28 Ekim 2014 Salı

Melek'in Hamilelik Günlüğü — 11. Hafta

Herkese Merhaba,

Ne olduysa 10+0 olduktan sonra olmaya başladı. Göbeğim şişmeye başladı. Alttan şişse anlayacağım ama göbek deliğimin üzerinden başlayan bir şişlik var. Tartıya göre 1 kilo aldım. Ama bu sadece geçen hafta yediğim 2-3 makarna olabilir mi? Şişlik filan idare diyorum ama esas sorun sinir bozukluğu… Bu ilaçlar inşallah 2 hafta içerisinde bitecek. Hem cep telefonumun uyarı için çalmasından hem de bu ilaçları görmekten bıktım… İnşallah hormonlara bağladığım ruh halim de bir nebze düzelir. Zaten dinlenmek için haftasonları neredeyse hiç evden dışarı çıkmıyorum. Eğer çıkarsam da sadece eşimle markete ya da gerekli diğer işleri halletmek için. 


Ben ki tek başına dolaşmaktan, araba kullanmaktan, kendi işini kendi yapmaktan bu kadar zevk alan, bu şekilde dinlenen biri olarak şu anki halim beni sanki daha da asabileştiriyor. Eşimin her söylediğine çok alınıyorum. Evet belki alınacağım şeyler, ama gelip özür dilese bile uzatmaya devam ediyorum. Onu da çaresiz hale getiriyorum. Sonuç mutsuz bir çiftin ev hapsi oluyor. Böyle olsun istemiyorum. En çok mutlu geçirmek istediğim zamanları kavga ederek geçirmek istemiyorum. Herkes bu zamanları böyle mi yaşıyor? 

10+5 olduğunda yine ilaçlarımı yazdırmak için devlet hastanesine gittim. Maaşallah bizim bebiş 11+5 boyutuna ulaşmış. Erkek olacak, babasına çekecek o yüzden iri yapılı görünüyor diyemiyorum. Çünkü halası da babası ile aynı boyda, tüm aile iri yapılı ve uzun. Yani uzun boylu bir kız olma ihtimali de halen devam ediyor bence ☺ Artık karından yapılan ultrasonda bile daha net görünür oldu miniğimiz ☺. 

Sabah eşim olmadan gitmiiştim doktora. Akşam resmini babasına göstermek çok sevindiriciydi… Bu doktorum da ikili test yaptıracaksam bu sıralarda muayeneye gitmemi söyledi. İkili test için devlet hastanesindeki teste güvenmiyormuş. Ama üçlü test yapılacaksa burada yaptırabilirsiniz dedi. İkili test için de bir doktor tavsiye etti. Bir doktor başka bir doktoru tavsiye ettiği için ben de burada yazmaya sakınca görmüyorum. Doç. Dr. Zeki Şahinoğlu. Benim sağlık sigortam Acıbadem Hastanesi haricinde doğum garantisini kullanarak muayene olursam garantiyi iptal ediyor. Bu nedenle ben yine Acıbadem Hastanesi’ne gideceğim ☹. 

Benim sıkıntılarım maaşallah yok, iyiyim. Biraz uykum var. Erkenden yatıyorum. Hala kıyafetlerime girebiliyorum. Daha iş yerinde birkaç kişinin haberi var hamileliğimden. Bakalım ne zaman anlamaya başlayacaklar? Bir çok kişinin söylediği ve yine bir çok yerde okuduğum topuklu ayakkabı giymek ile ilgili olumsuz düşünceleri ben hiç takmadım. Hala topuklularımı giyiyorum. Zaten tüm gün oturarak çalışıyorum. Ofis içerisinde giydiğim topuklu ayakkabı beni rahatsız etmiyor. Zaten ben senelerdir topukluları sadece ofis içerisinde giyerim. Sabah-akşam eve gidiş gelişlerimde mutlaka spor ayakkabılarım ile değiştiririm. İş çıkışında beni görenler için çok komik bir kombinasyon gibi dursa da ayak sağlığım için böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hem kızım olacaksa ona da şimdiden bu ipucunu öğretmiş oluyorum ;)

Haftaya görüşmek üzere...

Melek

27 Ekim 2014 Pazartesi

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 4. Bölüm

Beyin Gelişimi Kurallarının Uygulanması - 2

Geçen haftadan kaldığımız yerden gelişim kurallarına devam ediyoruz: 
5. Fikir Üretme: 
Çocuğunuzun yeni fikirler üretmesi ve bu sayede hayal gücünü geliştirmesi onun beyninde çok hızlı ve kalıcı sinaptik bağlantılar kurulmasını sağlar. Küçük bir bebek eline verilen tahta kaşık ile oyununda; başlangıçta yere atarak çıkardığı sesi dinlerken, zamanla o tahta kaşığın davul çalabileceği bir bagete, küreğe, dondurma külahına, bebeğinin saçını taradığı bir tarağa ya da zamanla çok daha kompleks fikirler üreterek oyuncak bir arabaya ya da bebeğe dönüştüğünü hayal eder ve ona kıyafetler giydirerek hayalini hayata geçirir. Yeni konuşmaya başlayan çocuğun ba-ba hecelerini zamanla uzun cümlelere dönüştürmesi gibi yeni fikirler üretmek de basitten başlayıp karmaşığa doğru gelişir. 


Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zaman dilimlerinde (sadece oyun ve aktiviteler sırasında değil günün her anında) onun; hayatı ve çevresindeki dünyayı tanımak için bol bol deneyler yaptığını göreceksiniz. Bu deneyler zaman zaman size yanlış, hatta bazen de tehlikeli göründüğü için farkına bile varmadan bu deneylere karşı bir tutum içerisine giriyor olabilirsiniz. Çünkü, örneğin bebeğiniz mama sandalyesinden aşağıya oyuncaklarını atıyor ve neler olacağını ilgiyle izliyor olabilir. Banyoda klozetin içinde ya da yatak odanızdaki dolabınızda aslında yapmak istediği çok fazla uçuk-kaçık planı olabilir. Bazen çocuğunuzun sizin ona verdiğiniz oyuncakla fonksiyonunun dışında size anlamsız görünen oyunlar oynadığını görürsünüz. Örneğin benim kuzenimin küçük kızı annesinin ona çubuklarla çalması için verdiği davulu tabure yaparak üzerine oturuyormuş, bu sırada çubukları da çeşitli keşif aşamalarından geçirdiğine eminim ☺. 

Önemli tehlikeler ve ciddi zarar verici davranışlar içermeyen keşif, hayal gücü ve fikir üretme çabalarındayken, çocuğunuza ‘Hayır’ kelimesini sık sık söylememenizi öneririm. Yeni keşifler yaparken çocuğunuzu mümkün olduğu kadar desteklemeniz ve bunun için, ürettiği yeni fikirlere ve objelere olan ilgisine karşılık vermeniz onun özgüven ve yaratıcılık başta olmak üzere, birçok farklı alanda gelişimine zemin hazırlar. Bunu yaparken benim size önerim çocuğunuzun yeni fikirler üretmesi için ona uygun ortamlar yaratmanız. 

Çocuğunuzun yeni fikirler üretmesine uygun ortam: 

• Önünde onlarca renkli, ışıklı, müzikli oyuncak olan bir çocuk, hiçbir zaman yeni bir oyun kurmak ihtiyacı duymayacaktır çünkü bu oyuncaklar onu yeterince oyalar. Bu nedenle oyuncak seçiminizde minimalist davranmanızı tavsiye ederim. Örneğin basit bir plastik tabak bile onun hayal dünyasında şapkaya, kovaya, müzik aletine vs dönüşebilir. Bu nedenle çok da süslü püslü oyuncaklara ihtiyacınız olmadığını unutmayın. 

• Çocuğunuzun önüne basit oyuncaklar koyduğunuzda, başlangıçta bu oyuncakla ne yapacağını bilmese bile, zamanla aynı oyuncağı farklı amaçlar için kullanmaya başlayacağını, yeni fikirler üreteceğini göreceksiniz. Bu nedenle aynı anda önüne onlarca farklı oyuncak yığmayın, kafasını karıştırmayın. Aynı anda maksimum 2-3 oyuncak yeterli olacaktır. 

• Yine benzer sebepten, ona zaman verin. 

• Fikir üretmesini sağlamak için yapabileceğiniz bir başka şey de ona sorular sorarak yönlendirmeniz. Günlük yaşamındaki aktiviteler sırasında bol bol 5N1K sorularını kullanın. 5N1K basamağına daha sonra örneklerle değineceğim. 

• Eline verdiğiniz bir oyuncağı nasıl kullanacağını hemen anlatmayın ve onun keşifler yapmasını sağlayın. 

• Tüm gününü siz planlamayın ve ona da söz hakkı verin 

• Doğayla iç içe yaşaması ve gözlem yapabilmesi için ortamlar yaratmaya gayret edin. • Hayır kelimesini çok gerekli olmadıkça kullanmamaya çalışın. 

• Özellikle 3-4 yaşlarındaki çocuğunuzun bol miktarda ☺ sorduğu soruları size çok saçma bile gelse sabırla yanıtlamaya çalışın. “Çocuklar okula birer soru işareti olarak başlar ve nokta olarak bitirirler.” (Neil Postman). Onun merak etmesini teşvik ederek, soru işareti olarak kalmasını sağlarsanız öğrenmeye olan hevesi hiç tükenmeyecektir. 
6. Aktif Katılım: 
Çocuklar, bebeklik döneminde başlayan keşfetme sürecine çocukluklarında da devam ederler. Aslında ‘çok yaramaz’ olduğu söylenen bebek ve çocukların birçoğu bu keşfetme süreci hakkında daha meraklı olanlardır. Ortalama bir bebek, dünyaya gelişinin hemen 6. ayında kendi etrafında dönmeye ve etrafındaki objelere ulaşmaya çalışmaya başlar. Hareket kabiliyeti arttıkça da evin içinde keşfetmeye çalıştığı yer sayısı hızla artar. Yerde istediği oyuncağa ulaşmak için debelenen çocuğunuza oyuncağı siz alıp verdiğinizde onu, hem fiziksel hem de zihinsel birçok alanda edineceği tecrübeden mahrum bırakacağınızı unutmayın. Aktif katılım basamağına daha önce problem çözme basamağında kısmen giriş yapmış ve şöyle özetlemiştim: 

• Koltuğa tırmanmaya ya da uzaktaki bir oyuncağı almaya çalışan bebeğinizin haline acıyıp, onu kucaklayarak koltuğun üzerine koymanız veya oyuncağı alıp eline vermeniz aslında ona yaptığınız büyük bir kötülüktür. 

• Bunun yerine ona yapması gerekenleri tek tek söylemeniz ve onun bunları yapmasını beklemeniz kısmen kötülüktür. 

• Nasıl yapılabileceğini ona göstermek ve aynısını yapmasını istemek kısmen iyiliktir. 

• Yaparken ona yardımcı olmak iyiliktir 

• Fakat en iyisi bebeğinizin düşe-kalka deneye-yanıla doğru yolu kendi tecrübeleriyle keşfetmesini sağlamaktır Sinaptik bağlantıları dolayısı ile beyin gelişimini destekleyen kurallarımızdan biri olan aktif katılım kuralımızda, asıl önemli olan çocuğunuzun ‘yerine’ onun yapabileceği şeyleri yapmamanız gerektiği. 

Bunun için; çocuğunuzun gün içerisindeki bakımı ve beslenmesi dahil olmak üzere tüm aktivitelerde sorumluluk almasını sağlamanız gerekiyor. Zaman içerisinde aktivitenin tamamını mümkün olduğu kadar kendi kendine yapmasını sağlamaya çalışın. Örneğin bunu aktığında bir peçeteyle burnumu silmek yerine önce ikiniz birlikte peçeteyi tutup burnunu silerken, zamanla peçeteyi eline verip onun bunu bağımsız yapmasını sağlamanız gerekmekte. Bu basamak size BLW’yi (Baby Led Weaning) hatırlatmış olabilir, orada da amaçlardan biri çocuğun sorumluluk almasını sağlamaktır. Çocuğunuzun gelişimi için günlük yaşam akışının tamamına aktif katılmasını, onu ilgilendiren sosyal, fiziksel tüm olayların tamamen bir parçası olmasını sağlamayı hedeflemelisiniz. Bunu uygulamaya koyarken dikkat etmeniz gereken en önemli şey, çocuğunuz yapması gereken şeyleri belki ilk seferlerde deneme aşamasındayken, teşvik edici bir tutum içinde olmanızdır. 

Çocuk gelişimini desteklerken anne-babalara yasak olan cümlelerimizi; ‘yapamazsın, düşersin, koşma, sen bırak ben yaparım’ şeklinde sıralayabilir, örnekleri çeşitlendirebiliriz. 
7. Motivasyon: 
Çocuklar en önemli ve büyük kazanımları, çevrelerine kendi başlarına ve doğaları gereği ilgi duyduklarında yaşarlar. Motivasyon öğrenmenin temel prensiplerinden birini oluşturur. Hızlı ve etkin öğrenmenin gerçekleşmesinde, motivasyonun maksimum düzeyde sağlanmasının süreci çok hızlandırdığını gösteren onlarca araştırma vardır. Motivasyonun etkisini anlayabilmek için kendinize bir bakın: sevmediğiniz, nefret ettiğiniz derslerde mi daha başarılıydınız? Ya da şimdi, bu yaşınızda bile eğlenerek mi daha kolay öğrenirsiniz yoksa dayatma ile mi? 

Çocuğunuza yeni bir şey öğretirken yapmanız gereken şey çok basittir: Oyunu kullanmak! Çocuklar için oyun oynayarak ve eğlenerek öğrenmek en büyük motivasyonu sağlar. Öğretmek istediğiniz şey her ne ise (renkler, şekiller, nesneler vs) onun da içinde olduğu yepyeni bir oyun kurgularsanız hem amacınıza ulaşmanız çok daha hızlı olacaktır hem de çocuğunuzun o oyunun içinde edindiği yeni bilgileri unutma ihtimalini azaltmış, bilgilerin kalıcı olmasını sağlamış olursunuz. 
Son zamanlarda oyuncakçılarda sıkça görülen bir oyuncaktan bahsedelim mesela. İsmini vermek istemediğim ☺ bir yakınım küçük çocuğu için bunlardan bir tane almış, ona da yol göstermiş oluruz oyuncağı nasıl kullanacağı ile ilgili. Almış olduğu oyuncak tamamen aynısı olmasa da resimdekine çok benzeyen bir yapboz: Bu oyuncakla amacımız renkleri, şekilleri öğretmek olabilir, aynı zamanda el-göz koordinasyonu ve ince motor gelişim çalışabiliriz. Oyuncağı almadan önce benim fikrimi almış olsaydı 1,5 yaşındaki çocuğa sakın alma diyeceğim bu sıkıcı oyuncağı sevgili bebesinin önüne koyup kırmızı daireyi yerine takalım, şimdi sıra yeşil dikdörtgende vs şeklinde yapbozun parçalarını anne-çocuk birlikte taktıklarını düşünün. Bir de parçaların her birinin saklandığı, sonra birlikte saklanmış parçanın bulunduğu, bulunan parçanın uçarak yerine doğru gittiği, ama bu sırada yanlışlıkla! bebenin göbeğine doğru gidip onu gıdıkladığı, en sonunda yap-bozdaki yerine bir kuş edası ile konduğu bir oyun kurgulayalım. Tüm bu olaylar sırasında da ‘Kırmızı daire uçuyoooor, kırmızı daire nereye gittiiiii?’ vs gibi cümlelerle şeklin ve renginin sık sık tekrarlandığını düşünelim. Sizde hangi oyunda çocuğun edindiği bilgi daha etkin ve kalıcı olabilir? Eğitim ve öğretim sistemimizde de bu alanda eleştirilecek çok fazla şey var ama ben bu basamağı anne-baba-çocuk üçgeninde anlatmakla yetinmek istiyorum ☺.

Çocuğunuzun motivasyonunu arttırmak için: 

• Oyunu kullanın 

• Basit aktivitelerle başlayın, zamanla zorlaştırın 

• Kısa vadeli hedefleriniz olsun ve bu hedefe ulaşmaya çalışın 

• Zaten yapması gereken aktiviteler dışında; yeni bir şeyi öğrendiği zaman, (mükemmel yapmıyor bile olsa) bol bol sosyal pekiştireç kullanın. Onu aferin, süper, bravo gibi övgülerden mahrum bırakmayın.

• Her zaman olmasa bile, çok zor olan şeyleri başardığında ödül vermekten çekinmeyin. Bu ödül istediği bir oyuncak veya 1 saatlik TV izleme seansı olabilir. 

• Yeniliklerle dolu, farklı aktiviteler bulmaya çalışın. Söz konusu olan oyuncak aynı oyuncak bile olsa, oyununuza ilginç bulacağı, seveceği yenilikler katmaya gayret edin. 

• Oyunlarınızı ilgisini çekecek, merak edeceği, şaşıracağı, hayal dünyasını geliştirecek şekilde planlayın. 

• Mümkünse yaşıtları ile birlikte olmasını ve oynamasını sağlayın 

• Zenginleştirilmiş ortamlar yaratın. 

Gelecek hafta görüşmek dileğiyle...

Sevgilerimle; 

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

23 Ekim 2014 Perşembe

Naz Kız'ın Doğum Hikayesi

Sevgili BYBO,

Oğlumuz Toros geldi, hoşgeldi. Bebek yapım günlüğümle başladık, hamilelik günlüğümle devam ettik ve nihayet doğum hikayeme geldik. Bu okuduğunuz günlüğümün son yazısı olacak. 

Öncelikle Eren’e dev dev teşekkürlerimi sunuyorum. Evinin kapılarını açtı, yedik, içtik, gidiyoruz... Sağol, varol... 

Size en son 38. Haftamdan seslenmiştim. Bildiğiniz gibi plesenta previa nedeni ile zorunlu sezeryan kararı alınmıştı. Ve 39+1 de yani 23 Eylül Salı günü saat 09.00’da doğum kararı alındı. Bir gün önceden kayınvalidem ve görümce bize geldi, hazırlıklarımızı tamamladık. Salı sabahı arkadaşımız Efe doğum sürecini çekmek için bize geldi ve evden itibaren her anımızı fotoğrafladı. Evden çıkıp, arabaya binmemizle akıl almaz bir sağanak bastırdı, göz gözü görmüyordu, herkes “bereket” dedi. Hastane evimize 10 dakika mesafede olduğu için şanslıydık. 

Bu arada Padme için olağan bir gün olması gerekiyordu; onu germek istemiyorduk. Görümcem bizim araba ile her sabah eşimin yaptığı gibi onu ofise götürdü. Akşama Toros Bey’in bezi ve badisi ile tanışacaktı. Hastaneye vardık ve yatış işlemlerini yapıp, odamıza çıktık ve yarım saat sonra doğuma hazırdım. Biraz stres yaptığım doğru ama tahminimden daha iyiydim. Bu arada kimseye haber vermeyelim, sakin bir doğum olsun demiştik ama öyle dedikçe daha da kalabalıklaştık. Bir anda arkadaşlar, akrabalar gelmeye başladı. Onları görünce heyecanım biraz daha arttı. Sonra doktorumun koridorda sesini duydum ve rahatladım. Kendisine çok güvendiğimi söylemiştim. 

Oda süsü yapmadık sadece çok değişik, komik bir kapı süsüm vardı. bu süsü çok sevdiğim bir aile dostumuz yaptı ama birazcık hoşuma gitmeyince halam oturup bu hale getirdi. Kapı süsüne Alman Hans adını verdik ☺. Oğlumun bereketi kendini ikramlıklarda gösterdi. Bir sürü eş dost, birsürü şey hazırladı, hepsinin sunumu çok şık oldu. Ben ilk gün yemek yiyemediğim için onlara aşerdim, durdum ☺. Hemşire geldi ve gitme vakti dedi; ameliyathaneye eşim, doğum koçum, halam, bir aile dostumuz derken cümbür cemaat inmişiz. Doğum koçum dediğim yeni adları ile Doula. Normal doğum yaparsam destek alacaktım ama olmadı. Yine de yanımda olmasını istedik; kendisi de stajyer, onun da ilk doğumu olduğu için o da gelmek istedi. Herkese veda ettiğim ameliyathane kapısında bir sürü hemşire “hoşgeldiniz” demeye başladı. Ama kaç kişiye cevap verdim, hatırlamıyorum. Bir anda biri “kordon kanı” istiyor musunuz diye sordu. İleride kardeşi olursa ve bir sağlık problemi yaşanırsa diye teklif ediyorlarmış ama o kadar ticari bir amaçla sorulduğu belli ki, en heyecanlı, kafamızın en karışık olduğu yerde bu anlamsız soruyu sorup, bizi soymaya niyetlendikleri kesin. Allahtan doktorumuz bizi pahalılığı konusunda uyardı da zor duruma düşmedik. 

Ameliyathane ortamı cidden çok tatsız, benimle ilgilenen hasta bakıcı çok kötü terlemişti ve benimle aşırı yakın temastaydı; bu süreçte çok zorlandım; sonra anestezist gelip, epidural sürecini anlattı ve iğnemi yaptı; tahminimden daha iyi geçti; sonra uzandım ve gerekli hazırlıklar yapıldı. Bu arada Doula yanıma alındı, ameliyata başlamadan da eşimi aldılar. Doktorum ve asistanı hastane personeli değil; o yüzden sadece ikisi vardı, etrafta da hemşireler, bebek hemşireleri vs. Birkaç talebimiz vardı, sağolsun doktorumuz hepsine tamam dedi. Önce güzel bir müzik açtı eşim, sonra kafasına GoPro kamera takıp, bütün süreci kameraya aldı. Bu arada ben tahminimden çok çok daha sakindim ki acayip bir titreme geldi, bu noktada da Doulam Ayşegül beni nefesimle sakinleştirdi. 

Hiç tahmin etmediğim kadar zevkli bir doğum oldu. Toros biraz zor çıktı, iki üç kere göğüs altıma şiddetli baskı uygulanarak Toros’u çıkarmaya çalıştılar ve canım çok yandı ama sonra işte o büyülü an geldi ve oğlum perdenin arkasından göründü ☺. Çıktığı gibi hapşırdı ve ellerini havaya dikip, bize kızdı ☺. Çok ama çok garip bir duyguydu; benim gibi duygusal bir balık kadını boşluğa düşmüştü; duygusal olarak hiçlik hissediyordum. Ağlamadım; gülmedim, şaşkın şaşkın baktım, sonra yanıma verdiler ama ben yine anlamadım; bir an önce onun ve benim normal koşullarda karşılaşmamız gerektiğini düşündüm galiba. Zaten 2 dakika yanımda tuttular, tutmadılar ve gittiler. Toros’u yukarı çıkarırlarken babayı da dışarı alıyorlarmış ama biz bunu konuşmuştuk ve eşim benimle kaldı. Hemşireler ısrarla çıkarmak istedi ama eşimin net ses tonu ile tartışma başlamadan bitti. Bence de doğumda bir annenin en yalnız kalmaması gereken an doğum sonrası. Çünkü bebeğin gidiyor, ortamdaki heyecan bir anda sönüyor ve sen buz gibi ortamda vücudunun toparlanmasını bekliyorsun. Sağolsun eşim beni bırakmadı; iyi ki bırakmadı; en eğlendiğimiz yer orasıydı; müthiş bir reggea müziği açtı, doktorlarımızla sohbet muhabbet derken bir baktım, herşey bitmiş, gidiyoruz. 

Gerçekten bu ana kadar ne muhteşem bir doğum deyip durdum içimden. Meğer beni bekleyen süpriz akşama gelecekmiş. Bütün süreçler bitince odaya çııktık; asansörün açılması ile eş-dost-akraba acayip bir kalabalık vardı, oda bile çok doluydu. sonra Toros’umu getirdiler. Çok ama çok güzeldi; ilk aklıma gelen bu veledin 1 saat önce içimde olduğu ve bu mucizenin insanı deli edebileceği idi. 

Benim için en heyecanlı kısım emzirme anı idi. Tomris’in notlarını ve BYBO facebook sayfasında o kadar çok post okumuştum ki sanırım emzirmeyi takıntı haline getirmiştim ve işte o an; hemşire geldi, benim ürkekliğim, hemşirenin Toros’u tutuşu, mememe verişindeki rahatlığı iyice aptal etmişti beni ve löp diye mememe yapışan bir bebe. Allahım nasıl bir deliliktir bu! Canım acıyordu ama umrumda değildi, nasıl olsa pozisyonları iyi okumuştum, zamanla bu konuyu çözecektik. 2 dakika sonra mememde uyudu ve biz huzurla bu mucizeye bakakaldık... 

Akşama doğru epiduralin etkisinin geçmesi ile benim de süper doğum hikayem kabusa döndü. Akşam üstü hemşire ve hemşire başı odaya gelip, karnımdaki garip şişliği kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu arada ben de elimle karnıma dokunamıyorum. O kadar canım yanıyor ki, bütün karnım, sırtım, organlarım akıl almaz bir ağrı içindeydi. Panik içinde nöbetçi kadın doğumcu çağrıldı, ultrasonla karnıma bakmak istiyor ama ultarsonu bile değdiremiyorlardı. Sonra başka doktorlar çağrıldı ve bir anda ortamda inanılmaz bir panik havası yaratıldı ve benim tansiyon 20'ye fırladı. Konunun ne olduğunu anlatmıyorlar ve beni korkutuyorlardı. Bu arada kendi doktoruma ulaşıldı ve hemen gelmesi söylendi. Doktorum 1 saat içinde yanımdaydı; doğumda farkettiği rahim ağzı sertliği nedeni ile kanamam dışa akacağına rahim ağzı açılmadığından içime dolmuş ve uterus içimde şişmiş şişmiş, ödem yapıp, diğer organlarıma baskı yapmaya başlamış. Saat 7 gibi doktorum beni tekrar doğumhaneye aldı ve yeniden bir operasyon yaptı; çok zor, sinir bozucu, üzücü geçti; kendimi korkunç hissettim, panikledim, tansiyonum 20'lerden inmek bilmedi. Sonra da fenalaştım ve tamamen düşürdüm tansiyonu. Sürekli panik havası da beni çok germişti; bir an önce uyumak ve unutmak istiyordum. 

Neyse ki yaklaşık 1 saat sonra odama gelmiştim. Hala gelen giden vardı ve benim gözüm kimseyi görmüyordu, oğlumu bile ☹. Mükemmel başlayan eğlenceli doğumum büyük bir travma ve ağrı ile sonlandı. Toros’u hiç anlamadım, sevemedim, acıdan kıvrandım. Bu ağrılardan kendimi kasmaktan sırtımda bir kasımı da zedelemişim, bir de o ağrı bindi üstüne, artık akıl sağlığımı kaybettiğimi sanıyordum. Doktorum da bir türlü gidemedi, o da çok üzüldü, şaşırdı. O gün yürüme, hareket etme dedi. Annemler, eşim, eş dost herkes çok üzgündü; ben ise çok ama çok yorgundum. Ertesi gün uyandığımda, kalkıp Toros’u yatağından alamayacak olmak beni çok üzdü ve elimle doktorumun yapmasına izin veremediğim masajı ben karnıma yapmaya başladım; elimle şişliğin olduğu yeri aşağı doğru itmeye başladım, canım çok yanıyordu ama yapmam gerekiyordu ve bir anda oluk oluk kanamam başladı. Hemen hemşireleri çağırdım ve toparlanmama yardım ettiler. 

Yeni geceliklerimi giydim, saçımı başımı toparladım. Lohusa tacımı taktım ve aynı gün koridorda da birsürü tur attım, kendimi bütün gün zorladım durdum ve nihayet akşamına oğlumu koltukta emzirebiliyordum. Yine gelenimiz gidenimiz çok oldu, çok bereketli oldu. Ve sonraki gün taburcu olduk. Herşey çok şaşkınlık vericiydi; karnımda geldiğim oğlumla elele çıkıyordum, vücudum çok harap olmuştu ama oğlum hamileliğimdeki gibi bizi hiç üzmedi. Hep uyumlu, hep sakindi. Eve geldiğimiz ilk akşam çok ağladım, çok ama çok korktum; eşim, kayınvalidem süper kahramanlarımdı; çok ama çok destek oldular. İlk birkaç gün Padme’yi getirmedi eşim. Ben pek iyi durumda değildim ve bir de o stresi eklemek istemedi sanırım. 

Eve gelişimizin 3. Gününde artık hazırdım ve Padme akşam babası ile geldi. Ben yine neden bilinmez aşırı stres yapıp, salya sümük ağlamaya başladım. Oysa Padme muhteşemdi. Önce Toros’u yatağında farketmedi, sonra oradan bir ses geldiğini farkedince hırlamaya başladı; eşim elinde sürekli ödüller ile Padme’yi sakinleştirdi. Sonra ben Toros’u kucağıma aldım ve iyice yaklaşıp, koklamasına izin verip, sürekli “bravo kızıma, aferin kızıma” komutları ile Padme’yi ödüllere boğduk. Sonra da asıl sınavımızı verdik; baba paylaşımı ☺. Malum Padme babamıza bağımlı, Toros ile onun ilişkisini kabul etmesi gerekiyor. Babamız Toros’u kucağına aldı ve Padme’nin seviyesine inip, iyice koklamasına izin verdi. Daha önce oyuncak bebek ile eğitimlerimiz işe yaradı; aynı tablo bunda da olmuştu, Padme, Toros’u koklayıp, koklayıp, ayaklarımızın dibine yattı ve sonra sonra hep temas etmesine izin verdik ve çok şükür bugün hepsi yıllardır evimizdeymiş gibi uyumluyuz. Biliyorsunuz evimiz küçük; ben Toros ve Padme salonda yatıyoruz. Salonumuz iki bölmeli; Toros tam ortada, Padme bir tarafta, ben bir tarafta. Geceleri Toros ağladığında Padme kıçını dönüp, uyumaya devam ediyor. Bazen ufflayıp duruyor; bazen de “neler oluyor” bakışı ile biz yatana kadar yatağında bizi izliyor. 

Tabii tüm bu süreçte eşimin emeği, çabası, sabrı gerçekten takdireşayan. Bana kalsa çok yanlış yöntemler uygulardım; çünkü çok yorgunum, hassasım ve Padme kaşınsa, su içse bile bana batabiliyor ve kızıyorum. Oysa eve gelen küçük kardeşten sonra, büyük kardeşe sürekli kızan anne modeli süper yanlış ve ben bunu yapma potansiyelindeyim. O yüzden dengemiz babamız! Bu arada Padme de ara ara evin büyük çocuğu gibi ilgi çekmeye çalışıyor; ortada hiçbirşey yokken cama çıkıp, havlıyor ve tek gözü ile bize bakıyor. Biz tepki vermeyince inip, yerine geçiyor. Tepki verirsek yaptığı eylemi abartarak yapmaya devam ediyor ☺. Bunu eğitmenimiz bize söylemişti de tedbirimizi almıştık. Siz siz olun, evinizde köpek varsa mutlaka bebeğın kokusunu önceden tanıştırın. Biz Padme’nin yatağını bebek deterjanı ile yıkadık. Oyuncak bebek alıp, Toros’un kıyafetlerini giydirdik ve hastanede ilk gün Toros’un kirli bezi ve badisini alıp, eve getirdik ve iyice koklatıp, 2 gün evde bıraktık. Dolayısıyla Padme bildiği bir kokuyu aldığı için gerilmedi. Bu süreçte olumsuz hiçbir kelime kullanmadık; asla “hayır” demedik; yapmaması gereken şeylerde garip sesler çıkararak ilgisini çekmeye çalıştık; böylece olası bir olumsuz duyguyu Toros’a bağlamasını engellemeye çalıştık. Tabii bu demek değil herşey dört dörtlük; bence biraz şımardı mesela. Geçen gün boy hizasındaki badem şekerlerini kutularını parçalayıp, yemiş mesela ☺.

İşte Naz Kız’ın doğum hikayesi de böyle... Hayal ettiğimiz güzellikleri yaşadığımız hergüne şükrederek, birbirimize alışmaya çalışarak günlerimiz geçiyor. Hayata bakış açımı değiştirecek bir sürü deneyim yaşadım ve bugün bir anneyim. Henüz bunu hiç idrak edemedim ama umarım zamanla taşlar yerine oturacak ve bir inek duygumdan çıkıp, anneliğe terfi edeceğim. Hepiniz iyi ki bu hayatın hikayesini benimle paylaştınız; daha güzelleri sizin olsun... 

Sevgiyle Kalın, Hoşça Kalın... 

Nazlı

Haftanın Kitabı — Arkadaşım Vincent

Çocukları ressamlarla tanıştırmak için güzel bir kitap: Arkadaşım Vincent

Geçtiğimiz Ocak ayında bir heyecanla başlayıp bir türlü sürdürmeyi başaramadığım çocuk kitapları yazı dizisine elimden geldiğince yeni kitaplar ekleyebilmek için sabırsızlanıyorum. 

Bu yazı dizisi için elimizdeki kitapları paylaşmak istediğimizde Deniz Çınar 19 aylıktı. Şu an 21 aylık. O zamandan bu zamana hikaye dinlemesi ve katılımındaki gelişimini görebiliyorum. Bir uzman olarak değil bir ebeveyn olarak birlikte kitap okumanın çocukların/bebeklerin kendini ifade etme yeteneklerini artırdığını kendi çocuğumda gözlemliyorum. 


Kitaplarda gördüklerimizi doğada deneyimlemek öğrenmenin en güzel şekli diye düşünüyorum. Bu nedenle tatillerimizi Çınar’ın doğada özgürce vakit geçirebileceği şekilde planlıyoruz. 


Böylece kitapta öğrendikleri sayfalara sıkışıp kalmıyor. Kendi kendine keşfedip deneyimler edinme fırsatı buluyor. Çocuklar, doğada ne kadar farklı nesne ile karşılaşırlarsa o kadar çok görsel ve sayısal anlamda dağarcıkları gelişiyor. Keşfetme ve merak etmenin tadını alıyorlar. Algıları daha açık hale geliyor. Daha çok soru soruyorlar, eleştirel düşünmenin temelleri yavaş yavaş atılmaya başlıyor.


Resimle Erken Yaşta Tanıştıralım

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, ressam bir yakınımla çocukların resme olan ilgi ve yetenekleri hakkında konuşurken “7 yaşına kadar hepsi dahi, sonra birçoğunda yaratıcılık kayboluyor. 20’li yaşlarda güzel sanatlar eğitimi alanlar yaratıcılıklarını tekrar kazansın diye akademide  epey emek veriliyor.” demişti. 7 yaş eskiden ilkokula başlama yaşıydı. Ben ressam ahbabımın söylediklerini şöyle tercüme ettim: Okuldaki ezbere dayalı sistem çocukların yaratıclığını bitiriyor veya azaltıyor. Devlet okullarındaki resim derslerini hatırlayanlarımız vardır. Bir ressam ya da bir ekolden bahsetmezdi öğretmenlerimiz.  

Büyük şehirde olanlar için sergiler bulunmaz fırsat. Örneğin şu anda Sabancı Müzesi’ndeki Joan Miro”Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi eminim birçok çocuğun hayal gücünü zenginleştirecektir. Sergiyi haftasonu bir salon dolusu çocukla gezen bekar bir arkadaşım önce çocukların salonda çıkardığı şamatadan rahatsızlık duyduğunu, sonra birkaçının resimlerle ilgili yaptığı yorumlarını keyifle dinlediğini söyledi. Bütün sergiyi çocukları dinleyerek gezmiş. Hayal dünyalarının zenginliği karşısında büyülenmiş. İlgilenenler için Sergi, 1 Şubat 2015’e kadar devam ediyor.

Sergiye gitme fırsatı olmayanlar için de kitaplar çok güzel fırsatlar sunuyor. Çocuklara dünya sanat tarihine mal olmuş ressamları kendi yaş gruplarına uygun hikayelerle gösterebilirsiniz. 

Sizlerle tanıştırmak istediğim kitap serisi Binbir Çiçek Kitaplar’dan. Klasikleşmiş dört ressamın tablolarının içinde gezindiğiniz bu kitapların ressamın da içinde yer aldığı bir öyküsü var. Biz serinin iki kitabını aldık. Anna Obiols’un Arkadaşım Vincent (Van Gogh), Arkadaşım Paul (Gauguin). Aynı seride Claude Monet ve Edgar Degas da yer alıyor. 


“Merhaba! Ben Paula... Belki inanmayacaksınız ama ben Van Gogh'un arkadaşıyım ve size bu büyük ressamla birlikte yaptıklarımızı anlatacağım.”

Arkadaşım Vincent’da öykü, Paula adında sevimli bir genç kadın tarafından anlatılıyor. Kendisi Vincent’ın komşusu ve arkadaşı. Bir gün birlikte bir seyahate çıkıyorlar. Sabahtan akşama kadar doğada vakit geçiriyorlar.  -Öykünün her sayfasında Van Gogh’un farklı tablolarını görüyoruz. Öyküden bağımsız olarak renklerden, nesnelerden konuşuyoruz.- 


Çoğu zaman bol resimli, az yazılı bu kitabı okurken çoğu zaman metne sadık kalmayıp sadece tablolardaki nesneler üzerine sohbet ediyoruz. Eğer çocuğunuzun algı düzeyinin uygun olduğunu düşünüyorsanız kitapta işlenen “dostluk”, “hediye etme”, “farklılıklara saygı” gibi konuları da onlarla konuşabilirsiniz. Kitabın üzerinde yaş cetveline rastlayamadım. Bizim evde gördüğü ilgiden yola çıkarak 2’den itibaren alınabilir.

Haftaya görüşmek dileğiyle, 

İnanç



17 Ekim 2014 Cuma

Emel'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 7. Bölüm

Herkese merhaba! 

Son yazımdan bu yana uzun bir aradan sonra (bana uzun geldi en azından) yine hafta içi, televizyon karşısında, 2lt lik şişe suyum başucumda, çoğunlukla yatay vaziyette karşınızdayım. 

Evet bir transfer hikayesinin daha bekleme aşamasındayız. Gelelim detaylara... Geçen hafta başında son muayene sonrasında umutlarım iyice tükenmişti. İçimden nar ağacı çıkacak vaziyete gelmiş olsam da o nar suları bana fayda etmedi ey arkadaş! Günde 6 sefer aldığım ilacım+nar suyu içme durumları neticesinde rahim zarı hala doktorun istediği seviyeye gelememişti. İlk transferimize 7.2mm ile girmiştik. Ama o zaman yumurta kaliteleri düşük ve sayısı azdı. Bu seferki transferimizde ise yumurta adedi ve sayısı iyi olmasına rağmen rahim zarının en kalın yerini 6.9 mm. ölçtüler. Hesaplarıma göre regl dönemim geldiğinden transfer iptal olacaktı. Ancak doktorumuz önümüzdeki 4 gün daha beklemeyi (regliyi geciktirici ilaçlarla) uygun gördü ve tahminimiz 7 mm. ile transfer kararı alındı. Tahmini diyorum çünkü “artık ölçmeye gerek yok, bir yerden sonra değer sabit kalır artık kalınlaşmaz” dedi. 

Cuma günü çözdürülen 3 adet 2.gün embriyosunun (tek tüpte dondurulmuşlardı) gelişimleri takip edilecek ve hafta sonu aranacaktık. Cumartesi günü beklediğimiz telefon geldi. Çok şükür ki embriyolar yaşıyorlardı, gelişimleri devam ediyordu ve Pazartesi günü transfere bekliyorlardı. Pazartesi yine aynı heyecanla evden çıktık. Acaba son dakikada bir aksilik olur muydu? Odadayız, hastane önlüğünü giymişim, heyecandan buz kesen vücudumu ısıtmak için eşimin hırkasını omuzlarıma almışım. Doktor içeri girdiğinde kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyor. Elindeki dosya hakkında bilgi verecek çünkü. Biri normal gelişiminde olmasına rağmen, diğer ikisi yarım gün geriden geliyormuş. “Mantıklı olanı birinci ve ikinciyi transfer etmek ama senin durumunda olan (rezervi az) biri için üçünün de transferini uygun görüyorum. İkisini transfer edip üçüncüyü çöpe atmak yazık olur. Hem şansını arttırmış oluruz.” Cümleyi idrak ettiğim an soğuktan titrerken birden tüm vücuduma iki katı kan pompalandı. Olmaz dedi, ya hepsi tutarsa? Doktor embriyoloğumuz gelsin detaylı durumu o izah etsin dedi. O da tanıdık yüz zaten... Bir nevi arkadaş olduk onunla da. 

Embriyolardan biri o gün 5.gün olmasına rağmen blastosist evresine ulaşamamış. Blastosistten bir önceki evre morulada imiş. Diğer ikisi de ona yakın. Yani hepsi bir nevi 4.5gün embriyosuymuş. Üçünün birden tutunma ihtimali %2 ymiş. Sessizlik, birbirine bakma, düşünme, biraz gülme, biraz ağlama moduna girme, duygu gel gitleri.. Karar verebilmek için biraz yalnız kalalım dedik. “Ya hepsi tutunursa, nasıl bakarız?” İlk sorum oldu eşime. “Eğer üç çocuğumuz olacaksa ve bu dünyaya aynı anda gelmek istiyorlarsa ne yapalım bakarız” dedi ve sıcacık güldü :) Birden şu ana kadar yazarken size de hissettirdiğim tüm karamsarlık gitti ve benimde yüzüme kocaman bir gülümseme kondu. Üçüz ihtimali her ne kadar %2 olsa da ben birinin bile benimle kalmasına ve tutunmasına razıydım zaten. Tamam dedim. Gülerek transfer odasına geçtik. 

Doktorum odaya geldiğinde neye karar verdik dedi. Üçünü de istiyoruz dedim. “Üçü de bu dünyaya gelmeye karar verirse, birine bizi ikna eden embriyoloğumuz sponsor olacak. Birine torununuz olmadığı için siz sponsor olacaksınız dedim, üç numaraya da biz bakarız”. Meğer hemşireler de dahil odada kimsenin kızı yokmuş. Başladılar biri kız olursa senin olur benim olur muhabbetine... Dedim ki “Arkadaşlar pardon da sizin burada hepinizin çocuğu var, olmayan benim ve benden birini mi istiyorsunuz?”. Gözümüzden yaş gelinceye kadar güldüm tüm ekiple birlikte. Doktorum bu gülme anını fırsat bilip el çabukluğuyla ben anlamadan hazırız dedi. İçerdekiler geliyoruz diye seslendikten 2 dk. sonra işlem bitmişti.

Bugün transferin 4.günü. Bundan iki yıl önce Ekim benden aldıklarını bana geri verecek inşallah. Şimdi yazımı burada sonlandırıyorum. 

--------------------------------------------------

8 gün sonra aşağıda okuduklarınızı yazdım:

- Bana not: Umarım bu sefer Ekim beni güldürür... Hayırlısıyla. Eğer negatif sonuç çıkarsa lütfen üzülme Emel. Bir transfer şansın daha var. 

- Tekrar ben... Yazmadan önce üstte yazdıklarıma göz gezdirdim. Ne güzel şey umut :) 


- 0.1 sonucunu kan testinde alalı bugün 9.gün. 

Üzüldük mü? İlk an biraz. Sonraki günler daha çok. Ama ilkine göre %50 daha iyiyiz. Bu sefer dersimize iyi çalışmışız demek. Artık bir sonraki denemede aklımızda hiçbir şey kalmasın istiyormuşuz onu anladık. Geriye kalan 2 embriyo hakkımızı kullanmadan önce, haftaya endokronoloji bölümünden randevu aldım. İnsan hastalığım vardır ve inşallah bulurlar diye dua eder mi? Edermiş. O haftanın en güzel haberi; yola birlikte çıktığım, henüz yüz yüze tanışmadan komşu bile olduğum ve senelerdir tanıyormuş gibi çok sevdiğim bir arkadaşımın güzel haberlerini almamızdı. Kısmet, yolda yetişirim belki belli mi olur… Dedim ya ne güzel şey Umut! 

Sevgiler, 

Emel

16 Ekim 2014 Perşembe

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 2. Bölüm

Herkese tekrar merhaba! 

İlk yazımla hepinizle tanışmış olduk. Kiminiz acıma ortak olmuşsunuz bu beni fazlasıyla etkiledi, okuyan herkese zaman ayırdığı için teşekkür ederim. 

Evet fazlasıyla hızlı bir giriş yaptım ama zordu ilk yazımı yazmak. Yıllarca yaşanmışlıklarla yüzleşmek, bir de yazıya dökebilmek... Aslına bakarsanız zaten hiç gömemedim içime, unutamadım. O yüzden yüzleşmek o kadar da zamanımı almadı. Evet babam o gece hamur açmadı, aksine içimde yıllarca söküp atamayacağım derin yaralar açtı. Benim dünya güzeli annemin canı yanmıştı. Annemle konuştuğumda her ailede böyle olduğunu bunların da evliliğin bir parçası olduğunu söyledi. O an içimde buzlaşan duygular vardı. Kreşe gider gitmez arkadaşıma sordum. 

- Baban anneni hiç dövdü mü? 
- Hayır Eee hani her evlilikte vardı bunlar?? 

Olmaması benim açımdan daha iç açıcı olurdu elbet ama bu sefer de yeni soru işaretleri belirdi kafamda. Niye benim ailem? Benim suçum ne? Niye biz de mutlu değiliz? Olmuyordu, günler geçtikçe, aklım erdikçe her şey daha da gün yüzüne çıkıyordu. Babam annemi her öfke nöbetinde hırçınca dövüyordu. Bende de yıkımların başlamasıyla hayat daha çekilmez oluyordu. 


Kreşte yapılan resimlerde baba figürünün yer almayışıyla başladı ilk tepkiler. Ardından hani şu benim hiç yaşayamadığım içimdeki en büyük boşluk: ’Kızların ilk aşkı babalarıdır’. 

Bir gün annemin işi çıkmış babam kreşten almaya geldi. Onu görünce içimde anlamsız bir şeyler hissettim. Nefret demek istemiyorum, 4 yaşındaki bir bedende nefretin işi ne? Aslında başka arkadaşlarımın babası almaya geldiğinde hep uzaktan izler kıskanırdım ama benim babamın gelişi ben de sandığım bir mutluluk yaratmamıştı. Belki annemi dövüşleri, belki benle hiç ilgilenmeyişi, belki… Sebep neydi tam olarak bilmiyorum. Beraber otobüse bindik. Genelde nazlı, huysuz, bunalım modundan hiç çıkamayan bir çocuktum. Anlamsız ağlama krizlerim olurdu. Otobüste ağlamaya başladım, babam beni susturamayınca cinnet geçirme noktasına geldi. Ankara’da soğuk bir şubat günü. İndirdi beni otobüsten. 45 dakika boyunca beni hem dövdü hem yürüttü. Sokaktakiler çığlıklarıma dehşet dolu gözlerle bakıyordu ama kimse de bir şey diyemiyordu. Eve geldiğimizde annem meraktan deliye dönmüştü. Tabii o zaman cep telefonu falan da yok. Önce babama baktı sonra bana. Anlamıştı o da az çok olanları. Oracıkta yığılmışım kucağına. 

O gün o küçücük yüreğimle anladım ki bu adamı asla sevemeyecektim. Yaşıtlarım gibi babama aşık olamayacaktım. Masallardaki kahraman benim babam değildi. O günden sonra kendime bulamadığım babayı kendi kızım için hayal etmeye başladım. Elimdeki oyuncak bebeğime hep babasının nasıl olacağını anlattım. Ama her şey kötüye gidiyordu... babamı sevemedikçe hayatım zorlaşıyordu. O zamanlar bunun adı sevgisizlik değildi. Neydi onu da bilmiyordum elbette. Ama sürekli kıyaslamalar, kıyasladıkça daha da kopuşlar. Gittikçe yalnızlaşmaya başlıyordum. 

Kreşte daha huysuz daha mutsuz, geçimsiz biri olmaya başlamıştım. Annem de artık eskisi gibi oynamıyordu benimle. Babamsa zaten hiç ilgilenmezdi benimle. Bu yalnızlık dayanılmaz geliyordu. Kreşte arkadaşlarımdan birkaçının kardeşi vardı, onlar hep oynadıkları oyunları anlatırdı. Bunun verdiği hevesle ve biraz da bu yalnızlıktan kaçmak istercesine annemden kardeş istediğimi söyledim. Ama bu öyle böyle bir istek değildi. Günlerce uyumadım, yemek yemedim, yürümedim. Aklımı kaçırdığımı sanmış bile olabilirler. Ve belki hayatımızı daha da çıkmaza sokacak olan o karar alındı. Annemler bana bir kardeş yapacaklardı. Nasıl bir sevinçti bu anlatamam. Kardeş geliyor. Belki bir umut belki bir kaçış belki bir kurtuluş. 

Haftaya görüşmek üzere.

Canan

15 Ekim 2014 Çarşamba

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 3. Bölüm

Beyin Gelişimi Kurallarının Uygulanması - 1

Merhabalar!

Bir önceki yazımda sizlere çocuklarınızın beyin gelişimini desteklemek için neler yapabileceğinizi özetleyen 25 temel kuraldan bahsetmiş, örnek aktiviteler vereceğimi söylemiştim. Biraz araştırınca bebekleriniz ile yapabileceğiniz oyun ve aktivitelerle ilgili internette bile çokça kaynak olduğunu göreceksiniz. Buna rağmen beyin gelişim kurallarının neler olduğunu ya da aktiviteleri bilmenin süreci tam olarak doğru yönetmenize yetmeyebileceğini düşünüyorum. Bu düşünceden yola çıkarak, size tuttuğum balıklardan vermek yerine balık tutmayı öğretmek hevesi ile basamakların her birinin açılımını yapmayı ve mantığını anlamanızı sağlamaya karar verdim. Böylece evde çocuğunuz örneğin, bir mandalla oynamak istediğinde; mandalla oynanabilecek faydalı oyunları kendiniz üretebilir ve çeşitlendirebilirsiniz. 

Öncelikle bu basamakları uygularken asıl önemli olan noktaya vurgu yapmak istiyorum. Mesleğim gereği gelişimsel alanlarda çeşitli sıkıntılar yaşayan çocuklarla uzun yıllardır çalışıyorum. Yıllar içerisinde terapilerdeki yenilikleri takip etmek için katıldığımız kongre ve toplantılarda, çocuklarımızdaki dikkat dağınıklığı, otizm ve hiperaktivite gibi sorunların artışının, terapi yöntemlerindeki gelişimin hızını çoktan geçmiş olduğunu görüyoruz ne yazık ki. Örneğin 1985 yılında otizmin görülme oranı 2500 kişide 1 iken bu oran, 1995 yılında 500 de 1, 2001 yılında 250 de 1, 2007 yılında 150’de 1, 2009’ da 110’da 1 olduğu ve son olarak geçtiğimiz sene yapılan araştırmalarda her 80 erkek çocuktan 1’inde görüldüğü ortaya çıkmış.

Benim problemli durumlardaki yükselişin bu şekilde hızla meydana geliyor oluşu ile ilgili tezimi; ¨Teknolojinin gelişmesini takiben tv, internet, cep telefonu gibi araçların günlük hayatımızın içine daha fazla girerek bireysel geçirdiğimiz zamanı arttırması, çocuklarımızın apartmanlardan dışarı çıkamayışı; parkta, kreşte ya da yuvada geçirdikleri zamanların ise anne-baba-bakıcı-öğretmen eşliğinde ve kısa sürelerle sınırlı oluşu, genleriyle oynanmamış ve uygun koşullarda yetiştirilmiş besin maddelerinden kuşaklar boyunca hızla uzaklaştırılmamız¨ şeklinde özetleyebiliriz. 

Bebeklerimizi kucağımızdan indirmeyip mikrop kapar, çarpar, düşer vb korkularıyla birçok fiziksel ve sosyal tecrübeden esirgeyişimiz de yine bugünlere denk geliyor. 

Cahillik mutluluktur diye bir söz vardır, ilk duyduğumda hayatın sırrını çözmüş gibi hissetmiştim kendimi. Yüzyıllar içinde deneme yanılma yöntemi ile doğruluğu ispatlanmış yöntemleri (nine-dede yöntemlerini) reddedip de kendi doğru bildiklerimizi yapıp, bir yandan da başına gelebilecek kötülüklerden çocuğumuzu korumaya çalışırken acaba bilmeden ona kötülük mü yapıyoruz? Terapide kullandığım birçok yöntemin eskiden, anneanne veya babaannelerimizin çocuk yetiştirmek için kullandıkları yöntemler arasında oluşu sık sık bu konularda düşündürür beni. 

Beyin gelişimi açısından insanoğlunun tarihine baktığımızda taş devrinden bugüne kadar binlerce yıllık dönemi dört tekerlek üzerinde gelmediğimizi görüyoruz. İnsan beyni savaşarak, hayatta kalmaya çalışarak, koşarak, koloniler halinde yaşayarak, hatırlamak, düşünmek, çözmek zorunda olarak evrimleşti ve gelişti. Bizler belki en şanslı kuşak değildik ama bundan 20-30 yıl öncesine kadar, sokağa çıkıp saatlerce arkadaşlarımızla koşturup oyunlar oynuyor, oyunlar sırasında hayal gücümüzü, matematiğimizi, sosyal iletişimimizi güçlendiriyor, arkadaşlarımızla yaşadığımız sorunlarda daha 3-4 yaşındayken bile kendimiz sorunu çözmeye çalışıp duygularımızla baş etmenin yolunu buluyor, fikir üretme, problem çözme gibi basamakları annemiz 100 metre ötede bizi izlemiyorken ya da öğretmenimiz müdahale etmeden yapıyorduk. 

Tüm bunlardan bahsetme sebebim; çocuğunuz için aşağıda verdiğim kurallardan yola çıkarak gelişimsel oyunları kurgularken, bu gerçekleri yeniden hatırlamanızı sağlamak. Tüm basamaklara tek tek ekleme yapmak yerine en önemli olan basamağı girişe eklemek istiyorum: 

Hepimizin beyinlerinde ‘ayna nöronlar’ ismi verilen hücreler vardır. Bu nöronlar sayesinde de yeni doğmuş bebeğiniz bile henüz çok küçükken sizi taklit eder, sizinle empati kurabilir. Bu nedenle çocuğunuzla oyunlar oynarken yapmanız gereken en önemli şey; onunla göz temasınızı hiç kaybetmemeniz adına, onunla aynı seviyede olmanız, duruma uygun duygularınızı ona ses tonunuzla, sözlerinizle ve mimiklerinizle belli etmeniz, iletişim kurarken -özellikle küçük bebeklerde- anlamasını kolaylaştırmak için jestlerinizi, ses tonunuzu ve mimiklerinizi çoğu zaman abartarak kullanmanız. 

Aynı zamanda bebeğinizle; 
  • Karşılıklı iletişimi sürdürerek ¨önce sen, şimdi sıra bende¨ gibi sıralı oyunlar oynayın. 
  • Seçtiğiniz oyun ve aktivitelerin amaca yönelik olmasını sağlayın ve amaca ulaştığınızda oyunu bitirin. 
  • Bunu yaparken çocuğunuzun dikkat süresini arttırmak amacıyla, seçtiği oyun ve oyuncakla uzun süre oynamasını sağlamaya çalışın. 
  • Oyunlarınız ya da tüm günlük bakım aktiviteleriniz sırasında bebeğiniz-çocuğunuzla iletişime geçin. Yaptığınız her şeyi ona da anlatın. 
  • ¨Ne istersin? Şimdi ne yapalım?¨ şeklindeki sorularla onun tercihler yapmasını ya da en azından sorduğunuz soru üzerinde düşünmesini sağlayın
  • Biraz daha büyük çocuklarda, örneğin yardıma ihtiyacı olduğu durumlarda sizden yardım istemesini bekleyin. 
  • Kıyafetlerini değiştirirken, yemeğini yedirirken siz onun yerine işi yapmayın, onun da aktiviteye katılmasını ve size yardım etmesini isteyin. Böylece bütün aktiviteleri ortak yapmanız onu geliştirirken, aranızdaki iletişimi de güçlendirecektir. 
Beyin plastisitesini destekleyen kurallara geri dönecek olursak, çocuğunuzun gelişimini desteklemeniz için hayatınıza katmanız gereken önemli kurallar: (Sıralamayı önceki yazımdaki ile aynı tutacağım) 
1- Duyusal Bütünleme (Varsa duyusal sistemlerdeki problemlerin tedavisi): 
Duyusal bütünleme konusunu sonraki yazılarımda ayrıntılı bir şekilde paylaşacağım ama şu aşamada bilemeniz gereken en önemli şey; çocuğunuzun duyu bütünleme problemleri varsa, bu problemleri ortadan kaldırarak onun kendi vücudunu ve dünyayı doğru algılamasını sağlamadığınız taktirde, farklı alanlarda gelişimini beklemek sadece onun üzerindeki yükü ve stresi arttırmaktan öteye gidemeyecektir.
2- Fiziksel Egzersiz: 
Bilimsel olarak ispatlanmıştır ki fiziksel egzersiz onlarca faydasının dışında, birçok farklı sebepten dolayı zeka gelişimini de destekler. Bu sebeplerden sadece birisi, yapılan egzersizle birlikte vücuttaki kan dolaşımının hızlanması ve beyne giden kan miktarının artması ile birlikte beyin hücrelerinin daha iyi beslenecek olmasıdır. Bu nedenle çocuklarınızı spora yönlendirmeniz, oyun ve aktivitelerinizin içinde bol bol efor harcatmanız, hem fiziksel hem de zihinsel gelişimine en büyük desteği sağlayacaktır. Küçük bebekler için son dönemde haklı popülerliğini kazanmış olan oyun halıları sizin için yol gösterici olabilir. 
Bebeğinizin halının üzerinde yüzüstü ve sırt üstü harcayacağı efor ve gelişim basamaklarına göre önce dönmesi, sonra sürünmesi ve emeklemesi yönünde yapacağınız teşvikler onun fiziksel gelişiminin yanı sıra zihinsel gelişimini de destekleyecektir. Yenidoğan döneminde uyanıkken yüzüstü pozisyonda oynamasına alıştırmanız onun için yapacağınız en büyük iyiliklerden biri olacaktır. Büyüklerini taklit etme hevesi ile bir an önce ayağa kalkma derdinde olduğu için emeklemeden yürüyen çocuk sayısı ortalamanın çok üzerinde. Oysa emekleyen bebek vücudunu dik tutabilmek için kalça ve bacaklarının yanı sıra kollar ve sırt gibi üst kısımlarını da kontrol etmek, ellerinin ve ayaklarının belirli bir ritimle ardışık hareketini yönetmek ve bu sırada başını kaldırarak etrafta ne olup bittiğini gözlemlemek zorundadır. 

Tüm bu aktiviteleri aynı anda yapmak, merkezi sinir siteminde kompleks reaksiyonların gerçekleşmesine ve böylelikle beyin gelişiminin sağlanmasına yardımcı olur. Bu sebeple emekleme dönemindeki çocuğunuzun (8-10 ay civarı) en az 2 ay bu dönemi yaşaması gerektiğini ve onu bir an önce yürümeye teşvik etmenin bu önemli dönemin kısa sürmesine neden olacağını lütfen unutmayın. Bırakın zaten en fazla 3-4 ay süren bu dönemi yaşasın ve ayakta durmaktan çok daha fazla enerji gerektiren bu basamağı eksiksiz tamamlasın. Özellikle yürüteç ya da hoppala tarzı ayakta durma aparatlarını hem kalça ve diğer eklemlere zarar verdiği hem de emeklemeyi engellediği için tavsiye etmediğimizi eklemek gerek sanırım burada. 
3. Çoklu uyaranlar: 
Bilimsel olarak ispatlanmıştır ki; oyunlarınızda çocuğunuzun çevresindeki uyaranların bolluğu beynin beslenmesini sağlayarak zihinsel gelişimini ve öğrenme sürecini destekler. Bu nedenle oyunlarınızda kullandığınız uyaran seviyesini maksimum düzeyde tutmaya gayret etmelisiniz. Çok basit bir oyunu bile kullanabiliriz: Örneğin bebeğinizi yeni aldığınız çıngırakla tanıştırmak için bir oyun kurmak istiyorsunuz. Tanıştırma oyununuzda bebeğinize, çıngırağı birçok farklı duyusal uyaran kullanarak tanıtmanız, onun öğrenme hızını arttıracaktır. Bunun için örneğin bu oyunda kullanabileceğiniz uyaranlar; görme, işitme, dokunma, tat, koku, hareket ve vücut farkındalığı duyuları olmak üzere 7 farklı duyu olabilir. (Sonraki yazılarımda duyusal bütünlemeden bahsederken göreceksiniz ki aslında 5 değil 7 duyumuz var). 


Çıngırağı tanıtmak için bebeğinizin görme hizasında tutun, bu sırada çıngırağı sallayın. Bebeğiniz 2 aylıktan küçük ise, görsel sistem henüz tam olarak gelişmiş olmayacağı için sallama hızınızın mümkün olduğu kadar yavaş ve yakından olması gerekiyor. Aynı zamanda bu dönemdeki çocuklar kırmızı-siyah-beyaz gibi kontrast renkler ile geometrik şekilleri algılayabildikleri için seçeceğiniz oyuncağın bu özellikleri taşımasına dikkat etmelisiniz. Çıngırağı sallarken, siz de çıngırağın çıkardığı sesi aynı anda taklit edin ya da çıngırağın sesi ile ilişkilendirebileceğiniz bir ritim belirleyerek onu söyleyin (İşitsel). Bebeğinizin çıngırağa dokunmasına ve tutmasına izin verin (Dokunma). Hatta sesi taklit ederek çıngırağı sallarken onun eline, ayağına ya da gövdesinde herhangi bir noktaya çıngırakla yavaşça vurarak ses ile dokunmayı bütünleştirmesini sağlayabilirsiniz. 

Dokunma sistemini görsel sistem ile de bütünleştirmek de önemlidir bu nedenle yine çıngırak örneğimizde bebeğinizi çıngırağın uzaysal konumdaki boyutlarını anlamak için, elinde tutup farklı dokulardaki yüzeylerini keşfetmesine teşvik etmek faydalı olacaktır. Çoklu uyaranlar basamağında, dokunma sistemi ile ilgili önemli olan bebek ve çocukların gördükleri şeyleri dokunarak da tanımalarının öğrenmelerini hızlandıracağı. Özellikle yazın çimlerin ve kumların üzerinde yatmaları, evde sert halı, yumuşak battaniye, parke vb değişik yüzeylerde oynayabilmelerini sağlamak ve onlar için seçilen oyuncakların farklı dokulara sahip olması bu açıdan önemlidir. 

Birçok annenin korkulu rüyası olmasına rağmen, özellikle bebekler dünyayı ağız yoluyla keşfederler. Yani aslında objeleri ağızlarına sokmalarının sebebi sadece dişlerini kaşımak değildir. Bu nedenle çıngırak oyunumuzda oyuncağını ağzına sokmasına müsaade edin (Tat).  Çıngırağın titreşimli ve biraz ağır olmasını sağlarsanız bebeğinizin eklemlerini uyararak vücut farkındalığı duyusunu da desteklemiş olacaksınız. Daha sonra yazacağım yazılarda hareket ve denge duyusundan ve nasıl uyarılabileceğinden ayrıntılı bir şekilde bahsedeceğim. Fakat bu aşamada bilmeniz gereken şey; vestibuler duyu (Hareket ve denge duyusu) yerçekimine karşı direndiğimiz için günün her anı, uykudayken bile sürekli beyne uyarımlar gönderir. 

Son olarak koklaması için ara sıra burnuna yaklaştırın. Hatta zararlı olmayan bitkisel esanslı yağları hafif dozda kullanarak, koku duyusunu da pekiştirmek için objelerin kendisine has kokusu olmasını sağlayabilirsiniz. Bunun için; bebeğinizle oynamayı seçtiğiniz her oyuncağın kokusunun farklı olmasını sağlamak adına her oyuncağa farklı bir yağ kullanabilirsiniz. Koku duyusunun hafıza ve duygular üzerindeki etkisi artık biliniyor ve bilimsel araştırmalar gösteriyor ki bebeğinizi aynı oyuncakla oynatmak istediğinizde işin içine aynı kokuyu da eklerseniz onun oyununuzu hatırlama ihtimalini çok arttırabilirsiniz. 

Çoklu uyaran basamağı sizlere içinde çok fazla uyaran olan oyuncakların faydalı olacağını düşündürmesin lütfen. Işıklı, sesli, çok renkli oyuncaklar sadece ilgi konusunda sıkıntısı olan çocuklarda işe yarayabilir. Tek bir düğmeye basarak dakikalarca sürecek bir şarkıyı dinlemek yerine iki eliyle oyuncakları birbirine çarparak ses çıkarmasını sağlamaları ve bunu keşfetmeleri bizim için çok daha önemlidir. Benzer şekilde çocuğun görsel sisteminin, oyuncağın yoğun renkleri ile yorulması yerine; onun üç boyutlu kıvrımlarını görerek ve dokunarak eşleştirmesi yine daha çok tercih edilir bir şeydir. 
4. Problem Çözme: 
Bebeğinizin, çocuğunuzun hayatının herhangi bir anında karşılaştığı sorunları çözmesi için çözüm yolunu kendi kendisine bulmasını sağlamanız gelişimi açısından çok önemlidir. İnsan beyni kendisine söylenen sözleri robot gibi uygulamaktansa edinilen negatif ve pozitif tecrübeleri işlemlerden geçirerek çok daha hızlı gelişir ve öğrenir. Örneğin koltuğa tırmanmaya ya da uzaktaki bir oyuncağı almaya çalışan bebeğinizin haline acıyıp onu kucaklayarak koltuğun üzerine koymanız veya oyuncağı alıp eline vermeniz aslında ona yaptığınız büyük bir kötülüktür. Bunun yerine ona yapması gerekenleri tek tek söylemeniz ve onun bunları yapmasını beklemeniz kısmen kötülüktür. Nasıl yapılabileceğini ona göstermek ve aynısını yapmasını istemek kısmen iyiliktir. O yaparken ona yardımcı olmak iyiliktir fakat en iyisi bebeğinizin düşe-kalka deneye-yanıla doğru yolu kendi tecrübeleriyle keşfetmesini sağlamaktır. Basit bir koltuğa tırmanma aktivitesinde bile onun beyni: 

• Önce problemi tanımlayacak 
• Ardından problemin sebeplerini belirleyecek 
• Çözüme ilişkin planlamayı yapacak 
• Planını uygulayacak 
• Son olarak sonuçların gözden geçirerek başarısının ya da başarısızlığının tadını çıkaracaktır. 

Tüm bu uğraşlar sonucunda yapması gereklerin yanı sıra her yanlış adımla edindiği tecrübe sonucu yapmaması gerekenleri de öğrenecektir. Sinir sisteminde bu sırada ortaya çıkan yeni bağlantılar bebeğiniz bu aktiviteyi tekrarladıkça yerleşecek ve kazandığı gelişimler otomatikleşecektir. Çocukların beyin gelişimini desteklemenin 25 temel kuralına sonraki yazılarımda devam edeceğim. 

Sevgiler, 

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

14 Ekim 2014 Salı

Züleyha'nın Hamilelik Günlüğü — 26. Hafta

Selamlar, 

Memleketin hali rezil, yaşananlar mide bulandırıyor. Kan revan, acı, zulüm… İki gün sürekli ağladıktan sonra artık olana bitene bakmamaya karar verdim. Dayanılır gibi değil. Bu huzursuzluğumu bebeğime akıtmak istemiyorum daha fazla. Benim dünyam da kendi halinde devam ediyor, günlüğümü yazayım o arada dedim; hadsizlikse, mazur görürsünüz umarım. Bir an önce huzurla nefes aldığımız günler görelim istiyorum hepimiz. Her zaman, acımızı paylaşacak sevdiklerimizle; elimizi elinden ayırmayacak dostlarla bir olalım istiyorum. Evlatlarımıza (Doğurduklarımıza değil yalnız; Kürt’üne, Türk’üne, Suriye’lisine, kedisine, kuşuna hepsine!) böyle bir dünya bırakma üzüntüsünü daha fazla yaşamayalım; her günümüz ışıl ışıl olsun istiyorum. Çok mu? Her zaman kalbimden gelen en iyi dileklerdesiniz güzel insanlar, hepiniz! Siz de duanız varsa, beni de ekleyin olur mu? 
Ben 26+2. haftasındayım -her şeye rağmen- tatlı sürecimin. Sanırım biraz durulmaya başladığım dönem bu. Rutin, çok şükür daha sakin. Son iki haftadır sadece 4-5 kez kustum. Bu benim için inanılmaz ferahlık oldu! Sık sık dışarı çıktım, çok çabuk yorulsam da biraz yürüdüm. Evimi taşıdım. Gerçi iki hafta olmasına rağmen, hala sanki dün taşınmışız gibi. Yorulduğumda sancılandığım ve kasılmalarım olduğu için; her gün, bir bezi bir çekmeceye ancak koyabiliyorum. İnşallah, doğuma kadar en azından eve benzer. Hamileliğim hiç yıllarca hayal ettiğim gibi geçmiyor, ne yazık. Sanırım insanların kendinde; bir önceki günlüğümden hatırlarsınız, beni bebek konusunda soğuk olarak nitelendirme cesareti bulmasının en önemli sebebi bu. Ne yoga, ne düzenli yürüyüş, ne dilediğim kadar meditasyon, sükunet, huzur; bebeğime ayıracağım uzun ve bol sohbetli, müzikli zamanlar… Bu zamana kadar hep hastalıklı gibi geçirdiğim için kısmet olmadı ama dilerim kalan haftalarda biraz o yumuşaklığı yakalayabiliriz. 

İçimde bir lokum kız var. 903 gram. Bazı geceler uyandırmaya başladı artık beni. İsmini, evrensel olmasını istediğimiz için birçok dile “Ay” anlamına gelen “Luna” koyduk. Sanırım ismini tanıyor. Birkaç kez, seslendiğimde tekmeyle cevap verdi. Mümkündür değil mi bu? :) 
İdealimdeki gibi ilerleyen kilom, nasıl olduysa bu son on beş günde bana kazık attı; 3 kilo olarak vücuduma eklendi. Gıcık! Şu ana kadar 10 kilo almış oldum. Bir yandan; benim kadar kusan insanların 12-13 kilo verdiklerini duyduğum için çok da olumsuz etkilenmiyorum ama, olmasa iyiydi tabii. “+3 daha olsun, yeter.” dedi doktorum. Ben zaten, hamile kalmadan öncekinden daha fazla yemiyorum ki. Sadece beslenme düzenim, mide bulantılarıma göre değişti; beni ne daha az mide bulantılı tutacaksa ona abanıyorum. Onlar da sağ olsunlar hep hazmı zor ve kalorili şeyler. Sıkayım dişimi biraz, napalım. 

Hala çoğu kişi hamile olduğumu anlamıyor ama, çok dar bir şey giymediysem. Bir saatten fazla oturup lafladığım insanlar, konu oraya gelince şaşırıyor. “Nerende taşıyosun ki?” deyip, elimi karnıma atan da var. Şişman sanıyorlar beni. Otobüse, dolmuşa binsem ayakta kalırım. :( Oradan bile daha varamadım tadına. İnsan imreniyor. Ben de şöyle gerine gerine otobüse akbil basayım, kalkamayanı kalkana kadar dibinde bekleyip, göbeğimi ağzına değdirerek taciz edeyim; ıhlaya, tıslaya oturayım, bileklerimin şişliğinden şikayet edercesine birbirine sürteyim... Şaka şaka! Bana kalsa ben hala, her yere koşarak giderim. O cıvıltılı bebek mağazaları, karyolalar, kabanlar, donlar, bezler, önlükler… Hiç ilgimi çekmiyor hala. Birkaç kez heves edeyim diye de girdim, tamamen de çabasız değilim hani. “Ah yiyim şunu, oy ne tatlı!”dan fazlası olmadı. Kedi yavrusu sever gibi bir iki okşadım, çıktım. Olsa, kedi yavrusunu daha çok severdim gerçi. Neyse ihtiyacı onu alacağız işte, o kadar büyütmenin anlamı ne? 5 olmasın da, 3 olsun; kırmızı olmasın da, yeşil olsun. Ne olur ki? 

Bazen bebek bezlerinin önünde, karısı ilk kez ped almaya göndermiş adamcağız gibi dakikalarca şuursuzca dikilip kalıyorum. Anlamıyorum ki. İçim sıkılıyor sonra. “Eeh, öğreniriz herhalde zamanla…” deyip kaçıveriyorum. Kaçıyorum, gerçekten. Yanımda başka hamile olsa ilgileniyormuş, çok biliyormuş gibi yaparım ama. ÇÜNKÜ O ÇOK “HEVESLİLER” BENİ HEP EZİYORLAR, DIŞLIYORLAR! Burun kıvırıyorlar bana. Ayıplıyorlar, başını çevirip “Cık cık cık…” diyen bile oldu. Hala “Sen bu bebeği istediğine emin misin?” densizlerine denk geliyorum. Şeytan diyor kır bileklerini; tutamasın o bebek arabasını; o dört tarafa çekilesice ağzıyla itmek zorunda kalsın. Ya da “İstemiyor olsam bu cicikleri bu hale getirir miydim?!” deyip aç göster! Adeta göbek deliğime değer oldular. 

- Bitti mi bebek odası? 
- Neyi bitti mi? 
- Tamamladınız mı yani? 
- Neyini? (Hiç anlamayacak kadar işe girişmemiş olmak) 
- Beşik, dolap, şifonyer… 
 - Haa, yok. Perdesini taktım ama. 

O da eski evimin yemek odası perdesiydi, cuk oturunca… Bazen “Daha çöp bile almadım.” demeye utanıyorum. Hele daha kesesindeki bebenin ellerinde ultrason kağıdıyla kendini patiğe, zıbına vurmuş manyakları görünce… Manyaklık bana göre, evet. Çekinmediğime de “Yok be, bi yatak alıcam. Zaten 3-4 ay bizim odada yatar. Dolabımda ona yetecek kadar yer de var. Ayırırken alırız ne lazımsa; şifonyer mi, atlı karınca mı neyse!” diyebiliyorum. Arada beybalımla, “Şu bebeye bari bi’ çorap falan alsak arada çıktığımızda...” diye konuşuyoruz ama yok daha, girişemedik. Bizim gibi ana baba kimin başına? En kötü; posta sararız göğüs altından, üşümesin de... Çıplaklık bizde tabu değil. :) - Bu gibi bahanelerle bakalım daha kaç hafta harcarım? Birkaç zamandır, eve gelir gelmez kendi odasında mı yatsa diye düşünüyorum. Ama kedi oğlumuz var, bebek odası kapısını kapalı tutmalıyım ki gidip üstüne yatmasın camış. Kapalı tutarsam, sesini telsizle çözebilir miyim? Ne kadar güvenli; olmalı mı, olmasa daha mı iyi? Sanırım bir dahaki günlüğüme kadar karar vermiş olurum. Umarım… Bizdeki bu rahatlıkla gerçi o da doğumdan sonraya kalır. Nasıl oldu da adını bile bu kadar erken koyabildik, şaşmalı! :) 

Öpüyorum hepinizi, kucak üstüne kucaklıyorum. Sevgiler.

Züleyha

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım