ama hangi “level”ı geçemezsem direkt “game over” olacak. Stres yapmadan beklemeye devam edeceğim inşallah… Sadece sürekli bir ilaç için saatin çalmasından sıkıldım. Ama en önemlisi sağlık. Bebeğim/bebeklerim sağlıklı olsun da ben günde 13 ilaç içmeye razıyım. 

Üçüncü kan tahlili 

24 Ocak 2014 Cuma günü üçüncü kez kan verdim. Bu sefer sonucu hastanede beklemek istedim. Zaman zor geçse de laboratuardan sonucu aldım ve 1430 rakamı karşımdaydı :) Sevinçli bir halde tüp bebek merkezine giderken doktorumu asansörde gördük. O da sonuca çok sevindi. Sanırım artık ben de inanmaya başladım. Tüp Bebek Hasta Koordinatörü’nün yanına gittim. Diğer tüp bebekten sorumlu doktor da oradaydı. İkisi de tebrik etti. Bu değerlerle artık kesin görünüyor dediler. Benim hakkımda makale yazacaklarmış. İnşallah 2 hafta sonra hem keseyi görmek hem de kalp atışını duymak için gideceğiz hastaneye. Bu sürede ilaçlara aynen devam. Ailelere haber verme konusunda eşimin heyecanını daha fazla ertelemek istemedim. Bana kalsa keseleri ultrasonda görene dek beklerdim ama dayanamadık daha fazla. Tüm aile bireyleri heyecanla ve mutluluk gözyaşları ile karşıladı bu sevindirici haberi... 

İnşallah onların duaları ile devam edeceğiz. Ben hep olumsuz sonuçlara konsantre olduğum için, herşeyin yolunda gitmesine (maaşallah diyelim, kulak çekip, tahtaya vuralım :) ) adapte olamadım. Hamileyim, ama söylemeye korkuyorum. Artık tek dileğim sağlık... Başlarda ne ile karşılaşıldığını, ne yapmak gerektiğini pek yazmıyor insanlar. Ya da ben arasam da bulamadım. Belki de normal yolla hamile kalınca 4. - 5. haftada zaten daha farkında olmamış oluyorsunuz. Ama bizim gibi sürekli "level" atlamaya çalışan tüp bebek anneleri gün sayıyor yeni haftaya girmek için. Kan tahlili sonuçlarını alınca, sadece kese görmek için 3-4 gün sonra ultrasona girmek istemedim. Madem bu aleti kullanacağız, benim fikrim mümkün olduğunca az kullanmak. Ayrıca ultrasonun bebeğe ısı verdiğini okumuştum. Hele 4-5 haftalıkken ısıya maruz kalmaması için süreci biraz uzatmak istedim. 5 şubatta gideceğim kontrole. Belki o zamana kadar büyümüş olur(lar) :) Kalp atışını duymak için biraz daha fazla ısı vermek gerekiyormuş. Hiç ısınamadım ultrasona ama mecbur baktıracağız. 

Bu hafta sonu eşim evde ne yapsam, "hayır, sen git yat" demeye başladı. Normal hayatta yaptığım işler, şimdi gözüne battı. Ama sen git yat demekle olmuyor. Birinin bu işleri yapması gerekiyor. Şimdi en belirgin hissettiğim şey bel ve sırt ağrıları. Sanki adet olacakmışım gibi, karnımın altında sancılar... Ben hiç normal olarak adet olamadığım için, hep ilaç kullandım ve böyle bir ağrıyı hiç yaşamadım. Aslında tam olarak anlatılamayan bir sancı. Bağırsaklarımı da kasıyor gibi hissediyorum. Bu tarz ağrıları bazen yaşadığım olurdu. Daha çok gece uykumdan uyandırırdı. İlk olduğunda sanırım 2000-2001 yıllarıydı, bir kaç kez doktora gittim ama nedeni bulunamadı. Sonraları senede 1-2 kere oldu. Ama hep uykumdan uyandırdı. Şimdi bu ağrıları gün içinde hissediyorum. Bütün gün işyerinde oturduğum için bu sancılar tetikleniyor sanırım. Ayrıca çok ayakta durmak da beni yoruyor. İster istemez uzanmak istiyorum. Bol bol su içiyorum. Transfer yapıldığından beri şekerli yiyeceklerden uzak durmaya başladım. Zaten insülin direnci düşük olduğu için şeker ilacı kullanıyorum. Bunu tetiklemeye gerek yok diye düşünüyorum. 

Transfer yapıldığında 69 kiloydum. Bu evde tartıldığım eski tarz bir tartı, hastanede ölçtüklerinde 3-4 kilo daha yüksek çıkacak. Bu sabah baktığımda 68,5 gösterdi. Düzenli beslenerek ilk aylarda biraz kilo verebilirsem çok iyi olacak. Yine bir sitede okuduğum kadarıyla C vitaminine bu haftalarda ağırlık verin diyordu. Mümkün olduğunca akşamları sebze yemeğe çalışıyorum. Yemekten sonra abur-cubur yememek için sakız çiğniyorum, bu da benim kendimle irade savaşım :)

Gelecek hafta ilk kontrolümüzü yazacağım.

Görüşmek üzere!

Melek

21 Haziran 2014 Cumartesi

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 25. Hafta

Dil Çıkaran Evlat Anasıyım ☺ 

Herkese Merhaba!

Bugün yüzümde sürekli anlamsız koca koca gülümseler var ☺. Bu hafta bebeğimizi gördük; o kadar güzeldi ki, heyecanım hala geçmedi… 25. hafta kontrolümüz Salı günüydü; size daha önce şeker yüklemesi yapılacağını, doktorumun sağlıklı beslenmeme ragmen haftada 1 kilo almama takıldığını, hipoglisemiden şüphelendiğinden bahsetmiştim. Muayenede önce açlık şekerime bakıldı, 100 ün altında olması gerekiyormuş, benim 76 çıktı, maşallah... Sonra 1 bardak şekerli su içtim; inanılmaz ağır geldi; uyku bastırdı. Sonuç için 1 saat beklemek gerekiyormuş; o arada muayene olduk. Oğlumuz tam 886 gr. olmuş; gelişimi 1,5 hafta önde ve suyum çok fazlaymış. Suyumun fazla olması ultrasonda bebeğimizi daha net görmemiz için şahane bir fırsattı ama tabii iyi bir şey değilmiş. Bu konuya sonra geleceğim; önce beni heyecanlandıran sahneleri paylaşmak istiyorum. 

Doktoruma sağ yanımda çok tekme hissettiğimi söyledim, ilk oraya baktı; gerçekten de ayakları oradaydı; parmaklarına kadar gördük. Sonra eliyle ayağını tutup, ağzına götürdü ☺. Muazzam bir andı… Sonra da bize dil çıkardı, hem de birkaç kere. Yüzünü ilk defa çok net gördük; doktorumuz kız güzellliği var dedi. Eşim o kadar güzel bir bebekmiş ki, hiç şaşırmadım. Bakın şu güzelliğe ☺ 
Ben de fena değilmişim, sarışın, mavi gözlü ve kıvırcık saçlı… Şimdi ise alakam yok ☺. Bu arada aklıma birşey takılmıştı; karnımda seslere tepki verdiğini sanıyoruz. Özellikle ultrasonda doktorum kalp atışını duymak için birşeyi açtığında sürekli tepki veriyor. Benim de aklıma “bu bebe duyuyor mu o zaman?” sorusu geldi. Bildiğiniz üzere annem –babam sağır ve dilsiz. Dolayısıyla bende de bir “acaba öyle olur mu?” kaygısı hep var. Bunu doktoruma sorduk; o da “aa evet duyuyor tabi” dedi. Bir kez daha dünyalar benim oldu ☺. Şimdilik oğlumuzun duyduğunu varsayıyoruz. 

Akıntım hala devam ediyor, onun için yine örnek alıp, test yaptı; maşallah temiz. Sağ böbrek tarafımda bir ağrı var yaklaşık 3-4 haftadır. Bazen hamilelerde böbrekte sıvı birikirmiş; ona da baktı; o da temiz. ayak şişliğim için bir önerisi olamadı. (Ama bizim alternatif tıpcı diyebileceğim Kadir ustamız bana şunu önerdi; dizlerine kadar ayaklarını kovada suya sok; içine 2 çorba kaşığı kaya tuzu ve ½ litre sirke dök, bekle. Bunu şiştiği heran yapabilirmişim; benim her akşam şişiyor ☺ henüz denemedim, deneyeceğim…) Toplamda 9 kilo aldım; çok dedi ama zaten son dönemdeki hızlı kilo almamı şekere bağlamıştı ki ve 1 saat doldu, tekrar parmaktan kan alındı ve 140 altında olması gereken değer 96 çıktııııııııı!!!!!! ☺. Yani hamilelik şekerim de yokmuş. Tabii bu yine de sıkı bir diyet yapmayacağım anlamına gelmiyor, “sağlıklı beslenmeye devam” dedi… 

Gelelim oğluşun büyüklüğüne ve fazla su olmasına… gelişimi 1, 5 hafta önden gidiyormuş; “herşey zamanında iyidir” dedi doktorumuz. Suyun çok olması bebeğimizi çok net görmemizi sağlasa da, suyun çokluğu ve bebeğin iriliği karnımı gördüğünüz gibi kocaman yaptı ve bu da erken gelmesine sebep olabilirmiş. Veya elimde kalan %50 normal doğum şansını azıcık zorlayabilirmiş. Zaten plasenta previa marjinal nedeni ile erken gelmesi ve sezeryan gündemde ve üstüne bir de bu konu ile çarpı iki kere gündemime girmiş oldu. Bu arada plasentaya da baktık, hala aşağıda ama bebeğin bu iriliği ile yukarı çıkacağını varsayan bir doktorum var. Umarım öyle olur. Her akşam 40-45 dakika yürüyüşe devam dedi; yüzmeye, tatile çıkmaya, uçağa binmeye de onay aldık. Benim daha önce çizdiğim kara tablo yokmuş aslında; her sağlıklı hamile gibi takılabilirmişim; sadece biraz daha dikkatli olmak koşulu ile… 

Dün bir Doula toplantısına katıldım. Eşim de gelecekti ama hafif ateşli, grip oldu. Oysa çok isterdim ilk resmi hamilelik ortamımızı birlikte paylaşmayı. Doulalığın ne olduğu üzerine konuştuk, kendimizi anlattık; gönüllü Doula’lardan kendimize birini seçtik. Ben 4. Sınıfta olan bir çocuk annesi Ayşegül ile eşleştim. Haftaya görüşüp, neler yapabileceğimize bakacağız. Bazen BYBO sayesinde çok daha fazla şey bildiğim kibrine kapılıyorum ama çaktırmıyorum ☺. İşimin yoğunluğu nedeni ile facebooktaki BYBO grubuna çok nadir bakabiliyorum. Bazen ilginç şeyler oluyor, yorum bırakıyorum ama sonra takibi kaçırıyorum… Ama o ara ara gözatmalar ile neler öğrenmişim neler… Geçen gün kendimi emzirme üzerine konuşurken buldum; sanırsın bütün BYBO bebelerini emzirdim ☺. Varlığınızı bilmek güzel… Başın sıkışınca soracak bir sürü güzel kalpli anne babanın biryerde olduğunu bilmek rahatlatıcı… Biz iyiyiz dostlar; inşallah daha iyi olacağız. 

Ilginç bir şekilde “erken doğum” çok gündemde (bazen bir espri içinde, bazen doktor lügatında, bazen işverenimin – erken doğur, çok işimiz var- esprisinde) Umarım vaktinde ve sağlığı ile gelir bebeğim. Bu arada çok ilginçtir ki yatağı, karyolası, ana kucağı (hem de 2 tane) puseti, bir sürü badisi, çorabı, hırkası oldu oğlumun; kısmetiyle gelmek buysa çok şükür ☺ Bir de adımızla gelirsek, ohh bizden iyisi olmaz… (Ben ona hep Ateş diyeceğim galiba ☺) İnşallah bebeğim sağlığı ile gelsin, büyüsün; ben de herşeyini elimden geldiğince paylaşacağım; müthiş bir dayanışma; çok hoşuma gitti ☺. Bazen bit pazarı görüyorum BYBO fb sayfasında ama diyorum ya takip edemiyorum; bundan sonra daha dikkat edeceğim. 

Evet farkındaysanız geçen haftadan eser kalmadı; çok şükür kelebekler uçuyor içimizde… Hepinizin yüzünde güller açsın e mi ☺.

Gelecek yazıda görüşmek üzere...

Sevgiler,

Nazlı 

NOT: Uzun zamandır eşimden bahsetmiyorum; o da iyi; biz de iyiyiz; karnım büyüdükçe yüzündeki tebessüm artıyor ve “hep böyle kal” diyor ☺. iyi mi bir şey diyor, kötü mü? ☺

20 Haziran 2014 Cuma

Tomris’in Çocuk Gelişim Notları – Pozitif Disiplin

İkiz çocuklarımız Yunus ve Mina sanırım 2 yaşına yaklaşırken disiplin konusunda (doğal olarak) sorunlar yaşamaya başladık. Eşimle de nasıl davranacağımız konusunda tam bir anlaşma sağlamayadık. O katı ve kararlı, ben ise şefkatli ve yumuşak yöntemler taraftarıydım. 

Konuyu incelerken önce ne gibi ekoller bulunduğunu araştırdım. En güzel özeti BabyCenter.com vermiş: Birbiri arasında geçişler ve bir çok konuda ortak noktalar olmakla birlikte farklılıkları göz önüne alarak beş temel disiplin ekolü ortaya koymuşlar: 

1. Nazik disiplin (gentle discipline): Olumsuz davranışları önlemeye, dikkati dağıtmak gibi yöntemlere odaklanır. (Elizabeth Pantley bu grupta. Meşhur William Sears’ın disiplin üzerine bir kitabı var, o da bence bu gruba giriyor.) 

2. Sınırları netleştirmeyi hedefleyen, sınırlara odaklı disiplin (bouncary-based discipline): Çocuklara sınırları çizmeye ve bu sınırları aşması durumunda sonuçlar (yani yaptırımlar) uygulamaya odaklanır. Yani esas hedef davranışlar ve bunları değiştirmek ya da olumlu noktada tutmaktır. Patron bellidir: ebeveyn. Ve ebeveyn sınırları çizer. Çocuklar da bu sınırların içinde kalmakla yükümlüdür. (Robert MacKenzie bu grupta.) 

3. Duygu yönetimi (emotion-coaching): Duyguların anlaşılmasına, iletişimine ve çocuk ve ebeveynin duyguların farkında olmasına odaklanır. Güç savaşlarından kaçınır (Mary Sheedy Kurcink, Adele Faber ve Elaine Mazlic, ve Harvey Karp bu grupta tanımlanmış. Ayrıca bence Naomi Aldort da bu gruptan önemli bir yazar)

4. Davranış yönetimi (behaviour modification): Çocukların olumlu davranışlarını ödüllerle pekiştirmeye, olumsuz davranışlarını ise yaptırımlarla, yani cezalarla ortadan kaldırmaya çalışır. Davranışlara odaklıdır. (Thomas Phelan, Lee Canter ve Marlene Cante bu gruptanmış. Ayrıca, duyduğum kadarıyla Süper Dadı bu ekole yakın. Ben şahsen hiç izlemedim, yazılanlardan anladığımla yorum yapıyorum. Çocuğun ne düşündüğü ya da hissettiğine değil, davranışlarına odaklanan bir yaklaşımı var anladığım kadarıyla Süper Dadı’nın.) 

5. Pozitif disiplin (Positive Discipline): Çocukların özgüvenli, sorumluluk sahibi, kendine ve çevresine saygılı ve sorun çözme becerisine sahip bireyler olarak yetişmesini hedefleyen, çocukla işbirliği içinde olma ve onu teşvik etmeye önem veren yaklaşımdır. Öncelikle çocuğun davranışının altında yatan duygu ve düşünceyi anlamak ve karşılıklı anlaşmak gerektiğini söyler (duygu yönetimi ekolünde olduğu gibi). Çocuğa karşı tutumun hem şefkatli (nazik disiplinde olduğu gibi) hem de kararlı (sınırlara odaklı disiplinde olduğu gibi) olması gerektiğini söyleyer (kind and firm). Ama püf noktası bu ikisini aynı anda yapmak hem şefkatli hem kararlı olmaktır. Bir aşırı yumuşak, bir aşırı sert tarafa savrulmak değildir istenen. Bunun için de önce ebeveynlerin kendini yetiştirmesi gerekir. 

Bu ekolleri anlatan yazıları eşimle okuduktan sonra kitapları seçmek için çocuk yetiştirme konusundaki tecrübelerine güvendiğimiz bir kaç büyüğümüzle (başta hocam Dr. Serdar Savaş olmak üzere) görüştük. Bu arada, ben de Hacettepe mezunu bir doktorum. Çocuk ruh sağlığı konusunda aldığımız eğitimi, internlüğümde ordaki elektif stajımda kıymetli hocalarımdan öğrendiklerimi de işin içine kattım. Ekoller içinde en çok pozitif disipline ısındığımızı gördük, o yüzden ordan iki yazarın da kitabını ısmarladık ve okudum: 

“Positive Discipline”, Jane Nelsen, Ed.D. ve “Kids Are Worth It!”, Babara Coloroso. 

Diğer yandan nazik disiplin ve sınırlara odaklı disiplini de incelemek lazım gelir dedik, birer tane de ordan kitap okudum:

 “The No-Cry Discipline Solution”, Elizabeth Pantley (nazik disiplin) ve “Setting Limits”, Robert J. MacKenzie, Ed.D. (sınırlara odaklı disiplin). Duygu yönetimi ekolünde Naomi Aldort’un bu akımdan olduğunu görüp “Raising our Children, Raising Ourselves” kitabını okudum. Bu arada meşhur Dr. William Sears’ın da konuyla ilgili bir kitabı var, “The Discipline Book”, onu da okudum. Nazik disiplin ekolüne yakın bir kitap. Eşimle davranış yönetimi ekolünün hiç bize göre olmadığına karar verdik ve onu baştan eledik zaten. 

Okuduklarım içinde ilk olarak “Çocuğunuzun nasıl bir yetişkin olmasını istersiniz?” sorusunu soran ve çocuğu bu sorunun cevabına göre eğitmek gerektiğini söyleyen tek yazar Jane Nelsen oldu. Jane Nelsen’in ‘Positive Discipline’ kitabından çok etkilendim, çünkü sadece ‘işe yarayan metodları’ listeleyen bir kitap sunmuyordu, altında sağlam bir teori vardı. 

Pozitif Disiplin’in temelinde Alfred Adler’in insani bireysel bir butun olarak ele alan bireysel psikoloji öğretisi yatıyor (1900’lerin başı). Adler Viyana’lı bir psikolog, daha sonra Amerika’ya göç etmiş. Çocuklara saygıyla davranılması gerektiğini savunmuş, ama çocukların şımartılmasına da karşı durmuş; bu durumun çocuklarda sosyal ve davranışsal sorunlara yol açtığını belrirtmiş. Öğrencisi Rudolf Driekurs bu öğretiyi Amerika’da çocukların yetiştirilmesinde kullanılabilecek bir metodlar bütününe dönüştürmüş (1950’ler civarı). Bu metodların özünde aynı anda ‘şefkatli ve kararlı’ olmak yatıyor. 

Jane Nelsen doktoralı bir evlilik, aile ve çocuk gelişimi danışmanı olarak Adler ve Driekurs’un öğretisini baz alarak Pozitif Disiplin adını verdiği bir ebeveyn eğitim programı geliştirmiş ve aynı başlıkta bir kitap yayınlamış (Positive Discipline, 1981). (Jane Nelsen aynı zamanda 7 çocuk, 22 torun annesi bir kadın. Yani hem okullu, hem alaylıdır). Pozitif Disiplinin özünde her yaştan çocuğa saygıyla yaklaşmak var. Eğer ilerde özgüven ve sorumluluk sahibi, iletişimi kuvvetli bir yetişkin olmasını istiyorsanız bunun için çocuğa saygıyla yaklaşmanız gerekiyor. Önce çocuğun davranışlarının altında yatan duygu ve düşünceleri anlamaya çalışmalı, sonra harekete geçmelisiniz. Ona şefkatli ve sevgi dolu yaklaşırken sınırları net koymalı, kararlı olmalısınız (“kind and firm at the same time”), bu tutarlı duruş ona saygı duymanızdan kaynaklanıyor. Ayrıca, çocuğun hangi yaşta neyi yapıp neyi yapamayacağını bilmek (“age appropriate behaviour”) ve çocuktan beklentileri buna göre ayarlamak gerekiyor elbette. Yani işin özü aynı olmakla birlikte pratik yöntemleri yaşa göre düzenlemek gerekiyor. 

Bir yöntemin pozitif disiplin yöntemi olması için beş kriter var: 

1. Aynı anda hem şefkatli, hem de kararlı mı? (sayılı ve çocuğu teşvik eden bir yaklaşım) 

2. Çocuğun kendini önemli ve ailenin bir parçası olarak hissetmesine yardım ediyor mu? (ebeveyn-çocuk arasındaki bağ) (“sense of belonging and significance” terimini tam çeviremedim, konuyla iligli bilgili arkadaşlar yardım ederse sevinirim) 

3. Uzun vadede etkili bir yöntem mi? (Ceza kısa vadede sonuç verir ama uzun vadede olumsuz sonuçları vardır) 

4. Çocuğun sağlam bir karakter geliştirmesi için sosyal değerler ve yaşam becerileri öğrenmesine yardım ediyor mu? (saygı, çevresindeki insanlara önem verme, sorun çözme, güvenilirlik, çevresine katkı sağlama, işbirliği) 

5. Çocukların aslında ne kadar yetkin olduklarını keşfetmelerine yardım ediyor mu? güçlerini, enerjilerini olumlu ve yapıcı yönde kullanmalarını sağlayıyor mu? 

Pozitif disiplinde kullanılan araçlar ve kavramlardan belli başlıları şunlar: 

• Karşılıklı saygı. Yetişkin kararlı bir şekilde davranarak insanın kendisine ve içinde bulunduğu ortamın ihtiyaçlarına saygılı olması konusunda bir örnek teşkil eder. Aynı zamanda şefkatli bir şekilde davranarak çocuğun ihtiyaçlarına saygılı olur. 

• Davranışın altında yatan inancı belirleme. Etkili bir disiplin anlayışı çocuğun neyi neden yaptığını anlamaya çalışır öncelikle. Daha sonra da o inancı değiştirmek için uğraşır, sadece davranışı değişitirmeye odaklanmaz. • Etkili iletişim ve sorun çözme becerileri. 

• Öğreten disiplin (ne çok yumuşak ve müsamahalı, ne de çok sert ve cezaya odaklı bir yaklaşım). 

• Ceza yerine birlikte çözüm bulmaya odaklanma. 

• Teşvik etme (çocuğu övme yerine). Teşvik etme çocuğun gösterdiği çabayı ve ilerlemeyi taktir eder, sadece sonuca, başarıya odaklanmaz. Bu sayede uzun vadede çocğun özgüven geliştirmesine ve yetkinlikler kazanmasına yardım eder. 

Bu arada, pozitif disiplini o kadar beğendik ki hızımı alamadım, farklı açılardan pozitifi disiplini ele alan (yaş dönemleri ya da ihtiyaçlara yönelik yazılmış) Jane Nelsen’in başka yazarlarla birlikte yazdığı beş kitabını daha okudum (bazılarını birden fazla kez). Hepsi de çok faydalıydı. Pozitif disiplinin temel prensipleri üzerine geliştirilmiş yüze yakın yöntem var. Bunların hepsini burda anlatmam, aktarmam mümkün değil. Bizim ailemizde en çok sevdiğimiz yöntemler arasında şunlar var: 
http://blog.positivediscipline.com/2012/12/curiosity-questions.html
• Meraklandırma soruları: Çocuğa ne yapması gerektiğini söylememeye gayret ediyoruz; ne yapması gerektiğini kendisinin bulmasını sağlamaya çalışıyoruz. Mesela masaya süt döktü. ‘Şimdi ne oldu? Ne yapman gerekiyor? Nasıl temizleyebilirsin?’ vb. Tabii basit durumlarda basit sorular kullanıyoruz, ama yeni ve karışık durumlarda, ya da çocuk yorgunsa, kafası karışıksa, soru içine ipuçları koymak gerekiyor. Mesela, ‘Masayı ne yapman gerekir? Neyle temizleyebilirsin?’, vb. 
http://blog.positivediscipline.com/2012/01/family-meetings.html
• Aile toplantıları: çocuklarımız 4 yaşına bir kaç ay kala başladık, çok memnunuz. Her Pazar yapmaya çalışıyoruz. Şu an için Pazar günleri herkes ne aktivite yapmak istediğini söylüyor (teker teker söz alarak) ben de beyaz tahtaya yazıyorum, yanına da temsili bir şekil çiziyorum. Bir de evde dikkat edilmesi gereken düzeltilmesi gereken bir şey varsa onu dile getiriyoruz (mesela paltolarını kaldırmıyorlarsa, çok ortalıkta dolanıyorsa bundan hoşlanmadığımızı, ayağımızın altında dolandığını söylüyoruz). Onlara da soruyoruz, sizin anne babaya söylemek istediğiniz bir şey var mı diye. Şimdiden özgüvenleri çok gelişti, bir çok ortamda rahatlıkla söz alıp görüşlerini dile getiriyorlar. Bizle konuşurken de görüşlerini savunuyorlar. Tabii 4 yaşında çok da şey beklemiyoruz bu toplantılardan, her dile getirdiğimiz sorun anında çözülmüyor. Ama çocuklar adam yerine konulduklarını hissediyorlar ve bu onları olumlu yönde etikiyor. 

Bu bizim tahtadan bir görüntü. Alttakiler gecen Pazar aile toplantısında yazdığım çizdiğim şeyler. Yukardakiler ise bizim yapılacaklar listemiz, hatırlatmalar vb. (Evet, tahtada Türkçe dışında diller de var, ama hayır, Arapça değil. O benim berbat el yazım.) 

• Anlaşma yapma: Bir sorun karşısında karşılıklı ne yapılacağı konusunda anlaşmak gerekiyor. Çocuk bu anlaşmaya uymazsa karşılıklı oturup anlaşmaya neden uyulmadığını sormak, çözüm aramak gerekiyor. 

• Davranışların doğal sonucu: Bu uygulamakta zorlandığımız bizim de öğrenme sürecinde olduğumuz bir yöntem. Çocuk yapması gereken bir şeyi yapmadığında, ya da bir hata yaptığında sonuçlarına kendisi katlanıyor. Ebeveynler onu kurtarmaya çalışmıyor. Mesela çok sevdiği bir oyuncağını (ayıcık) bahçede bırakmış. O akşam da yağmur yağıyor. Farketsek de çıkıp almıyoruz. Sabah o ayıcığı ıslak bulduğunda (ve Hollanda’da kuruması günler sürdüğünde) bir daha önem verdiği bir eşyasını ortada bırakmamayı öğreniyor. 

• Dikkat dağıtma/ ilgisini başka yöne çekme, alternatif verme: Bu en çok 1-3 yaş aralığındaki çocuklar için işe yarıyor. Mesela ufak kızımız Alanur (21 aylık) elimdeki cep telefonunu istediğinde ona “bu benim telefonum, oynayamazsın, ama bu oyuncağınla oynayabilirsin” diyorum ve oyuncak telefonunu veriyorum. 

• Duygusunu anlama ve dile getirme: Yukardaki örnekten devam edersek, izim ufaklık telefon ile oynayamayacağını farkedince pek kızıyor, başlıyor ağlamaya. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyor. O zaman kucağıma alıp “Annenin telefonu çok ilgini çekti, oynamak istedin, ama anne izin vermedi. Sen de kızdın, ağlıyorsun” diyorum. Ama tabii telefonu vermiyorum. Başka sayısız yöntem var, bunlar ilk aklıma gelenler. 

Şimdi diyeceksiniz “Madem bu pozitif disiplin böyle iyi, böyle güzel bir yaklaşım, kitabı nerden buluruz?” İşte burda bir sorun var ne yazık ki. İngilizceniz varsa hiç sorun değil, ilk kitabı (Positive Discipline) hiç vakit kaybetmeden okumanızı tavsiye ederim, Amazon vb. istediğiniz yerden sipariş edebilirsiniz. Yaptığınız yatırıma değecektir. Hatta okumaya blogundan da başlayabilirsiniz: 

Jane Nelsen’in kitapları içinde en Türkçe’ye bir tek “A'dan Z'ye Pozitif Disiplin. Çocuk Eğitiminde çevrilmiş, ama ne yazık ki tükenmiş, kitapçılarda bulunmuyor. Kitabın başında pozitif disiplin öğretisinin temel bilgileri sunulmuş kısaca (sanırım 15 sayfa kadar) sonra sorunlara yönelik çözümler sıralanmış. Yani sorun odaklı bir kitap, o yüzden pozitif disiplinin en önemli kitabı olduğunu söyleyemem. Ama özellikle girişte verdiği bilgilerle (ayrıca sorunlara yönelik çözümleri açıklarken) pozitif disiplin prensiplerini ortaya koyuyor. Ama ne yazık ki şu anda Türkiye’de bulunamıyormuş. 

Okuduğum diğer yazarları soracak olursanız, içlerinden en çok Naomi Aldort’un “Raising our children, raising ourselves” kitabını oldukça beğendim. Türkçe’ye “Çocuğunuzla Birlikte Büyümek” başlığı ile çevrildi. Çeviriyi okumadım, kefil olamam, ama içerik olarak iyi bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Özellikle çocukla çatışmayı önlemeye yönelik güzel yaklaşımlar var. Bazı açılardan pozitif disiplini tamamladığını düşünüyorm. 

Elizabeth Pantley’in “The No-Cry Discipline Solution” kitabı da fena değildi, ama Türkçe’ye çevrilmedi sanırım. Yine de pozitif disiplinin yaklaşımındaki gibi sağlam bir teoriye sahip değil Elizabeth Pantley’in kitabı, belirtmek isterim. William Sears’ın The Discipline Book’u da iyi bir kitaptı hatırladığım kadarıyla. Sears’ın kalemi oldukça güçlüdür, yedi çocuğundan verdiği çeşitli örneklerle zengin bir kitap olmuş. Ama teorik alt yapısı Pozitif Disiplin kadar kuvvetli değil. Babara Coloroso’nun “Kids Are Worth It!” kitabı ve Robert J. MacKenzie’nin “Setting Limits” kitabı ise Jane Nelsen’in pozitif disiplin kitapları ile karşılaştırıldığında gereksiz kalıyor. 

Ara ara toparladığım pozitif disiplin notlarını buraya koymaya devam edeceğim. Sorularınız olursa cevaplayamayabilirim, çünkü önceliğimi emzirme konusunda her hafta onlarca anneden gelen soruları cevaplamaya, onları takip etmeye veriyorum. Şimdiden kusura bakmayın.

Tomris

18 Haziran 2014 Çarşamba

Züleyha'nın Bebek Yapım Günlüğü — 3. Bölüm

Merhaba, 

3. günlüğümle, kaldığım yerden devam edeyim mi? 

Canım kocamla bebek sahibi olmayı ilk kez denedik. Bahsetmiştim, bu benim için oldukça planlı bir hareketti. Yıllardır bu konu üzerinde düşünüyor, kendimi bu yönde eğmeye çalışıyorum. Vücudumu buna hazırladım. O ‘içeride ilerleme’ esnasında çok dua ettim. Olası bebeğime destek verdim, ondan destek aldım. “Lütfen hızlı ol ve doğru yolu bul. Lütfen, sana kavuşmam için bunu yap. Seni çok seviyorum ve çok özledim. Söz veriyorum sana en güzel kitapları okuyacağım, en güzel şarkıları dinleteceğim.” 
O ve ertesi günlerde, artık benimleymiş gibi düşündüm. Ona göre hareket ettim, dikkat ettim ve koşulsuz inandım. Onunla konuştum. Karnıma dokundum, bazı geceler elim karnımda uyudum. Normalde çamura hasret su camışı gibi, yatağa yüzüstü abanıp ve sabaha kadar 32 tur atan ben; o günden beri nasıl oluyor bilmiyorum, kararlı bir biçimde değil ama hayatımda belki hiç yatmadığım gibi sırtüstü ya da yan yatıyorum. Annelik içgüdüsü böyle bir şey mi? 

Sabırsızım. Çok sabırsız. Bir gün böyle göbğimden çatlayacağım sanırım. Ömrünün yüzde seksenini anne olmak isteyerek geçiren ben için oldukça normaldir. Değil mi? 

İlk hafta geçti, belirti bekledim. İkinci hafta geldi. Psikolojik mi, öyle olduğunu sandığımdan mi hiç bilemediğim bir şekilde baş dönmelerim başladı. Çıldırmış gibi mide bulantısı ve kusma bekledim. Bir insan hayatının başka hangi evresinde böyle arzuyla yanıp tutuşur ki? Kendimi tekrar etmek istemem ama sormadan edemiyorum, annelik böyle bir şey mi? Yoksa, bunu yaşamak için çok mu erken? 

Sonraki günlerde de belirti arayıp durdum Neredeyse her saat göğüslerimi kontrol ettim. “Acıyor mu? Sanki biraz acıyor! Ay, acıyor gibi! Regl mi olcam acaba? Göğüs ucu kenarlarımda damar mı belirmiş?! Koş koş, mavi damar mı şu? Var mıydı önceden sence?! Bende bir değişiklik seziyo musun? Fark ettin mi bi’ şey?! Hı, iyice bak ama sallama!” Kendime ettiğim eziyet yetmez gibi adamı da deli ettim günlerce. 

İnsan benim kadar heyecanlanıp sürekli aşındırmalık bir umut kapısı arayınca, bildiği çok şeyi unutuyor. Şevk, aklı heba ediyor. Facebook grubundaki “Bir haftalık hamileyim” postu şuurumu yerinden söktü. “Oluyo mu öyle ki? Nasıl oluyo? Yani ilişkiye girmişler, döllenmiş ve bi hafta geçince anlaşılmış mı? Ne olmuş? Nasıl anlamış?” Kan tahliliyle olduğu yazıyordu. İnsanlar olabileceğini onaylamıştı. Umut bana sudan ucuz! Reglime daha on gün varken koşa koşa evimin karşısındaki hastaneye gittim. “Çabuk bana Beta Hcg, hemen!” 

Kan vermek için oturunca birden bir mantıksızlık çöküverdi. Sormayı akıl ettim. “Daha on gün var, belli olur mu?” Boş boş bakıp suratıma, postaladılar beni. İki buçuk dakikalık yol eve gelene kadar, oldu bana iki buçuk gün. “Bundan sonra salak gibi her boka koşturma! Becerebilirsen, biraz düşün tamam mı? Angut! Mal! Beyinsiz...” 

Canım acımıştı, hırsımı kendimden çıkarıyordum. Yine de içimde bebek tavşanların koşuştuğu pembe cennetin melekleri, orada olduğunu kendimi üzersem onun da üzüleceğini söylüyordu. “Tamam, iyiyim! On gün daha dayanırım, ne var ki? Sen sıkılma hiç. Çok güzel olacak her şey. Daha bir kez denedik. İlk olmazsa iki, iki olmazsa üç… Şımarıklık etme Züleyha! İnsanlar ne sıkıntılar yaşıyor.” Dil söylüyor da, kalp anlıyor mu? 

Beş gün daha zar zor geçirdim. İnternette, kitaplarda okumadığım belirti kalmadı. Sırf boş durmamak için dört, beş tane gebelik testi yaptım. Sabah idrarı, hop olmadı öğleden sonra idrarı, o da olmadı, akşam 18:00 ve 20:00 arası idrarı… Her seferinde omuzlarım biraz daha düştü. Sonra erken dönem gebelik testini duydum. Ondan da dört tane yaptım. Yok. Kendimi halılara bıraktım, süründüm yer yer. Eve geldiğinde ağlamaktan kütük gibi şişmiş ve her akşam daha kapıdan girer girmez “Olmuştur değil mi? Oradadır değil mi?!” diye soran bir kadın görmesine artık dayanamadığım kocam ve içimde yeşerdiğine inanmak istediğim lokum tohumu için bir kez daha kendimi silkeledim. 

 “Tek çaren sabır. Her şeyin bir zamanı ve beklemenin güzelliği var. Tadını çıkar.” Dua ettim, meditasyon yaptım bol bol. Korkulu, endişeli, bol çarpıntılı bir 20 günün ardından regl günüm geldi çattı! Hayatımın en heyecanlı günü, sabrımın imtihanı. Hadi onu da haftaya… 

Sevgiler, öpücükler! 

Züleyha

17 Haziran 2014 Salı

Ege’nin Evlat Edinme Hikayesi — 3. Bölüm

Herkese Merhaba,

Günleri tek tek saya saya Eylül'de doktorun kapısındayız. Aşılama için geldik hazırız. Yüreğim elimde pırpır, kanatlanıp uçacak sanki. Kaygılar, korkular, uykusuz ve huzursuz geceler. Düşünmek istemiyorsun ama beynin bir kenarında sürekli çocuk sahibi olamayacak mıyım fikri seni kemiriyor. Doktorumu dinleyip endokrinologa da gittim, istenilen tüm tetkikler yapıldı, her şey oldukça yolundaydı. Sorun oluşturabilecek bir nedene rastlanmadı. İnançlı saçmalıklarımla birlikte bir aşılama dönemini daha geçirdik. Sonuç: yine hüsran. Biz darmaduman, sevgili dokunsan ağlayacak... Sinirlerim keman yayı gibi. 

Bu arada kilo almaya başlamıştım. Bedenim de duruma isyan etmeye başladı. Aşılama sırasındaki doktor ve hemşire hanım arasında yaşanan bir fısıldaşma beni tedirgin etti nedense ve doktorumuzu değiştirme kararı aldık. 
Yaşadığımız hüsran bununla da bitmedi. Laboratuarda yapılan bir çalışma için kendi DNA mı örnek olarak bırakmıştım trombofili taşımayan normal insan DNA sı olarak kullanılsın diye... Ancak yapılan çalışma sonucunda normal bir DNA m olmadığını gördü arkadaşlarım. Benim daha önce kendimi test ettiğime inanarak çalışmayı tekrarladılar ancak çalışma doğruydu ve iki mutasyonum vardı, trombofiliye neden oluyordu. Yani yaşadığım düşüğün nedeniydi. Bundan sonra yaşanılacak bir gebelikte ‘’Cleaxane’’ kullanacaktım. Bu kez üniversitede öğretim üyesi bir infertilite uzmanı seçtim. Bu konuda uzun yıllar çalışmış tecrübe ve bilgisine güvendiğim bir hekimdi. Muayene sırasında sorduğum 10 sorudan sadece ikisini cevaplamakla yetiniyordu, hasta ile iletişime geçme de biraz sıkıntı vardı ama eşim ısrar etti, hemen vazgeçme en azından bilimsel anlamda seni tatmin eder kafanda soru işaretleri ile dolaşmazsın diye. 

Yapılan ilk muayenede rahimin ortasında kocaman bir polip teşhis edildi, alınması gerektiğini hatta bu işlem ile birlikte laporoskopi ve histeroskopi de yapılacağını böylece hamile kalmama engel neden oluşturulabilecek herhangi bir problem varsa onu da teşhis edeceğini söyledi. Böylece araştırılmamış hiç bir şey kalmayacaktı. Doktorum öncelikle bir yumurta çatlatma tedavisi uygulayalım olmazsa ondan sonraki ay ameliyatı düşünelim dedi. Öyle bir zaman yaşıyorsunuz ki itiraz etme sorgulama yeteneğinizi kaybediyorsunuz. Karşınızdaki bu konuda bir uzman ve sizin ona güvenmekten başka bir çareniz yok. Tedaviyi kabul ettik. Tam yılbaşı zamanı ve bizim yumurtamızın çatlaması yılbaşı gecesine denk geldi. Bu planlı yöntemlerin en sıkıcı yanlarından biriydi. Özel hayatınız diye bir şey yok, duygularınız arzularınız yok, sadece size verilen bir görev var. 

Bu tedaviyi de başarısızlıkla bitirdikten sonra Ocak ayında ameliyata alındım. Polip alındı ayrıca rahim detaylı bir şekilde incelenmiş oldu. Psikolojik desteğe de başladım. İlk görüşmede psikologum çok mükemmeliyetçi olduğumu biraz karşı tarafa da güvenmem gerektiğini her şeyin benim kontrolun olamayacağı öğüdünü verdi. İyileşme süresinden sonra aşılama ile tedaviye devam edilmesini olmazsa artık tüp bebek denememiz gerektiğine karar verildi. Giderek hayat bizi en tedirgin olduğumuz konuya doğru götürüyordu. Ancak ben daha fazla iletişimsizliğe dayanamadım ve öğretim üyesi doktorumuzla daha fazla bu yola devam edemeyeceğimi anladım. Çünkü infertilite uzmanınız bir şekilde psikolojik olarak da sizi rahatlatmalıydı, endişe ve kaygılarınızı anlayabilmeliydi. Bu kez kendim didiklemeyecek tecrübelerine inandığım arkadaşlarımın sesini dinleyecektim. 

Tavsiye ile yeni doktorumuzun yolunu tuttuk, elimizde artık birkaç test sonucundan daha fazlası vardı, kocaman bir dosya olmuştu. Yeni doktorumuz daha ilk muayenede sen kontrol manyağısın dedi ☺. Eğer bana güveneceksen yola birlikte devam edelim yok güvenmiyorsan bu yola hiç birlikte girmeyelim senin de bana yardımcı olman gerek dedi ve bana soğuk duş aldırdı. 

Tedavide üçüncü yıla gelmiştik. Bu üç yıl içerisinde biz her geçen gün tükeniyorduk. Bir çok kez ağlama krizlerine giriyordum. Panik atak başlamıştı. Giderek depresif tavırlarım hayata ve insanlara karşı artıyordu. Umutlarım birer birer tükeniyordu. Cezalandırıldığımızı düşünüyordum. Bir baba adayı düşünün benim canım kocam, en büyük hayali bir Pazar sabahı ben onlar için kahvaltı hazırlarken o minik bebeğimiz ve köpüşümüzle birlikte fırına gidecek ve bize simit alacaktı. Biz anne baba olmayı bu kadar çok isterken bunun için de debelenip dururken annelik sıfatını hak etmeyen kadınların çocuklarını öldürdüğünü, terk ettiğini öğreniyordum. Nasıl bir adeletti bu? 

Haftaya görüşmek üzere...

Sevgiler 

Ege

13 Haziran 2014 Cuma

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 24. Hafta

Sevgili Herkes,

Geçen haftadan bu yana nasılsınız? Umarım hepimiz kaldırabileceğimiz kadar zorluk, sıkıntı içindeyizdir. Ben anlam veremediğim bir kısır döngü, umutsuzluk, mutsuzluk, endişe içindeyim. Bunun bir sebebi işyerimdeki aşırı gergin ortam ve stres; bir kısmı ara ara takıldığım ev, iş, doğum, hastane konusu, bir kısmı da sanırım havalar... Böyle sıkıcı bir yazı yazıp, zaten herkesin içinde oluşan muhtemel sıkıntıları pekiştirmek istemem ama duygum başka türlüsüne izin vermiyor. Mümkün mertebe size bizden bahsetmeye çalışayım... Bebişim artık içimde dans ediyor, taklalar atıyor, sağ kroşe, sol bacak maç yapıyor... Birkaç gün hiç hareketlerini hissedemedim, insan feci boşluğa düşüyormuş; ama maşallah eskiye döndü. 


Karnım kocaman oldu, artık herkes anlıyor ve soruyor; kız- mı erkek mı? Doğum ne zaman? Kaç kilo aldın? Doktorun kim? Ve o eşsiz soru; “köpeği ne yapacaksınız?” Moduma göre bazen sakin sakin, bazen gıcık gıcık cevaplar veriyorum. Genel olarak kendimi gıcık adlediyorum zaten; huysuz, suratsız... İşimi bayağı severim, ama uzun zamandır geri geri ayaklarla zor oluyor. Bu mutsızluk da bebeğimi ne kadar etkiliyor acaba? Umarım ona bir kötülük yapmıyorumdur... Neden bu kadar düştüm, anlamadım. Geçen hafta diyete girdiğimi söylemiştim. Ama bu ruh haliyle bir de diyet beni hepten mutsuz ediyor; o yüzden çok kasmadan ama kasıyor gibi yaparak devam ediyorum. Dikkat ettiğim bir gerçek ama çikolata isteğim hergün artıyor, ben de 1-2 parça bitter çikolata ile nefsimi eğitmeye çalışıyorum, gel gör ki 73.5 kilo oldum; 23. Haftanın sonundayım ve toplamda 7.8 kilo aldım. 2 kilo önden gidiyorum. Bu arada fiziksel olarak kendine, bedenine özen gösteren biri değilim, oldukça rahat ve salaşım. Bu takıntım sadece hamilelik ve doğumun daha rahat geçmesi için. Yoksa kilo almışım, göbeğim çatlamış hiç umurumda değil. 

Ev arayışlarına devam ediyoruz ama ilk sorumuzda konu kapanıyor; o da malum “köpeğimiz var, sizin için mahsuru var mı?” Sadece bir evden “olabilir, köpeği görelim” dönüşü aldık; onu da biz eledik. Köpeği görünce ne olacak? Boyutuna göre mi karar verilecek? Köpek köpektir işte... Ciddi bir hayvansever bulmamız gerekiyor ama öyle zor ki... Ama aramaya devam, mümkünse bahçe katı bakıyoruz; olmazsa daire olacak tabi. Artık anneme yakın olalım, Emirgan’da kalalım takıntısına son verdik, vermek zorunda kaldık; zira ev yok, olana köpek bağlamazsın, fiyatlar uçmuş ama zaten kimse köpek kabul etmiyor ☺. 

2 hafta sonra doktor kontrolüm var, orada şeker yüklemesi yapılacak; kimileri “yaptırma, zararlı” diyor ama doktoruma güveniyorum; gereksiz yere ilaç vermeyen, doğal hayata olan merakımı bilen biri. Gerekliyse yapacaktır. İnşallah aksi birşey çıkmaz. Tansiyonum da maşallah 11-7; gayet iyi. Ayakta kalma sürem çok azaldı; yarım saatte yoruluyorum ve işim o kadar mobil ki, sürekli hareket halindeyim; hatta 2 hafta sonra benim koordinasyonunu yaptığım bir tören var, genelde 15 saat ayakta kalıp, oradan oraya koşturuyorum. Bakalım bu sefer nasıl idare edeceğiz? İş arkadaşlarım sağolsun, hepsi çok destek; alakasız birim personeli bile yardıma hazırız dediler. İnşallah su gibi geçecek. 

Geçen gün 170 SGK Danışma Hattı’nı aradım. Doğum ile ilgili sorularımı sordum. SGK anlaşmalı olmayan özel hastanenin doğum belgesi kabul ediliyormuş ama “iş göremezlik” raporu geçmiyormuş; onu SGK geçen bir hastaneden almak gerekiyormuş; aynı şekilde “iş görebilir” raporu için de aynı sistem geçerli ama doğum yapmadığınız bir hastane size o belgeyi verir mi, bilemiyorum. Ciddi bir prosedür bizi bekliyor. 16 hafta boyunca iş yerinden alamadığın maaşını da SGK gerekli bildirimler yapıldıktan sonra 20-45 gün içinde anneye ödüyormuş. Bir de süt parası varmış ama galiba 80 TL gibi birşey. Bir iş arkadaşımın eşi de hamile, gelecek ay doğuracak. O “annelik parası” diye SGK’nın 2000 TL verdiğini öğrenmiş, aynı danışma hattından. Ben de sordum, yok dediler. Sizden bu konuda birşey bilen var mı? İşte bu da bu haftaki halimiz; çok şükür iyiyiz, daha iyi olacağız... Doğanın bize sunduğu her güzelliği hissedip, şükredip, tebessümle devam edeceğiz... Ara ara düşüyoruz işte böyle paylaşa paylaşa azalacak inşallah... İçinizi sıktıysam affola... 

Haftaya görüşmek üzere

Sevgiyle Kalın... 

Nazlı

8 Haziran 2014 Pazar

Ege’nin Evlat Edinme Hikayesi — 2. Bölüm

Herkese Merhaba,

Geçen hafta hikayemin ilk bölümünü okudunuz. Bu hafta kaldığım yerden devam ediyorum...

Tatilden sonra rahim filmi aşamasına geçilmişti. Rahim filmi için özel bir hastane ile görüştük. Doktorumuz da geldi. Beni hazırladılar, küçük bir anestezi ile işlem tamamlandı. Zavallı sevgilim beni öyle ameliyat önlükleri içinde yarı baygın görünce küt bayıldı. Ben bir odada dinleniyorum o da yan odada dinleniyor ☺. 


Rahim filmine göre herhangi bir sorun yoktu. Her şey yolundaydı. Bundan sonra yolumuza bir infertilite uzmanı ile devam etmemiz gerektiğine karar verdik. Elimizde yapılan tetkikler ile (o zamanlar birkaç sayfaydı sonra kocaman bir dosya oldu) uzun araştırmalar sonucunda karar verdiğim infertilite uzmanının yolunu tuttuk. Yapılan muayene ve tetkikler sonunda infertilite uzmanı doktorumuz da bir problem bulamadı. İki yumurta takip ve çatlatma tedavisi de onunla geçirdik. Sonuç yine negatif ☹.  Aşılama aşamasına geçmemiz gerektiğini söyledi. Biz yavaş yavaş dağılıyoruz bu arada... kaygılar tırmanıyor. Hem çok kaygılıyız hem çok umutluyuz. Sevgilim hep ikiz bebeklerimiz olsun istiyor, bak belki bu bizim şansımız diyor bir yandan, hem kendini hem beni avutuyor. 

Yapılan tedavi sonrası (çok ayrıntılı değinmiyorum hepimiz infertilite tedavisinde benzer yollardan geçtik) 8 yumurta ve 1 hipersitimilasyonumuz oldu. ☹ Hiçbir mantığı, bilimsel bir kanıtı (bence her şeyin bilimsel bir açıklaması olmalıydı bir dayanağı olmalıydı çünkü) olmamasına rağmen 14 gün boyunca hiç kıpırdamadan yattım. Bazen insan sadece inanmak istediği şeye inanır ve saçma gelen mantık dayanağı olmayan şeyleri yapar ya? İşte öyle bir durumdaydım. İnançlı saçmalıklarım daha yeni başlıyormuş halbuki.... Sonuç mu? Yine koca bir hayal kırıklığı. Doktorumuz ortaya attığım tezler, sınav sorusu niteliğindeki sorularım ve yorumlarım sonucunda nedeni psikolojik olabilir acaba bir destek mi alsak diye bir öneride bulundu. Birde aklımdaki soru işareti sayısını azaltmak için bir endokrinolog ile de görüşebilirsiniz dedi. Hem bu süreç içerisinde bir süre tedaviye ara vermemiz iyi olacak dedi ve bizi kendi halimize bıraktı. 

Madem kafa dağıtacaktık, üzüntülerimizden sıyrılacaktık o zaman boyaların ve ahşapların içine dalabilirdik. Düşlerimiz gibi rengarenk olabilirdik. Sevgilimle birlikte salonu bir atölyeye çevirip sabah-akşam boyuyoruz. Sayemizde bütün dostların, annelerin, teyzelerin ahşap tepsileri ve ekmek kutuları oldu. Boyalara bulanmışken bir de fark ettik ki reglim gecikmiş. Acaba mı? Olabilir mi? Mi mi mi ler ile haftasonunu geçiriyorduk ki Pazar gecesi inanılmaz bir kanama ve ağrı ile tanıştım. Pazartesi hemen doktorun yolunu tuttuk. Bu kadar ağrı ilaçların yan etkisi miydi yoksa? Doktor muayeneden çıktı ¨Bir kayıp yaşamışsın kanama o yüzden¨ dedi. Sevgilim ve ben kıpkırmızı kesildik. Beynimde çığlıklar bir türlü susmuyor, anlam veremiyoruz. Bu bir kabus ve uyanacağım diye bekliyorum. Ama değil. Doktorum genetik tarama yapıp yapmadığımı soruyor. İşin içindeyim ya her şeyi biliyorum ya? Yaptım. Benim zaten uzmanlık konumdu trombofili panelleri. Bir sorun yoktu diyorum. Öyle olunca doktor da çok üzerinde durmuyor, ¨Olabilir bazen hiç nedensiz böyle kayıplar yaşayabiliriz, siz dinlenmeye devam edin güzel bir yaz tatili yapın eylülde aşılama ile görüşelim¨ diyor. Kabul etmekten başka çare yok, mantıklı olan yolu seçiyoruz ve Eylül'ü bekliyoruz. 

Haftaya görüşmek üzere...

Sevgiler, 

Ege

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım