16 Şubat 2015 Pazartesi

Oğlan Anası Olmak...

Günlerdir kafamı toplayayım, bir şeyler yazayım istiyorum olmuyor. Sonunda grupta açılan bir postta toparlar gibi oldum aklımdakileri, fazla da düzenlemeden ve uzatmadan olduğu gibi paylaşacağım. 


Kendimi salsam daha sayfalarca yazabilirim... Benim bir oğlum var ve onun için çok endişeleniyorum. Bu memlekette taciz edilmek için illa kadın olmak gerekmiyor. Hayvan, çocuk, bebek, eşcinsel, damacana, parktaki bank, vs. olmak da taciz edilme sebebi. Asıl mesele taciz edenlerin hep ataerkil düzenin bağrından çıkma ya da oradan çıkan kadınların büyüttüğü, Eren'in yazısında tarif ettiği "errrrrrkekler" olması aslında. Çarpık zihniyette yetiştirilmiş, insan olamamış, erki penislerinde bulan errrrkekler ve onların kendilerine hak gördüğü kendilerinden daha zayıf olanlar. O yüzden de çoğunlukla kadınlar ve çocuklar. Ama aslında zayıf gördükleri ya da kendi zayıflıklarını hatırlamalarına sebep olan herkes, her canlı... 

Bu bir güç meselesi. Kendim için de korkuyorum, oğlum için de. Ama oğlumun asla ve asla bir canavara dönüşmeyeceğini şimdiden biliyorum. Çünkü kendisi paşam olmadı; ben onun sultanı olmadım. Eşim evimizin reisi, ben onun prensesi değilim. Saçımı süpürge etmedim ne eşime ne oğluma, etmiyorum. Evimizde ataerkil düzenden nasiplenmiyor oğlum, çarpık ve illüzyonlardan oluşan güç dengeleriyle karşılaşmıyor. Büyüdüğünde de gücü eline aldığını sanan ve zayıflar üzerinde kullanmaktan zevk alan zevatlara yaranmak istememesi için elimden geleni yapacağım. 


Sevgi nedir, aşk nedir, sevişmek nedir öğrensin ve sevdiğiyle mutlu olsun istiyorum. Umuyorum. Hiç incinmesin, incitmesin kimseyi. Kendi evinde eşinden dayak yiyip, tecavüze uğrayıp, sonra oğlunu "paşam babası gibi olmayacak, büyüyüp anasına bakacak" diye yetiştiren, az büyüdü mü "erkek oldun sen, sevgilin yok mu, kiminle mercimeği fırına verdin" deyip sırtını sıvazlayan, sonra da oğluna pipisiyle yapabileceği her şeyi reva gören, kendi yaşadıklarını ve ezilmişliğini oğlunun başkalarına yaşatmasından zevk alarak senelerce eşinden yediği dayağın intikamını aldığını sanan; gücü oğlunun üzerinden yaşayan anneler de var bu memlekette. Sonra da bu sistemin içinden zevatlar çıksın, bana "annelik kutsaldır" desin.  Annelik kutsal filan değildir! Patlamanın sınırına geldim ama onun yerine, oturdum bu yazıyı yazdım. Çünkü, iyi bir insan yetiştirmek dışında, iyi bir insan ve kadın olarak bu konuyla ilgili bir tek bunu yapabiliyorum.


Özge Egemen

Tecavüzcüyü Değil, Tecavüz Kültürünü İdam Etmeli!

Tecavüzcüler idam edilsin diyorsunuz. Nereden başlayalım? Fırsat bulsa bana tecavüz edeceğini belli eden, otobüste gördüğü liseli kızın heryerini mıncıklayan aile babasıyla mı? Karısına her hafta tecavüz eden kocayı mı idam etmeli ilk? Sevgilisine tecavüz eden erkek arkadaşlarla mı başlamalı önce? Kimden başlayalım?
Minibüste şoförle tek kaldığımda gideceğim yere ne kadar kaldığına bakmadan "müsait bir yerde" ineceğim diyerek telaşla kendimi sokağa atan tek kadın ben değilim. Her an omzumuzdan arkamıza bakarak, karanlıkta elimizde cep telefonu biriyle konuşarak yürürüz, saldırıya uğrarsak, kimseyi aramaya fırsatımız olmayacağını hesap ederek. Taksiye binip eve vardığımızda, arkadaşımızı ararız. "Tecavüze uğramadım, öldürülmedim" anlamına gelir o arama. Bizi eve bırakanlar ışığımız yanana kadar beklerler apartman önünde. Apartman boşluğunda tecavüze uğrama ihtimalimiz vardır. Sevgilisiyle baş başa kalmaya korkar yeni yetme kızlar. Ecde yalnızsak bütün kilitleri iki kez kontrol ederiz. İçmiş arkadaşımızın başında bekleriz, bir saniye ayrılsak neler olacağından korkarak. Taksinin önüne oturmayız. Oturursak, bir kahve içmeyi teklif eder taksici. Kotla yürürken, kadın olmak gibi ağır bir suçtan dolayı "O..." diye bağırırlar, ağızları dolu dolu. Ve vücudumuzun farklı noktaları hakkındaki kafiyeli tacizler dokunmaz bile artık. Kanıksarız. Belirli saatlerde çıkılmaz, belirli sokaklara girilmez. Bu çok normaldir. Erkeklerin hiç düşünmediği şeyleri artık biz beynimizden omuriliğimize iteriz, o kadar otomatikleşmiştir, refleks olmuştur bunlar. Bacağımızı birleştirerek oturur, şortumuzun, eteğimizin hangi ortamda diz üstünden kaç milim yukarıda olması gerektiğini biliriz. Korkmayı öğreniriz, korkmayı öğretiriz. Korkmayan kadınlardan da korkarız, tiksiniriz hatta. Bu ne cürettir. Erkeklerden korkmamak, hak etmiştir o halde tecavüzü.
Özgecan denildiğinde yanaklarımızdan dökülen yaşlar sadece Özgecan'a sanıyor belki bazıları. Minibüste, asansörde, otoparkta, sokakta, okulda, bahçede korkarak geçirdiğimiz her anın toplamıdır gözyaşımız. Minik minik hesaplardır, her yanımızı çeviren tecavüz tehdidini azaltmak için hiç durmadan yapmak zorunda kaldığımız, onlara ağlarız. Yaşamı tecavüzle kısıtlanmamak nedir bilmediğimize ağlarız. Başımızın üstünde hep sallanan bir kılıçtır tecavüz. Issız sokakta yürürken kalp atışlarının hızlanmasıdır.
O yüzden bana olmaz demek isteriz. Ben namusluyum, ben işimde gücümdeyim, bakın ben mini giymem, dar pantolon giymem, gece sokağa çıkmam, ben tam da istediğiniz gibi bir kadınım, hatta aferin deyin bana ben bir "kızım" diye teselli ederiz kendimizi. O kadınlardan olmak istemediğimiz için, başka kadınlara "o.. deriz, yollu deriz." Onlar aranmıştır, hak etmiştir, tedbir almamışlardır. Çünkü tecavüz edenin değil, edilenin sorumluluğudur. Çünkü tecavüz karanlık sokaklarda, kötü ve yabancı adamlar tarafından edilir. Dikkatli, namuslu, masum kızlar tecavüze uğramaz.
Ama uğrar! Masum kızlar tecavüze uğrar. Sevgililer tecavüz eder. Sabah kalkıp traşını olup, ofisteki işine giden saygıdeğer üniversite mezunları tecavüz eder. Muteber esnaf tecavüz eder. Güvendiğimiz arkadaşlar tecavüz eder. Akrabalar tecavüz eder. Tecavüz edenlerin çoğu tanıdıktır. Tecavüz edilenlerin hepsi masumdur. Tecavüzü canavarlar gerçekleştirir diye düşünmeyi bırakın. Tecavüz kültüründe tecavüz yaygındır, normaldir.
Hangisini idam edelim? Hangisini? Binler etsek, onbinler, belki yüzbinlerce tecavüzcü dolaşıyor aramızda. Tecavüz ancak tecavüz kültürü bittiği gün biter. Kadınların insan olduğunu ve kendi bedenlerinin bekçiliğine mecbur olmadıklarını kabul ettiğimiz gün. Kadınların oturuşunu ve kalkışını, etek boyunu, saat kaçta nerede olmamaları gerektiğini konuşmayı bıraktığımız gün. Kadın ne zaman kızdır, ne zaman kadındır diye ayırım yapmayı bıraktığımız ve bekarete bir anlam yüklemeyi bıraktığımız gün. Sinirlendiğimiz kadınlara cinsellikleri üzerinden küfretmeyi bıraktığımız gün. Ufak görünen ama bizi yaralayan o tacizleri cezasız bırakmadığımız gün. Tecavüze karşı çözümü kadınlar sokağa çıkmasın demekte değil, daha çok kadın her saatte sokağa çıksın demekte aradığımız gün. Devletin asli görevinin her vatandaşının gündelik güvenliğini sağlamak olduğunda ısrarlı olduğumuz gün.
24 SAAT BEDENİMİZİN BEKÇİSİ OLMAK NASIL BİR YORGUNLUK... BAZEN BİRDEN ÇARPIYOR SURATIMIZA.
Hayatımızı çevreleyen bir kabus tecavüz. Tecavüz kültürü yok olmadıkça yaygın olacak. Bana ben hiç tacize uğramadım diyebilen bir kadına rastlamadım. Hiçbir yerde. Hiçbir ülkede. Hiç. Korkmakta haklıyız. Korkmak istemiyoruz. Bunun için önce insan olduğumuzun kabul edilmesi gerekiyor. Hayır, önce kendimiz insan olduğumuza inanmalıyız. Önce biz tecavüzü asla hak etmediğimize inanmalıyız. Okuldan eve dönerken değil, sarhoş olup gece klubünden bir erkeğin yatağına dekolte kıyafetimizle yürürken de hak etmiyoruz tecavüzü. Seks işçisi olsak da hak etmiyoruz tecavüzü. Rızamız olmayan hiçbir dokunuşu hak etmiyoruz. 
Kocanızla konuşun, oğlunuzla konuşun, erkek kardeşinizle konuşun. "Benim oğlum yapmaz" demeyin. Yapar. Bu toplum onu eğitiyor. Bir daha konuşun. Yetmez, tekrar konuşun. İlk sevgilisini getirdiğinde, bir daha konuşun. Karşındakinin iki meme bir vajina değil, bir insan olduğunu hiç ama hiç unutmamasını sağlayın. Erkeklerin kontrol edemedikleri ihtiyaçları olduğu efsanesiyle büyümesin oğlunuz. Yalan bu. Yalan. Vahşi bir hayvan muamelesi yapmayın ona. Oğlunuza insan olduğunu ve her insanın arzularını kontrol altında tutabileceğini öğreterek büyütün. Değerler eğitimi işte budur. 
Tecavüz kültürünü idam etmeli, yoksa tecavüzcüler tükenmez.

Aysuda Kölemen

14 Şubat 2015 Cumartesi

Özgecan ve Kadının Yaşam Hakkı

Türkiye sadece etnik ve dini azınlıklar için değil sadece kadın için de yaşanılası ülke değil. En ideal ülkeler sıralamasında Türkiye; Katar, Nikaragua, Zimbabve ve hatta Birleşik Arap Emirlikleri'nden bile sonra geliyor. Ne ilginç değil mi? Birleşik Arap Emirlikleri kadına Türkiye'den daha fazla yaşam hakkı sağlıyor. 

Hani "yaşam hakkı"nı başlık olarak kullanırız ya? İnanç özgürlüğü, ibadet özgürlüğü, ifade özgürlüğü, giyim kuşam özgürlüğü filan'la açıklanır? Hayır, kadın için Türkiyede "yaşam hakkı" literal'dir. Bilmiyorum Türkçe'ye "edebi anlamda" olarak çevrilebilir mi... Türkiye'de kadının adı da yaşam hakkı da YOKTUR! Yaşatmazlar.

Özgecan'ın başına gelenleri AKP'ye hükümete filan maletmeye kalkışmayınız. O isimlerinizin önünde gururla taşıdığınız TC'ler var ya? Özgecanları insanın tahayyül sınırlarını zorlayan şekillerde katledegelen TC'nin ta kendisidir. Tepkilere bakınca zannedersiniz AKP'den önce kadın kadın olma hakkına sahipti Türkiye'de... Hiç mi üçüncü sayfa haberi okumadınız?

Bizim ülkemizde bir erkeklik sorunu var. Erkeklik değil de... errrrrrrkeklik sorunu var. Bu sorun da errrrrkeğin kendisinin değil anasının sorunu aslında. Anniş hamiş göbüş gruplarında "1 kızım var... 2 kızım... var 3 kızım var... bir de oğlum olsun istiyorum ne yapayım" salaklığıyla başlar. Oğlan diyemediğimiz, errrrrkek demek zorunda olduğumuz 1 günlük bebeğin pipisinin şeklinin yorumuyla, pipi büyüdükçe maşallah diyecek amcalara teyzelere sergilenmesiyle ve bir errrrrkeğin en (hatta tek) becerisi olan s.kebilme üstün yeteneğiyle devam eder. Türk kadının yaşam hakkı da errrrkeğin yapabildiğini her an her yerde her fırsatta tehdit olarak kullanmaya başladığı noktada biter.

Ben sözlü ya da fiziksel taciz yaşamamış olan bir Türk kadını tanımıyorum. 38 yaşındayım. Ömrümün son 13 yılını Amerika'da geçirdim; bizim "değerleri" olan halkımızca makul sayılmayacak saatlerde tek başıma sokaktaydım, hiçbir zaman rahatsız edilmedim. Onun öncesinde Türkiye'deydim; rahatsız edilmenin HER şeklini sayısını bilmediğim kadar çok yaşadım. Dolmuşta okula giderken, kalabalık sokakta yürürken, arkadaşlarımla bakkaldan zeytin alırken, otobüste konserden dönerken... Hayır, bunların hiçbiri o makul bulmadığınız saatlerde gerçekleşmedi. Hayır, hiçbiri o güvenli bulmadığınız mahallelerde gerçekleşmedi. Hayır, ne mini etek vardı üzerimde ne de göğüs dekoltem... Hani bunlar suça teşvik edici sebepler ya? Kadının orospu olduğunun ve her türlü şiddete layık olduğunun gözle görülür delilleri ya? Yoktu vallahi... Ben bunu yazarken okuyan bütün kadınların en az birkaç adet taciz vakasını hatırladığına adım kadar eminim. 

Errrrrkeği suça azmettirici sebepler varsa ne ala... Ama yoksa da farketmez. Diyorum ya s.kebiliyorsa yapacak. Bunun için sizin rızasına filan ihtiyacı yok. Üzerine bir de sizi öldürmesi şart, yoksa konuşursunuz. Anası çocukluğu boyunca beyninden çok pipisinin gelişimi için çalıştığından öldürmenin delil yok etmek olmadığını bilecek kadar kafası çalışmaz. Ama burada da bitmez; sizi herhangi bir şekilde değil vahşice öldürmek zorunda... Çünkü bir şeyi zorla almaya mecbur bıraktınız bu bir, sokaktaysanız orospusunuz bunu hakettiniz iki, güzelsiniz-iyisiniz bu üç. O güzelliği Allah vermiş de errrrrkek olan alır; yakar ve yok eder. O kadar güzel olup errrrrrkeği bunları yapmaya mecbur bırakmayacaktın kadın! 

Evet TC'de bunlar ezelden beri var idi ama orada bırakmayalım; gelelim mecvut hükümetin errrrrkekleri nasıl beslediğine... Birincisi halihazırda evinin karısı çocuğunun anası olmaya en başından koşullanmış ve programlanmış kadının ekmeğine yağ sürerek bu kararın ne kutsal ne ulvi ne takdir edilesi olduğu yönünde telkinlerde bulunuyor. Kadının makbulu evinde çalışandır "onun bunun kapısında" para karşılığı (bak sen: para karşılığı!!) çalışan değil. Analık kutsaldır da kutsaldır... öyle böyle kutsal değildir ama çok acayip kutsaldır. Öyle ki hamile kalmak ve bebek doğurmak gibi yüzyıllardır DOĞAL olarak gelişen hadiseler yüceltildikçe yüceltilecek kadar kutsaldır. 3 kuruşluk aklı olmayan, olmasını da istemeyen kadınlar sırf doğanın DOĞAL olarak insana verdiklerini yapabildiler diye geldi tepemize oturdular! Kutsaldır da kutsaldır... Bu gazla şişe şişe evde oturup kocasına itaat eden kadın modeli takdire şayan, diğeri de orospu bellendi haliyle... Bakanından, "aile" bakanından, başbakanından, sözde din alimine ve bunların etrafında palazlanan neo-lümpenlere kadar hepsi bir olup satın aldıkları medyadan çizdikleri ideal kadın portresine uymayan bütün kadınları hedef gösterdiler, her türlü şiddete yol verdiler.

Bugün Özgecan'ın başına gelenlerin sorumlusu katilleri değil. O katilleri yetiştiren anaları, babaları, okulları ve devletleri. O katiller kendine, cinsine, oğluna saygısı olmayan kadınların ve o kadınların ülkelerinin ortak yapımı. Biz bu filmi ilk defa izlemiyoruz, son da olmayacak. O yetiştirdiğiniz errrrkekler var ya? Bir bööö sesiyle kuyruklarını kıstırıp titreye titreye kaçan zavallı mahlukatlar farkında mısınız? O gurur duyduğunuz errrrrkekleriniz kadının çivi topuklarının sesleriyle uyuyamayan, kabus görüp gece yanınıza yanaşan acınası hilkat garibeleri.... Siz kadınlar errrrrkek yerine insan yetiştirmeye başlamadıkça, kendinize saygınızı kazanmadıkça, doğuştan getirdiğiniz özelliklerinize gurur duymayı, kutsamayı bırakmadıkça biz nice Özgecan'ları kurban vereceğiz sizin erkeklik komplekslerinize. 

Sarsılın! 

Eren Kaya

9 Şubat 2015 Pazartesi

Muhterem'in Doğal Doğum Hikayesi

Sizlerle önce ilk normal doğumumu paylaştım, sonra ikinci normal doğum hikayemi... Bugün 3. doğum hikayemle karşınızdayım sevgili BYBO'lular!

3 çocuk doğurdum hepsinin anısı birbirinden farklı… 3. çocuğu hep istedim, bir kızım olmalıydı. Erkek evlattan yana bir sıkıntım yok fakat kız işte ne bileyim, cicili bicili… Bu isteğimi Allah biraz öne aldı… 2. oğlum 5 aylık iken hamile kaldığımı test ile doğruladığım bir sabah her şey değişti. 2 hafta boyunca aldırma düşüncesi ile gezindim ortalarda tam bir Leyla gibi… Sonra dedim kendime: vardır her şeyin bir hikmeti, gelsin başım gözüm üstüne! Böylelikle yavaş yavaş herkese söyledik, iyi ve kötü tepkiler aldım, kimseyi takmadan büyüttüm içimde bebeğimi. 

Doktorum 11 haftalıkken kıza benziyor dedi. Bir daha da 8 aylık olana kadar ağzından kız kelimesini duymadım ☺. 8. ayımda artık herkes karın şeklime bakıp bu erkek diyip durunca doktora tekrar sordum cinsiyeti. Doktor ultrasonla gezinirken "baksana cilveli cilveli bakıyor" dedi. Bu gebeliğimde 37. haftama kadar çalıştım, zor oldu ev – iş – çocuklar… Son haftalarda artık evdeki minik oğlanı kucağıma alamaz, eğilip kalkamaz oldum. 

15 eylül gecesi 39+3 de kasık ağrılarıyla başladı her şey. Tam 8 gece aynı duygularla bu gece doğururum artık diye bekledim, işte o bekleyiş en zoruydu!  15 eylül gecesi ara ara içimden bir balık kayıyor - iniyor karnıma tekmeler savuruyor, sonra tekme duruyor idrarım geliyormuş gibi ama yok gelmiyor ve ardından makatta bir basınç hissi… Sabah uyandım hala aynı hisler. Hastaneye gitsem eminim suni sancı başlatılıp doğum gerçekleştirilmeye çalışılacak ama ben böyle bir doğum istemiyorum. Eşim ve annemin ısrarıyla hastaneye gittim ama torpilli olarak ☺. Direkt ebeye cıktık doktora gözükmeden, ebe açıklığımın olmadığını ama sancılarımın yavaş yavaş geldiğini söyledi ve eve döndüm. İşte bu yaşadıklarımı tam 7 gece yaşadım, her an doğuracakmışım gibi fakat her sabah hüsran… Her gün telefon - mesaj - kapı hep aynı soru: Doğurmadın mı? 
"Doğurmadım, istemiyorum biz böyle iyiyiz" diyip herkese kafa göz dalasım geliyordu ☺. 

Neyse, en son 19 eylül Perşembe günü kontrole gittim 40 +0 da, doktor eğer doğum salı gününe kadar gerçekleşmezse sabah gelip yatış yapmamı ve suni sancı ile doğurmamı teklif ederek beni uğurladı. Ben yine eve eli boş döndüm, bekledik salı gününe kadar her gece aynı terane ama gelmiyor bizim kız. Kararlıyım salı günü sabah doktora gideceğim ve cuma gününe kadar izin isteyeceğim çok net ben suni sancı istemiyorum! Salı sabahı artık nasıl endişeli görünüyorsam doktor:

- Bir şey yok mu Muhterem?
- Yok, tık yok!
- Sen yine de çık ebeler muayene etsin beni arasınlar sonra konuşalım 

3. kata merdivenle çıktık, ebelere durumu anlattım, muayene oldum. Ebe, 2 cm açıklığın var doğum başlamış yatış yapalım diyip telefona sarılıyordu ki ben kabul etmedim. "Hayır gideceğim, gerçek sancılarım geldiğinde burada olacağım şimdi değil" diyip ağlamaya başladım. Çünkü 2 çocuğumu da suni sancıyla doğurdum yatağa bağlı, çok yıpratıcıydı. Hele o NST cihazının sesi hala kulaklarımda… diyip diyip ağladım. "O zaman 1-2 saat git sakinleş gel" dedi ebe. Suni sancı, NST'ye bağlı kalmak, yataktan kalkmamak gibi durumlar istemiyorum dedim ve anlaştık. Hastaneden çıktık ben sus pus. Eşim ışıklardan dönecekken "düz gider misin kuaföre gideceğim" dedim sadece. Eve gitmek beklemek istemiyordum, hem hep sezeryan olanlara özenir , süslenip püslenip doğuma gidiyorlar ne güzel diyip dururdum. Madem şartlar böyle gelişti ben de süslenecektim ☺. 

Kuaförde işim bitince 10 dk. eve yürüdüm, ara ara sancım geldi, durup dinlendim. Eve gelince makinaya camaşır attım, son dakika beşiğin yerini değiştirdik ☺. Bu arada karnım taş gibi sert, basınç hissi hep var. Aldırmıyorum, nasıl olsa başıma gelecekleri biliyorum, ne kadar anlaşma yapsak da o suni sancıyı takacaklar eminim! Hastanede birlikte çalıştığı , yıllarca doğumhane servisinde çalışmış ablayı aradım: abla yanımda olur musun? (en doğru aldığım karar). 

Saat 11 de hastaneye gittik, henüz taburcu olmayan hastalar yüzünden bekleyecektim odaya geçmek için. Ne güzel tesadüf! Koridorda yürüdüm hep, ebe gelip karnıma dokundu "sancın var hissetmiyor musun" dedi. İyi de ben bu sancıyla 8 gündür yaşıyorum dedim. Saat 12'de odaya geçtik, yatağa uzandım ilk kontrol için NST bağlandı, damar yolu açıldı henüz ilaç verilmedi. Ebe önce muayene etti ve ben 4 cm açılmışım! Suni sancıya gerek yok saat 3.30 gibi doğurursun dedi ama yanıldı. İstediğim gibi NST çıkarıldı, ben artık sancılarımı ayakta çekebilirim. 

12:15 te lavman işlemi uygulandı ve ben o vakitten sonra gerçek sancılara kavuştum! Hiç diğer doğumlarım gibi değildi... ayaktayım, sancı gelince eğiliyorum, nefes alıp veriyorum. Evet acı çekiyorum ama diğer doğumlardaki gibi değil, bununla baş edebiliyorum çünkü kızım kendi gelmek istiyor… Tüm bunları işte mesai arkadaşım olan ablamdan aldığım taktiklerle yapıyorum, o ara farkında değilim ama resmen bana doğum koçluğu yaptı. Diğer doğumlarımda beni yatağa bağlayıp, lavmanı yapıp gidiyordu ebe, her geldiğinde açıklığa bakıyor ve şimdi ıkınma zamanı değil diyordu . Bunda doğum koçum her sancıda ıkın ki bebeğin gelmeye hazırlansın dedikçe ben her sancıda yere çömelip ıkındım. Doğum koçum sabırsız, ebeyi çağırıyor sanırım bir tek o farkında… 12:30 ebe geliyor ve ben 8 cm açıklığa kavuşmuşum, bu doğum 1 gibi olur diyor ebe şaşkınlıkla … Ben ne 1 mi bu kadar hızlı mı, hani 3 gibiydi Allah’ım gerçek mi bu! diyip sevinçten sancıyı bile arada geçiriyorum. Doktor çağrılırken ben 12:45'de doğum salonuna geçiyorum, dr geliyor çok hızlıyız diyip bir göz kırpıyor. Ben şaşkın … 

İki ıkınmada 41 hafta kendi okyanusunda yüzen kızım yine kendi isteğiyle okyanusundan taşıp dünyaya gözlerini açtı! İşte tüm 41 haftalık bekleyiş burada son buldu. 23 Eylül saat 13:05 de 3700 gr 50 cm ile Elif kızım bize merhaba dedi. Kendiliğinden oluşan bir iki sıyrık ile doğumumu gerçekleştirdim. Kızım ile göbek kordonu kesilmeden ten temasını yaptık, göbek kordonu kesilince de istedim koynuma. Tüm kontrolleri ve giyim aşaması yanımda gerçekleşti. Ben de hazırlandım ve kapıda bizi bekleyen babamız, teyzemiz ve doğum koçumla birlikte göz göze gelip başardık gülücükleri attım ☺.

Şimdi kolikli, nazlı mı nazlı bir kızım olsa da Allah’a binlerce kere şükürler olsun ki onu doğurdum hem de en doğalından! 15 eylül gecesinden başlayıp 23 eylül günü doğurana kadar olan kısa kısa notlar halinde doğum hikayem BYBO kapalı grubunda postumda var. Postuma yorum yapan beni destekleyen, her zaman her soruma cevap veren Tomris: iyi ki varsın, iyi ki seni tanımışım. Her yorumunda 3. bebekler hızlı gelir dedin ve yine her zamanki gibi sen haklı çıktın! Bizi Tomris ile buluşturan Eren ne iyi ettin de bu grubu kurdun, emeğine ve yüreğine sağlık!

Toplam 261 yorumda benimle birlikte ha bugün ha yarın diye doğumu bekleyen grup arkadaşlarım hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim!

Sevgiler,

Muhterem

6 Şubat 2015 Cuma

Tomris'in Çocuk Gelişim Notları — Ben yavruma neler alacağım, neler!

Yakın zamanda Türkiye’ye geldim, bir haftalığına. Çocuklarla, özellikle oyun çağı ve okul öncesi çocuklarla iletişimde ve çocuk yetiştirmede bir çok ebeveynin sıklıkla söylediği, ama çocuğa hatalı mesajlar verdiğini düşündüğüm bir kaç ifadeden bahsetmek istiyorum. Aslında her biri uzun zamandır düşündüğüm yazı konuları ama zamanım dar ve çok tekrarlanan durumlar olduğunu gördüğümden kısaca üzerlerinden geçeceğim: 

 - “Ben kızıma/oğluma neler alacağım, neler!” 

Bazı ebeveynler ya da yakın akrabalar (anneanne, babaanne, dede, vb.) çocuğa verdiği değeri bu cümle ile ifade ediyor. Çocuğa değer verdiğini onunla alışverişe çıkarak, ona istediklerini alarak göstermeye çalışıyor. Yani verdikleri mesaj “sana istediğini alıyorum, çünkü sana değer veriyorum”. Bu ebeveynler çocuğa bir şey aldığında mutlu oluyor, çocuğun da mutlu olmasını bekliyor. Çünkü onlar için kıymetli bir şeyi, yani paralarını çocukları için harcıyorlar. Halbuki çocuklar, özellikle küçük çocuklar pahalı kıyafetler, oyuncaklar alarak mutlu olmazlar. Ama ebeveynlerinden bu mesajları sürekli alırlarsa, onlara yeni bir şey alındığında kendilerini mutlu hissetmeye başlarlar, çünkü bunu öğrenmişler. Kendilerine bir şeyler alan insanların onlara değer verdiğini düşünürler. 

Bu şekilde alışveriş merkezlerinden çıkmayan, kendini alışveriş yaptıkça iyi hisseden, sadece pahalı hediyeler alan insanların ona değer verdiğini düşünen bir gençlik yetiştiririz. Bu durum sizin için başta sorun gibi görünmeyebilir ama çocuğunuz büyüdükçe sadece marka kıyafetler alarak ve giyerek mutlu olduğunda, bu bütçenizi zorladığında onu suçlamayın. 

Bunun alternatifi ne olabilir? Alışveriş mutlu olmak için değil, ihtiyaçları gidermek için yapılan bir eylem olmalıdır. Peki mutlu olmayı nasıl sağlayacağız? Çocuğa değer verdiğimizi, onun için özel bir şey yaptığımızı nasıl göstereceğiz? Mesela çocukla parkta birlikte oynayarak. Mesela çocuğa kitap okuyarak. Mesela çocuğunuzun kumda oynamasına izin vererek. O zaman keyifle kurulacak cümleler “Ben oğlumu/kızımı parka götüreceğim!” olabilir. “Ben oğlumla/ kızımla parmak boya yapacağım”, “Ben oğlumla/kızımla kek yapacağım” olabilir. Yani fedakarlık yaptığınız şey paranız değil, evinizin temizliği, mutfağınızın düzeni olabilir. Kıymetli olduğu halde çocuğunuz için harcadığınız şey paranız değil zamanınız olabilir. 

Burada aslında temel değer sistemlerinin önemini görüyoruz. Mutluluğu ‘sahip olma’da mı aramalı? Yoksa sadece ‘olmak’, yani bir şey yapmak ile mi mutlu olmalı? Bu da uzun ve ayrı bir yazı konusu. Ama bu not ile en azından “Ben kızıma/ oğluma neler alacağım!” kültürünün aslında ne kadar zararlı olabileceğine dikkat çekmek istedim. 

- “Oğlum/kızım onunla değil gel bununla oyna!” 

Bir başka sıklıkla gözlediğim durum da anne babaların (daha doğrusu özellikle annelerin ve büyükannelerin :) çocuğa oyun oynarken sürekli bir müdahale halinde olması. Bazı durumlarda tek bir ebeveyn değil, anne, baba, büyükanne, büyükbaba hep beraber tek bir çocuğu parkta oynatmaya çalışıyor. Biri gel kaydırağa bin diyor, öbürü salıncağa. Ya da bir AVM’de, ya da doğum gününde bir çocuk aktivitesi var diyelim. Mesela balon yakalayacaklar. Sürekli çocuğun adını seslenip “Ayşe, sağa dön”, “sola dön”, “yakala” diye komutlar veren bir büyükanne var yanında. Çocuk ne kadar çok balon yakalarsa o kadar iyi vakit geçireceğini düşünüyorlar. Halbuki bıraksalar çocuk belki her balonu yakalayamayacak, ama daha çok eğlenecek. 

Çocuklar, özellikle küçük çocuklar için balonu yakalamaktan çok, balonun peşinde koşmak eğlencenin ta kendisidir. Park örneğinde, tekrar tekrar on defa kaymaktansa kaydırağa ters çıkmayı deneme fırsatı verilse hem kasları, koordinasyonu, hem de inisiyatif alma duygusu daha çok gelişecek, kendine güveni artacak. (Birden fazla çocuğun birlikte oynadığı ve sırayla kaydığı parklarda, kazalara mahal vermemek için kaydırağa tersten çıkmaya izin vermemek lazım. Ama çocuk tek başına, ya da az sayıda ve iyi anlaşabildiği arkadaşları, kardeşleri ile birlikte ise, bırakın denesinler. Hiç bir zararı yok). 

Çoğu zaman kenara çekilip çocuğu gözlemek, onun kendi kendine parkı, oyunu, etkinliği keşfetmesine izin vermek lazım. Parktaki her oyuncağı amacına uygun kullanmayabilir. Mesela salıncağa binmek yerine zincirinden çevirip oynamayı tercih edebilir. Çocuk bu, deniyor, öğreniyor. Cisimlerin farklı kullanım amaçlarını görüyor. Çocuk oyuncağı, aleti sadece amacına uygun kullanarak değil, farklı kullanımlarını deneyerek gelişiyor. Eğer sizi çağırırsa, birlikte oynamak isterse eyvallah. Tabii siz de katılın oyununa. Saklanın kaydırağın altına gülün, oynayın. Ama birlikte oynamak çocuğu yönetmek değildir. Bu çok önemli bir fark. 

- “Aferin benim oğluma/kızıma; kaydıraktan kaydı!” 

Çekingen bir çocuksa ve korkusunu yenip kaydıraktan kaymışsa, veya kaydırağın merdivenlerini ilk kez kendisi çıkıp cesaretle tek başına kaymışsa, evet, buna “aferin çocuğum kaydı” denebilir. Gerekirse bir kaç kez daha denir, sonra biter. Ama her zamanki gibi kaydıraktan kayıyor diye çocuğa her seferinde ‘aferin’ derseniz bu kelimenin içini boşaltmış olursunuz, anlamını kaybeder. İçi boş aferinler ile mi ona değer verdiğinizi anlatmak istiyorsunuz? Çocuk özel bir şey yapmıyor ki; ‘aferin’i hak etmek için ne yaptı? Sadece sizin çocuğunuz olduğu için aferini hak ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Pekiyi, o zaman okula başladığında, ödevini yapmadığında, ya da yeni şeyler öğrenmediğinde, yani kendini geliştirmediğinde de, sırf sizin çocuğunuz olduğu için aferini hak edecek mi? Ya da, iş hayatına atıldığında, çıkarttığı iş iyi de olsa kötü de, ne yaparsa yapsın çalışma arkadaşları ona ‘aferin’ mi diyecek? 

Benzer bir durum, kağıda bir şeyler karalayıp getirmiş çocuk için de geçerli. “Aferin yavruma, çoook güzel olmuş” dedikten sonra “peki buradaki ne?” diye sorduğunuzda çocuğunuza tutarsız bir mesaj vermiş oluyorsunuz. Hani ‘aferin’ idi? İyi de sen burada ne çizdiğimi anlamamışsın ki? İki üç yaşında küçük bebeler bunu anlamaz diye düşünmeyin. Esas bu yıllarda gelişiyor çocukların dünyayı anlamak için kullandıkları çerçeveler, haritalar. Her yaptıklarını överek onlara gerçek olmayan bir dünya öğretiyorsunuz. “Kağıdı öylesine karalasan da övgüyü hak ettin” mesajı veriyorsunuz. Sonra da gerçek hayata çıktıklarında bocalamalarına şaşırmayın. 

Çocuğu yüreklendirmenin, cesaretlendirmenin ona ezbere ‘aferin’ demek dışında yollarını bulmalısınız. Bunun için de çocuğunuzu iyi gözlemlemeli, gelişim gösterdiği noktaları tespit edip bunların farkında olduğunuzu belli etmelisiniz. Park örneğine bakarsak, mesela, başta dediğim gibi, daha önce yapmadığı, yapamadığı bir şeyi yaptığını gördüğünüzde bunu ona söyleyebilirsiniz. Onun için önemli bir adım ise, size “bak anne ben artık bunu yapabiliyorum” der gibi bakıyorsa size, “aferin, ilk defa kendi başına kaydın” diyebilirsiniz. Karalamalarına bakıp sohbet edebilirsiniz. “Burada mavi çizgiler var, burada yeşil” diye çizimleri üzerine konuşabilirsiniz. Yuvarlak çizmeye başladığında bunu fark ettiğinizi ifade edebilirsiniz. ‘Çocuk küçük, nasıl olsa anlamaz’ deyip geçmeyin. Çocuğunuza değer verdiğinizi esas onun yaptıklarına, yapabildiklerine, eserlerine dikkat göstererek belli edebilirsiniz. 

- “Bak Ayşe ne güzel davranıyor; sen de onun gibi yapmaya çalışsana!” 

Çocuk yetiştirmenin ABC’sidir bu: Çocuklar karşılaştırılmamalıdır. Başka çocuklarla karşılaştırdığınızda verdiğiniz mesajlar çocuğa ulaşmaz. Bu tek bir işe yarar: karşılaştırdığınız iki çocuğun arasını bozar. Günün ilerleyen saatlerinde, haftanın ilerleyen günlerinde çocuğunuz gidip Ayşe’ye vurursa, ona kötü davranırsa “Allah Allah, neden yapıyor bunu?” diye düşünmeyin boşuna. Sebebi sizsiniz. Eğer bunu sürekli yapıyorsanız, yani mesela iki kardeşi sürekli karşılaştırıyorsanız, kardeşler arasında sağlıklı bir ilişki gelişmesini engellemiş olursunuz. Birbirlerine kin beslemelerine sebep olabilirsiniz. Çocuklar birbirlerine bakarak pozisyon almaya, size, yani seyirciye oynamaya başlarlar. Halbuki bırakın çocuklar kendi kapasitelerinde büyüsünler. Kendi içlerinde ilerlemelerini sağlasınlar. Kardeşleri ile rakip değil, kardeş olsunlar. 

Kimi ebeveynler bunu “ama olumlu rol modelini görünce örnek gösteriyorum, fırsat eğitimi bu, olumlu modele baksın öğrensin” diyerek anlamız bir mantıkla savunuyorlar. Bu olumlu rol modeli gösterme değil, düpedüz karşılaştırmanın saçma bir mantığa bürünmüş halidir. Ben de onlara şunu diyorum: Yetişkin halinle annen baban sana “Bak kız kardeşin Fatma çocuklarına ne kadar iyi davranıyor, hiç bağırmıyor. Sen de onun gibi olmaya çalışsana!” dediğinde kız kardeşin Fatma hakkında ne hissediyorsun? Kız kardeşin gibi olma konusunda içinden bir istek, motivasyon geçiyor mu? Yoksa “Yine Fatma, yine Fatma! Benim yaptığım hiç bir güzel şeyi görmüyorlar! Fatma’nın uslu çocukları ile benim yaramazlar bir mi? Hem onun kocası ne kadar destek oluyor, ben hep yalnızım. Başlayacağım Fatmalarına artık! Halbuki Fatma annemlerin yanında değilken şöyle yapıyor, böyle yapıyor....” vb. diye mi düşünüyorsun? Fatma’nın sana çocuk yetiştirmede bu şekilde örnek gösterilmesi seni Fatma’ya yaklaştırır mı? Yoksa aranızı mı açar? 

Çocuğu illa karşılaştıracaksanız kendisi ile karşılaştırın. Olumlu davranışlarını takdir edin, teşvik edin. Genelde misafirliğe gittiğinizde zorlandığınız çocuğa “Bugün misafirlikte sözümü dinledin; sana dokunma dediğim şeylere dokunmadın. Teşekkür ederim.” diyebilirsiniz. Ya da parktan eve dönerken sıklıkla sorun yaşadığınız çocuğa, “Eve dönüş saati geldi dediğimde anlaştığımız gibi parktaki salıncağı bıraktın, yanıma geldin. Teşekkür ederim.” diyebilirsiniz. Yani çocuğun olumlu gördüğünüz davranışlarını takdir edin. Ama çocuğu başka çocuklarla KARŞILAŞTIRMAYIN. İki çocuğu karşılaştırmak onlara hiç bir şey öğretmez; aralarını bozmaktan başka bir işe yaramaz.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Züleyha'nın Doğal Doğum Hikayesi

Doğuracaktım. 

Bir şey gibi, bir yerde ama… Huzurla, sükunetle, kararlılık ve teslimiyetle ama ne gibi? Nasıl? Sadece bana ait olan, kendimi mükemmel hissettiğim o yer neresiydi? Neresi evladıma kavuşmak için en temiz, en masum ve en “sadece bizim için”di? 

Doğumdan sonra fark ettim. O zamana kadar meditasyonlarımda zihnimi salıverdiğim, olmak istediğim yerin sadece bir sahil kenarı olduğunu sanıyordum. Ve tabii ki tam anlamıyla bırakamıyordum kendimi. Doğumdan sonra buldum. Doğumumdan sonra. Ben bir ceylan gibi doğurmalıydım. Issız, yemyeşil, yüksek ağaçların olduğu, bol kuş sesli, ferah bir ormanda. Bilincimin altı hep bunu beslemiş, belki üstünde olsa bu kadar benimseyemeyecektim. 

38. haftanın başında bir sabah, uyandığımda karnımı boş hissettim. Elimi attığımda sanki orada değildi. Uyku mahmurluğu çocuğu yatağa bıraktım sandım, can havliyle yorganı açıp aradım bir de. Ne büyük korku! Midemin üstü tamamen boşalmıştı. İşte o hep bahsedilen “Aşağı inme” sanırım o. Birkaç gün o rahatlıkla geçti. Bir iki hafta sonra bekliyordum ben onu ama içten içe de çağırıyor olacaktım ki, sürekli nişanım gelmiş mi diye kontrol ediyordum. “Hadi gel, hadi patla suyum!” (Gazoz çünkü). “Yok yok, gelme. Bir iki hafta daha kalsın.” 

6 Ocak’ta, son kontrollerimden birinin olacağı o günde biraz farklı hissediyordum. Kahvaltıda anneme “Biz hazırız sanırım. Galiba geliyor.” dedim. Belimde ve karın bölgemde hafif regl hissettirisi (Artık hiçbir şeye ağrı, acı ve sancı demek içimden gelmiyor) vardı. Kahvaltıdan sonra fark ettim ki o soluksuz beklediğim nişan gelmiş. Kendimi banyodan dışarı attım. Çok mutlu, heyecanlı ve sabırsızdım. İçimde hiç korku yoktu. Soluğu doktorumda aldım. “Nasılsınız, iyiyim sen nasılsın, iyiyim!” faslını zor tamamladım ve müjde verir gibi “NİŞANIM GELDİ!” dedim. Biliyordum, bu hemen bebeğin geleceği anlamına gelmiyordu. Ama ben istiyordum ki bir iki saate kucağımda olsun. 

Muayene sonunda canım doktorum bebeğin başına dokunabildiğini söyledi. O zamana kadar bana ne çatı muayenesi, ne de benzer bir “işlem” uygulamamıştı. Bu muayene şekli benim için ilkti ve “Seni bir daha buraya çıkarmayacağım, merak etme. Sabırla bekleyeceğiz. Hatta eve git, gerekirse ben gelirim.” Yıllardır aradığım doktor! O gün ihtiyacım olan ilk şey oydu. Eve gelmek. Evde beklemek. Son muayenemin en tatlı anısı gelen dalgaların ne, nasıl olduğunu bilmememdi. Ultrasonla bakarken tesadüfen olması ve “Bu nedir? Bebek bunu neden yapıyor?” diye sormamla birlikte anlaşıldı ki, ben günlerdir hatta haftalardır beni doğuma hazırlayan bu dalgaları bebek kendini bir yere dayıyor ya da geriniyor zannedip “o etki”yi hafifletmek için derin nefes çalışmaları yapıyormuşum. Ah canını sevdiğim içgüdülerim! 

Ayrılırken dalgalarım 15 dakikadan aşağı düşerse doulamı/ebemi eve çağırmamı söyledi doktorum. Saat sabah on bir gibiydi. Eve gelip duş aldıktan, biraz dolandıktan, pilates topunda debelendikten sonra saat dörde gelirken biraz da uyumuştum. Dalgalarımı kontrol etmek istedim ama arası 15 dakikadan çoğu fazlası ki! Yine ben bir şeyleri yanlış yapıyorum aklıyla onu da takip etmeyi bıraktım. Yanlış değilmişim ama. Akşama doğru doulam geldi. Birkaç saat sonra ilk muayenede açıklığım bir cm’di. Hafif bir şeyler yedim, rahmime güç verecek çaylar içtim, buhar banyosu yaptım, bol bol sohbet ettik, hatta dedikodu yaptık. Benim yine fark etmediğim bazı dalgaları doulam tutuyordu. Saat gece yarısına gelirken sanki fazlaca bir regl etkisi, birkaç duş daha, sıklaşan dalgalar… Loş ışık, hafif bir müzik, mumlar, kokulu yağlarla masaj… Kendimi iyi hissediyordum. Her birinin bana Luna’yı getireceğini bildiğimden dalgaların sıklaşmasını dileyecek kadar hazırdım her şeye. Doulam sık sık doktorumla konuşuyordu, her şey yolundaydı. Sadece beni ve bebeğimi bekleyeceklerdi. Biz iyiydik. 

Hormonların etkisiyle biraz da sarhoşlaşmaya başlamıştım. Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmiyordum. İkinci muayenede açıklığım 2 cm. olmuştu. Bu benim için endişe vericiydi. Ya açılmazsam? Hissettiğim ilk olumsuzluk oydu. Dua ettim. Dalgalarım sabah üçe doğru sanırım 5 dakikadan aşağı düşmüştü. Evde bulduğum her duvarda bacaklarımı açma egzersizleri yapıyordum, derin nefeslerimi uzun “Hııııh…”larla bırakıyordum ve iyiydim. Ama eminim o “Hııııh…”lamalar evimizin tüm duvarlarına sindi. Ben bebeğimi bu evde; bu halıların üzerinde, bu kanepelerde, bu duvarlara dayanarak bekledim. Burası benim için artık dünyanın en sıcak, en tatlı, en renkli, en mutlu evi… Annem sürekli dua ediyor, gücümü takdir eden bakışlarla ve ara ara “Yavrum…” diyordu. Herkes kendi yavrusunun derdindeydi zaar. Üzgündü. Ben onu teselli etmeye çalışıyordum. “İyiyim, vallahi iyiyim… Sen üzülme anneciğim. Luna da iyi.” 

O sarhoşluk haliyle evde hatırladığım kedimin gözünü benden hiç ayırmaması, ara ara yaklaşıp sürtünmesi, benim acı çekmeme hiç dayanamayacak -ve bunun için 9 ay boyunca doğuma girmeyi istemeyen- kocamın kendini telefonuyla oyalaması, doulam bal Neslihan’ın her dalgamda tetikte olması, masajları, sarılması, hoş kokular koklatması, dans etmemiz… Artık vücudum hazırdı. Hissediyordum. Saat beşe geliyordu. Son muayenede açıklığım 5 cm’di. Duşa girmek istiyordum. Herkes hastaneye gitmek için gözümün içine bakıyordu. İnatlaşmanın anlamı olmadığını anladım, hastaneye doğru yola çıktık. Zaten evle arası beş dakika… Benim de “Çok soğuk bir kış günü, doğuma giderken…” diye anlatacağım bir öyküm oldu. Ne beter! Her taraf buz, merdivenler jilet gibi, insanı yakan bir soğuk, günün en soğuk saatleri. Adrenalinden zangır zangır titreyen ben. Beşi çeyrek geçe doğumhanedeymişim. Geceliğimi giydim. O çirkin doğum elbisesi değil, evden götürdüğüm yeşil geceliğim. 

- Damar yolu açalım. Elimi hazırlıyordu hemşire. 
- Ne için? 
- Gerekirse… 
- Açmayalım. Gerekmeyecek. 
- Peki. 

Bir kez de hastanedeki tatlı ebe Sümeyra muayene etti. 8 cm. olmuştum, evden hastaneye gelene kadar o beş dakikalık yolda. Neslihan ve Sümeyra benim için sadece huzur sağlıyorlardı. Başka hiçbir müdahaleleri olmadı. Beni sessizlikle beklediler. Dinlediler. Dokundular. Masaj yaptılar yine. Çok az kaldığını hissediyordum. Doktorum yoldaydı, geliyordu. Ama ben kendimi hiç çaresiz ve yalnız hissetmiyordum. Hissettirmiyorlardı. Dalgalarım sanırım 2 dakikadan aşağı inmişti. Sesim biraz yüksek çıkıyordu artık. O “Hıııh…”lar benim zırhım olmuştu ve çok işe yarıyordu. Hissettiğim sancı, ağrı ya da acı değildi o an. Başka bir şey! Anlayamıyorum, anlatamıyorum da. Doktorum geldi. Bir doğumda en önemli şeyin doğum ekibiyle olan iletişim olduğundan artık eminim. İhtiyacım olan şeyleri ben söylemeden, talep etmeden bana hatırlatan hatta “Hadi şöyle yapalım!” diyerek beni, benim için en doğru kanala yönlendiren harika bir ekip! Bir kez bile “Ne olacak?” tedirginliği yaşamadım. Onlar da bana bir kez bile direktif vermediler. Her şey bana; bedenime ve kızıma kalmıştı. 

Doğum masasındaydım. Doktorumun o sıcacık el bana nasıl huzur verdi. Kolumu sıvazladı ve “Seni buradan alalım hadi!” dedi. İnmek istiyordum hemen. Ben söylemeden bir diğer arzumu da fark etmişti sanırım. “Yere diz çökmek ister misin?” Nasıl isterdim hem de! Artık sesim biraz yüksek çıkıyordu. Hala korkmamaya çalışıyordum. “Korkarsan acı çekersin, korkma. Artık sadece açılacak tek bir kapın var. Açılacak ve çıkacaksın. Birlikte çıkacaksınız. Birlikte çıkalım Luna.” 


“Eşin gelsin mi doğuma?” dedi doktorum Güneş Hanım. Çok istiyordum. Ama sanki daha çok kırgınlık hissediyordum. Benimle olmalıydı. Gelmiyordu. “Gelmesin!” dedim. Sanırım “Başıma ne geldiyse onun yüzünden geldi.” diye de şaka yaptım bir de güya. İlk hamile şakası oydu aklıma gelen. Tek bir ilaç bile almadan dahi nasıl sarhoşum! En ağır ağrı kesiciler bile insanın vücudunda gizliymiş. Arayıp bulmak lazımmış. Başıma gelen en güzel şey onun sayesinde geldi evet. Ona olan aşkım ve bana gelmesine vesile olduğu baldan kızım… Dizlerimin üstünde doulamın ellerini tutuyordum. Ellerine sarılmıştım hatta. “Mesut içeri gelmek istiyor” la gücüm yeniden toplandı. Neslihan’ın yerini o aldı. Şimdi gerçekten hazırdım. Hadi yapalım! 

Kimse ıkın demedi. "Hadi" demediler. Beni beklediler. Bebeğimi beklediler. O an sordukları bazı sorular çok saçma gelmişti. “Kakan geldi mi?” mesela. Ne yapacaksınız kakamı? Sonraki on dakikada şöyle yükselmişti sesim. “Kakam geldiii! Birden geldi! Tuvalete gideyim, yapıcam buraya! Yapmayayım! Tuvalete gideyim! Ikınmak da istiyorum. Kakam!” “Masaya alalım.” Ne masası, kakam geldi benim! Çocuk gibi “Kakam da kakam…” Kaka maka değildi. Geliyordu. Sanırım bütün çıkış yollarım bana tamam olduğumu, bunun son aşama olduğunu bildiriyordu. “Ikınmak istiyorsan dalgaların geldiğinde ıkın. Diğer zamanlarda ıkınman gereksiz olur.” Sadece bu. Bağıran, çağıran, “Hadi!”leyen, elimi uzattığımda boş bırakan kimse olmadı. Odada beş kişi vardı. Arada sırada sadece bir ikisinin fısıltısını duyuyordum. “Yap” ya da “yapma” dedikleri her şey bana güç ve hız verdi. 24 saate yakın bir bekleme süresinden sonra “Bu son defada kucağında olacak, dalganı bekle ve devam et.” şifa gibi geldi. 

Şifam geldi sonra. Bir anda kucağımdaydı. Her şey o an bitti. Dünya durdu. Ben anlamadım. Sürekli “Merhaba, bu ne ya, Lunaa! Seni çok özledim, Mesut baksana!”dan başka şey söyleyemiyordum. “Luna, seni çok seviyorum. Çok!” Hamileliğim boyunca çektiğim bütün sıkıntılar bir anda bitti, gitti. 

Hep hayal ettiğim gibi keşkesiz, kuşkusuz, korkusuz, bana göre ağrısız bir doğum yaptım. Evde doğurmuş gibi. Tek bir ilaçsız, vücuduma hiçbir itekleme olmadan. Bir şey hariç. Epizyotomi değil ama bazı fiziksel özelliklerimin sonucunda kazandığım dikişlerim var. Yemin etsem başım ağrımaz, adeta yırttım kendimi. Mecazen değil ha! Bu benim doğumumun tek müdahalesi oldu. Bir iğne, bir iplik. Merak eden vardır değil mi? “Tek bir avaz mı? Avaz ne oldu, avaz?” Evet. Sesim çıktı o son anda. Ama o kadar dikişi de boşuna yemedik! Yine de “avaz” demeyelim ama. :) 

Ceylan gibi doğurdum bence. Orman çok güzeldi. Odama çıkarken ben o tekerlekli sandalyeye de oturmazdım ama “Musa Musa da, o kadar uzun boylu Musa değil.” dedim. Herkese benimki gibi tatlı, huzurlu, neşeli, mutlu bir doğum diler; hepinizi nasıl öperim! Yeşil çorabımın üzerindeki terlikler de hastanedeki yakınlarıma ince bir sitemdir. Umarım bunu anlarlar. (Çantama koyduğum terliği indirmemişler bile panikten. Oysa ki ne güzeldi, mor mor!) 

Sevgiler, 

Züleyha



Züleyha'nın Bebek Yapım Günlüğü
Züleyha'nın Hamilelik Günlüğü

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım