29 Nisan 2015 Çarşamba

Kadına Yönelik Şiddet Durumunda Yapılması Gerekenler

Yararlanacağınız kanun, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. Özetle; herhangi bir özgürlüğünüzü engellemeye/kısıtlamaya yönelik, size fiziksel yahut duygusal acı çektirecek her davranış, söz, hareket, fiil şiddettir. 

Şiddet gördüğünüz kişinin sizinle aynı evde oturması gerekmiyor. Ayrıldığınız sevgiliniz, boşandığınız kocanız, kayınpederiniz, babanız, oğlunuz, kızınız, dayınız, “aile mensubu sayılan” her kim şiddet gösteriyorsa, elbet bir gün bu kanundan nasibini alacaktır. Bazen insan maruz kaldığı şiddetin farkında olamıyor. Adam kadının maaş kartına el koyuyor, eve harçlık bırakmıyor, kadını cinsel olarak zorluyor, kadını kayınpeder ve kayınanası ile oturmaya mecbur bırakıyor, sözleri ile aşağılıyor, kötü davranıyor, çocuğunu kaçırıp göstermiyor, çocuğunu kaçırmakla/şehir değiştirmekle/ boşayıp çulsuz çöpsüz kapının önüne koymakla tehdit ediyor… Ediyor da ediyor. Şiddetin türevlerinin sonu yok. Yeter ki insan içgüdüsel olarak şiddetten soyutlanamamış olsun. 

Benzer bir şiddet eylemi yaşadığınızda, mesai saati değilse, yapacağınız ilk şey varsa avukatınızı aramak, yoksa ve hemen avukat bulamayacak durumda iseniz, en yakın karakola başvurmak, şikayetçi olduğunuzu belirtip, koruma tedbiri istemek olmalı. Mesai saati içindeyseniz, karakola VEYA Adliye’de bulunan Savcılık Müracaat Bürosu’na VEYA Adliye’de bulunan Aile Mahkemesi’ne (o ilçede Aile Mahkemesi yoksa Asliye Hukuk Mahkemesi’ne) başvurabilirsiniz. Ciddi bir can güvenliği sorunu, acil bir barınma ihtiyacı varsa, Valilik binalarında hizmet veren ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri)’e de başvurabilirsiniz. 

Eğer açılmış bir boşanma davanız varsa, Aile Mahkemesi’ndeki bu boşanma dosyası üzerinden koruma tedbiri istemenizi öneririm. Böylece hakimin dikkatini çekmiş, kulağına “şiddetçi” kocanızın adını kaçırmış olursunuz. Eğer boşanma davası yoksa da dava açmadan, tek bir dilekçe ile koruma tedbiri isteyebilirsiniz. Mahkemenin vereceği koruma tedbirleri, sizin beyanınızla alınacaktır. Eğer başvuru sırasında elinizde şiddete dair fotoğraf, görüntü, doktor raporu, telefon mesajı, mail ve benzeri varsa sunun! Yoksa, tedbir çıkmaz demeyin, bu öyle tanık falan dinlenen, yargılama yapılan bir dava değil, ACİL DURUM teşkil eden, hakimin sizi korumak için gerekli kararı DOSYA ÜZERİNDEN yani SİZİN BEYANINIZLA vereceği bir karar. Yani kocanızı çağırıp da, “Karını dövüyormuşsun, doğru mu?” diye sormazlar bu tedbir kararını vermek için. BU IŞLEM ÜCRETSIZDIR! Sadece adliyeye gitmek için yol parası ödersiniz. 

Uygulamada genel olarak, şiddet uygulayanın hareketlerine göre; 

  • Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması. 
  • Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi. 
  • Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması. 
  • Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması. 
  • Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması. 
  • Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermemesi. 
  • Korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi. 
  • Bulundurulması veya taşınmasına kanunen izin verilen silahları kolluğa teslim etmesi. 
  • Silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse bile bu görevi nedeniyle zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmesi. 
  • Korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmaması, bağımlılığının olması hâlinde, hastaneye yatmak dâhil, muayene ve tedavisinin sağlanması. Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması ve tedavisinin sağlanması 

tedbirlerinden bir veya birkaçına karar verilebilir. Bu kararlardan başka, nafaka, velayet ve/veya kişisel ilişki kurulması (yani babası çocuğu göstermiyor, belli günler görebileyim; gibi) kararı da verilebilir. Yani “Param yok, adamı evden uzaklaştırsam ne yaparım, kirayı ödeyemem!”, diye düşünmeyin. Kanun, hakimin uygun başkaca tedbirler de verebileceğini söylüyor ancak maalesef sistemimiz “ağlamayana meme yok!” mantığı ile çalıştığı için istediğiniz ne varsa isteyin, başınıza ne geldiyse anlatın. 

Bazen, “utandım rapor alamadım!” diyen kadınlar görüyoruz. Bırakın, artık biraz da şiddet gösterenler utansın! “Aman canımı kurtarayım da nafaka lazım değil!” diyorsunuz ihtiyacınıza rağmen. Nafaka bazen lazım, yanlarına bırakmayın! 

Diyelim ki, şiddet gördünüz, mahkemeye başvurdunuz, mahkeme de size şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılmasına karar verdi. Bizim dayakçı da bir gece kalktı eve geldi. Ne yapacaksınız? Hemen karakolu arayacak, tutanak tutturacak, şikayetçi olduğunuzu ve hakkında verilmiş koruma kararı olduğunu söyleyeceksiniz. Sonrasında muhtemelen gelip adamı kapınızdan alacaklar ve mesai başladığında hakimin huzuruna çıkartacaklar, hakim de belli günlere kadar yani, 3 – 10 gün; 15 – 30 gün; maksimum altı aya kadar zorlama hapsi verecek. Uygulamada ben 10 gün, 3 ay ve 6 ay gördüm de, birkaç gün görmedim doğrusu. 

Bu hapis, Türk Ceza Kanunu’nda geçen “Şu kadar yatarım var!” diye konuşulan, sicil kaydına işleyen bir hapis değil, adamı ıslah etmek, burnunu sürtmek, “Bak aklın başına gelsin, bir daha yapma!” demek için uygulanan bir hapis. Eğer eşinizin size karşı hareketi aynı zamanda TCK’ya göre suçsa, örneğin sizi öldürmeye teşebbüs etmiş, yaralamış, hakaret/tehdit etmiş ise ayrıca KAMU davası da açılacaktır. Üstelik bu dosyalar şikayetten vazgeçseniz, “Kocamdır, döver de sever de, ben affettim, beni yine de dövse kocamdır!” deseniz bile düşmez, yargılaması devam eder. 

Şiddet görmediğimiz günlere, hep birlikte...

Av. Hande Burma

7 Nisan 2015 Salı

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 8. Bölüm

Duyu Bütünleme Nedir? 

Geçen yazımda bahsettiğim gibi Duyu Bütünleme konulu yazılarıma başlıyorum. 

İnsan beyninin gelişimine baktığımızda, sinir sistemi oluşumunun anne karnından itibaren başladığını görürüz. Annenin beslenmesi ve sinir sistemindeki süreçlerin doğru ilerlemesini sağlayacak besin maddelerinin bebeğe geçmesi ile başlayan bu süreç, aynı zamanda bebeğin duyusal sistemlerinin de ilk oluşmaya başladığı süreçtir. Anne karnından itibaren bebek sinir sistemi; doğduktan sonra bebeğin hem dünyayı hem de kendi vücudunu en iyi şekilde algılamasını sağlamak adına, öncelikle bebeğin duyusal sistemlerini geliştirmeye başlar. Duyusal sistem beyin gelişiminin en temelidir ve insan, ömrünün tamamında beyin plastisitesini desteklemek ya da yaşamını sürdürmek için duyusal sistemlerini kullanır. 

Duyusal Sistemimiz: 

Bizlere ilkokulda öğretilen ve bizi dünyaya bağlayan, dış dünyadan gelen bilgileri beynimizdeki gerekli nöronlara ulaştıran 5 duyumuz (Dokunma, Görme, İşitme, Tatma, Koklama) dışında, beynimize kendi vücudumuzdan gelen bilgileri ileten 2 temel ve çok önemli duyumuz daha vardır; Vestibuler ve Proproseptif duyu. 

Toplamda 7 duyumuzu görevleri ile şöyle sıralayabiliriz: 


Vestibuler Duyu (Hareket ve Denge): Vestibuler duyumuzun duyusal reseptörleri (alıcıları) iç kulağımızda yer almaktadır. Başımızın her hareketi ile vestibuler duyumuz uyarılır ve hareket ile denge becerilerimiz işleme geçer. Yer çekimiyle bağlantılı olarak, vücudumuzun alan içerisinde nerede olduğunu, hızını, yönünü ve hareketini algılamamızı sağlar ve diğer duyusal sistemlerimizle bütünleşerek beynimize, vücudumuzla ilgili bilgiler gönderir. Bu sistem vücudumuzu dengede tutmak ve vücudumuzun posturünü korumak için temeldir. İnsan gelişiminde; vestibuler sistem, anne karnından itibaren gelişmeye başlar. Annesinin karnındaki bebek öncelikle annesinin hareketleriyle birlikte hareket ederken iç kulağındaki denge kristalleri de bu salınıma eşlik eder ve vestibuler (hareket) sistemi uyarılmış olur. Öğrenme ve dikkat gibi çok önemli becerilerin kazanılmasında en etkili sistem vestibuler sistemdir. 

Yapılan araştırmalar, hiperkativite, konuşma problemleri, akademik öğrenme bozukluğu, dikkat dağınıklığı gibi birçok farklı sorunun vestibuler sistemin problemi ile ilişkili olduğunu ve uygulanan duyu bütünleme terapisi ile problemlerde belirgin düzeyde azalma kaydedildiğini göstermiştir. 

Proprioseptif Duyu (Vücut farkındalığı): Proprioseptif sistemin duyusal reseptörleri (alıcıları) kaslarda ve eklemlerde yer alır ve uzaysal boşlukta vücudumuzun pozisyonunu beyne iletir. Bununla birlikte vücut parçalarının nerede olduğu ve nasıl hareket ettiklerine ilişkin bilgi verir. Vücut farkındalığı olarak da tanımlayabileceğimiz proprioseptif sistemimiz sayesinde birini dinlerken hareketsiz bir şekilde konstantre olabiliriz, bir kalemi tutarken ya da ağır bir şeyi kaldırırken ne kadar güç ayarlayacağımızı ya da gözlerimiz kapalıyken kolumuzun pozisyonunu biliriz. 

İnsan gelişiminde; propriseptif sistemimiz, anne karnından itibaren gelişmeye başlar ve doğumdan sonraki süreçlerde gelişimi devam eder. Henüz doğmamış bir bebek, annesinin karnını iter, kollarını, bacaklarını hareket ettirir ve proprioseptif sistemini uyarır. Dikkat ve konstantrasyon, koordinasyon, spor becerileri, doğru davranışın organizasyonu gibi üst düzey becerilerin temelinde proprioseptif sistem rol almaktadır. 

Dokunma Duyusu (Taktil): Taktil duyumuzun duyusal reseptörleri (alıcıları) deride bulunur, vücudumuzun en büyük organıdır. Dokunma, basınç ve ağrı seviyesiyle de ilişkilidir. Ağırlığı anlamak, beklenmedik dokunmaları anlayarak korunmamızı sağlamak aynı zamanda nesnelere dokunarak haklarında bilgi sahibi olmamızı veya öğrenmemizi sağlamak gibi temel görevleri vardır. Dokunma sosyal gelişimin önemli bir parçasıdır. İçinde olduğumuz çevreyi ölçüp değerlendirmemize yardımcı olur ve buna uygun tepkiler geliştirmemizi sağlar. İnsan gelişiminde dokunma sistemi, anne karnından itibaren gelişmeye başlar. Anne karnında gelişen ilk ilkel duyudur. Henüz annesinin karnındaki bir bebek avucuna dokunulduğunda bunu hisseder ve kavrama refleksini kullanmaya başlar. 

Taktil duyumuz da diğer tüm duyularımız gibi bütünleşerek ileri düzey becerilerde önemli roller alır. Kişilerle iletişim, sosyalleşme, davranışın organizasyonu, yemek yeme, konuşma becerileri ve çocuklarda tuvalet alışkanlıkları gibi becerilerimiz taktil farkındalığımız ile gelişir. 

Görme Duyusu: Gözün retina kısmında yer alır ve ışık ile aktif hale gelir. Görme duyumuz nesneleri, insanları, renkleri, zıtlıkları ve uzamsal sınırları tanımamıza yardımcı olur. Bebeklerde ilk görsel gelişim yine anne karnında başlar. Anne karnındaki bebek bulunduğu ortamın aydınlık ya da karanlık olduğunun ayrımına varabilmektedir. Doğumdan sonra bu sistem hızla gelişir ve sinir sistemi gelişimde; duyu bütünleme sürecinin en önemli unsurlarından biri olur. 


İşitme Duyusu: Havadaki ses dalgalarının, dış kulak yolu ile toplanarak, iç kulaktaki reseptörleri uyarması sonucu çevremizdeki sesleri algılar ve beyin sapında anlamlandırırız. İşitme sistemimiz anne karnında gelişmeye başlar. Hamileliğin 20. haftalarındaki bir bebek artık annesinin sesini duyabilir, çevreden gelen sesleri net kelimeler halinde olmasa da fark eder. İşitme sistemimiz, kişilerle iletişim dışında beyin gelişiminde, ritim ve koordinasyon becerilerinin gelişimi için de önemlidir. 

Tat Duyusu: Dildeki kimyasal alıcılar tarafından işlenir. Tatlı, ekşi, acı ve tuzlu gibi farklı tatları algılamamız sağlar. Bebeklerde henüz anne karnında emme refleksi ile birlikte tat sistemi de gelişmeye başlar. 

Koku Duyusu: Burundaki kimyasal alıcıların işlemesiyle yakın çevremizdeki kokular hakkında bilgi verir. Sinir sistemimizde tüm bu bahsettiğimiz 7 duyumuz birlikte uyum içinde çalışır ve kişiyi hem dünyaya hem de kendi vücuduna bağlar. Duyularımız beyinde ayrı ayrı proses edildikten sonra, gelen bilginin anlamlı bir hale getirilmesi için bütünleşerek değerlendirilir ve davranışa dönüşürler. Bu sürece ‘Duyu Bütünleme Süreci’ denir. Yani beyinde; 

1. Duyusal Kayıt 
2. Konumlama ve dikkat 
3. Yorum 
4. Cevabın organizasyonu 
5. Cevabın uygulanması 

aşamaları gerçekleşir. Örneğin: Bir anne çocuğuna ‘Çorabını giy’ dediğinde; Çocuk öncelikle annesinin söylediği şeyi duymalıdır. Ne demek istediğini anlamalıdır. Ne yapması gerektiğini planlamalıdır. Oda içerisinde çorabını görmelidir. Doğru fiziksel kontrolle çoraba doğru uzanmalıdır. Parmaklarını doğru bir şekilde kullanmalı, bacağını doğru pozisyonlamalıdır vs. Yani tek bir davranış için neredeyse tüm duyusal sistemler kullanılmış olur. Burada çocuk işitme, görme, vestibuler, dokunma ve proprioseptif sistemlerinin tamamını ‘Duyusal Bütünlemiş’ ve kullanmış oldu. Sadece başını sallasaydı da, bu baş sallama davranışını gerçekleştirebilmek için yine; görsel, vestibuler, işitsel ve proprioseptif bütünlemeye ihtiyacı olacaktı. 

Gün içerisinde belki binlerce-milyonlarca kez duyusal bütünleme yapıyoruz. Duyusal bütünleme sürecimiz ne kadar hızlı ve başarılı olursa, diğer bir deyişle beynimizde duyusal alanlarla ilgili olan bölgede ne kadar çok bağlantımız olursa; sinir sistemi fonksiyonlarımız, yani ‘Zihinsel, fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik becerilerimiz’; dolayısı ile yaşam kalitemiz o derece artar. Bazı durumlarda, yaşanan farklı sorunlar sebebi ile çocuklarımızın beyninde, duyusal bütünleme ile ilgili olan süreçlerdeki sinaptik bağlantılarda çeşitli sorunlar olabilir. 

Bu sorunlara ve sebebine bir sonraki, ‘Davranış Gelişiminde Duyu Bütünlemenin Önemi’ konulu yazımda değineceğim. 

Sevgiler, 

Ebru Sidar 

Physical Therapist The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified SIPT Certified

2 Nisan 2015 Perşembe

Özgün'ün Doğal Doğum Hikayesi

Herkese Merhaba,

Hani insan hep yazmak ister de bir türlü eli gitmez, aklından akıp geçer ya cümleler… Eren sağolsun, bir çağrıda bulundu, içimdeki yazma isteğini daha da perçinledi! Zaten bağırasım vardı hikâyemizi; haydi buyurun! 

Anaç bir kadın olmadım hiçbir zaman… Ama “henüz çocuk için çok erken” dediğim zamanlarda bile hamilelik yogasına hevesim vardı. Bu yüzden hamile olduğumu öğrenir öğrenmez aklımda ilk canlanan fikir de bir prenatal yoga sınıfı araştırmaktı. Hamileliğimin 19. haftasından itibaren haftanın iki günü kar demeden kış demeden dört bir yanımın hamile kadınlarla çevrili olduğu yoga derslerine katılmaya başladım. Kadınların birbirinin bebeğinin haftasını ve cinsiyetini bildiği, kişiler arası kıdemin tamamen bebeğin haftasına göre şekillendiği ve bunun dışında isim, meslek, eğitim gibi her konunun önemini yitirdiği bu ‘hamileler evreni’ hamileliğim boyunca ilaç gibi geldi. 

Sağlıklı bir hamilelik geçirdim; ağrım ödemim pek olmadı. Fazla kilo da almadım; 13,5 kilo fazla ile doğuma girdim. Hikâyemin bu denli iç açıcı olmasını da zihnen ve bedenen doğuma hazırlanmış olmama bağlıyorum; yalan yok! Doktorumla ‘normal doğum’ konuşması yapmayı neredeyse hamileliğimin sonuna kadar ertelemiştim. Yoga yaptığımı biliyordu; e bilinçli bir anne adayı olduğumu da her kontrolde kendisi için hazırladığım sorulardan anlıyor olmalıydı. Başka türlüsünü istemem mümkün müydü? Üstelik bir kadın olarak bu dünyada yaşayabileceğim, adeta bana bahşedilmiş bir güç vardı; bundan vazgeçmeye hiç niyetim olmadığı gibi bu gücün zorunlu olmayan nedenlerle elimden alınmasına da boyun eğmeyi düşünmüyordum. Son dakikada sezeryana zorlanan yahut ikna edilen bir hikâyenin öznesi olmak istemiyordum. 

Nihayet bu konuşmanın yapıldığı 35. haftada doktorum beklediğim tepkileri verdi; gerçekten inandığımdan ve istediğimden emin olmak istedi. Neyse, 37. haftadaki meşhur ‘çatı muayenesi’ vs. sonrasında vajinal doğum için olmazsa olmaz olarak ifade edilen 3P koşullarının ikisini yerine getirdiğimi müjdeledi. Passenger (yolcu) ve Pathway (yol) vajinal doğum için müsaitti; geriye bir tek Push (ıkınma) kalıyordu ki onca yoga duruşu boşuna mıydı! 

38. haftadan sonra oğlumuzla doğum konusunda konuşmaya, kendisini cesaretlendirmeye başlamıştım. O’nu 41. hafta dolmadan gelmeye ikna etmem gerekiyordu; zira suni sancı ile başlatılan doğumların sezeryanla sonuçlanma oranı çok yüksekti. Oğlumuz üzmedi beni… 39+4’te, 29 Nisan Salı günü sabah 6.30’da regl ağrısını hatırlatan hafif bir ağrı ile uyandım. İçimde bir heyecan, bir mutluluk, o gün bugün olabilir mi diye! Sancılar 10 dakikada birdi. Eşimi uyandırdım, “bugün büyük gün sanırım!” dedim, birlikte dakika tuttuk! Evet, düzenli sancılar işte, bu değilse neydi? Annem kalktı o sırada, kahvaltı hazırlıyordu. “Anneannesi, oğlumuz beni üzmedi, biz bugün doğuyoruz” dememle, annemi giyinmiş bir şekilde kapının önünde görmem arasında sanırım en fazla birkaç dakika vardır. Ama ben acele etmemem gerektiğini biliyordum. Hastanede geçen süre ne kadar azalırsa o kadar iyiydi! 

Duş aldım, French manikür yaptım, oğlumuza hazırlandım… Kapıdan çıkmadan oğlumuz için hazırladığımız odada fotoğraf çektirdik. Bu odanın kapısından beraber gireceğimizi, kavuşacağımızı düşünüyordum; tek motivasyonum buydu! Saat 9 gibi hastanedeydik; doktor kontrolü, NST falan 45 dakika kadar sürdü. O zamana kadar meşhur yoga duruşu ‘malasana’ ile gayet rahat kontrol ettiğim sancılar yavaştan ciddiyet kazanıyordu; tekerlekli sandalye teklifini reddetmediğim için gizliden seviniyordum. Saat 10 itibariyle 4 cm açıklıkla doğum odasına girdim. Plan, tüm yaşayacağım ağrının bununla sınırlı kalması, epidural ekibinin gelip beni tozpembe bir ağrısız dünyaya kavuşturması ve oğlumun pıt diye doğması biçiminde yapılmıştı. 

Dürüst olmak gerekirse, yoga sınıfında sıkça epiduralsiz normal doğumun nasıl olduğunu merak ettiğimizi konuşuyorduk; ancak böyle bir cesaret göstermeyi planlamıyordum. Birçok kadının koşarak sezeryan olduğu bir dünyada normal doğum yapacaktım ya daha ne! Epiduralden vazgeçmek fazlaca cesaret göstermek olacaktı; bu kadarı fazlaydı! Doğum odasında anestezi uzmanlarını beklerken bir yandan açılma ilerliyordu; ben ağrının dindirilmesini beklerden ebem Aliye Hanım bana anestezi uzmanının asansörde olduğunu tekrarlayıp duruyordu; bu asansör nereden geliyorduysa artık! Sonradan öğreniyorum ki, o sırada elimi bir dakika olsun bırakmayan eşime de epidurale zaman olmadığını ve doğumun kısa bir zaman içinde gerçekleşeceğini söylüyormuş! Epiduralin yetişmeyeceğini bana söylemiş olsaydı sanırım hastaneyi tepelerine indirebilirdim; 21. yüzyılda olacak iş miydi? 

Saat 11'e doğru Aliye Hanım son bir açıklık kontrolü yaptı; elinde telefon koşarak odadan çıktı. Birden nasıl 9 cm’e ulaştık ben de bilmiyorum! Sonrası ise pespembe! Doğum odası aniden kalabalıklaştı… Başhemşire, bebek doktoru olduğunu sonradan öğrendiğim bir doktor, birkaç hastabakıcının ardından doktorum ebeyle birlikte odaya girdi. Şuradan tut, şöyle ıkın falan derken 11.10’da oğlumuz Özgür Atlas dünyamızı ışıklandırmıştı bile! Doğumun en korktuğum aşaması, en kolay aşaması oluvermişti; oğlumuz doğuvermişti! 

Normal doğum bir tercihti; doğal doğum ise piyangodan çıktı bizim durumumuzda… Bebeğimiz kendi istediği zaman, istediği sürede ve istediği şekilde geldi. İlaçsız milaçsız, nosnormal! Hastaneden ayrılırken başhemşire tarafından ikinci doğumda evde oyalanmamam konusunda uyarıldım; ikinciyi evde doğurmam muhtemelmiş! E bir sonraki aşama da bu olsa gerek! 

Kadın olmak pek güzel! Evet, doğum pek kolay değil… “Dayanamayacağım” dediğim anlar oldu… Ama bu hikâyede doğum odasından çıkarken ağrım falan yoktu; hayatımıza kaldığımız yerden bir bebekle devam ediyorduk adeta! Doğum hikâyemiz tam bir kavuşma hikâyesi oldu!

Herkese benimki gibi güzel bir doğum hikayesi diliyorum.

Özgün

1 Nisan 2015 Çarşamba

Melek'in Hamilelik Günlüğü — 15. ve 16. Haftalar

Herkese Merhaba,

15. Hafta

14+2’de doktor kontrolüne gittik. Maaşallah her şey yolunda ☺. Ama yine göstermedi bizim ki… Halbuki ben alışveriş yapmaya çok meyilliydim. Neyse sağlıklı olsun da ben beklerim… Bu hafta mide yanmalarım biraz azaldı. Ama sağlıksız mı besleniyorum acaba diye düşünüyorum. Akşamları mantı, makarna gibi şeyler yemeğe başladım. Ayrıca son 5 hafta da 2,5 kilo aldım. Böyle gitmemesini umuyorum.  Ama yürüyüş bandında düşük hızla bile olsa yürümem yasak. PCOS’lu biri olarak kilo almaya ve hareketsizliğe olan dirençsizliğim sanırım bu kilo artışını tetikliyor. 20 hafta sonuna kadar böyle olacak, düşük riskini iyice atlattıktan sonra yürüyüş bandına çıkabileceğim. Şu anda dışarıda yürümek için de vakit ayıramıyorum. İnşallah bundan sonra havalar düzelince bir şekilde ayarlayacağım… 

14+3’te çok şiddetli baş ağrısı yaşadım. Kan hacminin artmasından kaynaklandığını biliyorum ama bu sefer daha şiddetli oldu. Sabah uyandığımda sanki gece hiç uyumamış gibiydim. Tüm gün boyunca ne uyuyabildim ne de yerimden kalkabildim. Ertesi gün daha iyi oldum ama böyle ara sıra bu ağrılarla baş etmeye çalışacağım sanırım. Burun tıkanıklığı da hamileliğin bu dönemlerinde olabilirmiş. Sanırım bende de oluyor. Burnum tıkandıkça da baş ağrım artıyor. Bu da aynı şekilde kan basıncı ile alakalı bir durummuş. 12. haftaya kadar kullandığım vajinal jel hala parça parça gelmeye devam ediyordu. Bu sefer doktor kontrolümüzde bundan bahsettim. Karın ultrasonu sonrası vajinal muayene ile kalan parçalar temizlendi. Sanırım daha uzun süre kaldığında mantar vb. enfeksiyonlara yol açmaması için böylesi bir durumla karşılaşırsanız bunu doktorunuza bildirin. Bu sefer ilk defa sadece karın ultrasonu ile seyrettim bebeği. Görüntü, vajinal ultrason gibi net değildi. Zaten karnımdan yaptığım kan sulandırıcı iğneler nedeniyle görüntünün biraz bozuk olacağını gittiğimiz perinatolog söylemişti. Biraz buğulu göreceğiz artık bebişi ☺. 

Artık tüm boy olarak fotoğrafını alamıyoruz. Belki bir dahaki sefere bir portre çekim alabiliriz. 19-20. haftalarda yine perinatologa gidip detaylı ultrason çekimi yapılacakmış. Artık yeni konum bu, bunu araştıracağım. Yine bir ton para vereceğiz, biliyorum. Ama iş bu raddeye gelince de yaptırmam diyemiyor insan… Bence önemli olan; bir sorun varsa buna anne karnında müdahale edilebiliyor mu? Bir şey yapamıyorlarsa neden yapacağız ki bu taramayı? Bu konuda bana fikir verebilecek olan varsa çok memnun olurum. Sağlıcakla kalın… 

16. Hafta 

Bir değişiklik yok. Mide yanmalarım devam ediyor. Eğer bu bebek saçlı doğarsa bunun mide yanması ile ilgili olmadığını anlatan bilimsel makalelere nanik yapmak istiyorum. Bu hafta itibariyle pantolonlarımı daha fazla zorlamamaya karar verdim. Etek ve elbiseye geçiş yaptım. Bir tane de hamile pantolonu aldım. Ama şuanda biraz büyük gibi, belki 1-2 hafta sonra giymeye başlarım. Her zaman kilolu biri olduğumdan “aşırı kilolu” zamanlarımdan kalma elbiselerim kurtarıcı oldu. 7 sene önce aldığım bir elbisemi kıyamayıp bugünler için saklamıştım. İyi yapmışım ☺. Ayrıca çatlak önleyici olarak ne kullanayım diye düşünürken doktorumun bir yağ ve bir jel alıp birlikte kullan tavsiyesi üzerine Mustela’nın yağını aldım. Her vücut her ürüne farklı tepki gösterebiliyormuş. Bu nedenle iki ürün kullanmak her zaman daha iyi olabilir dedi doktorum. Dediğim gibi karnım zaten geniş olduğundan, senelerce kilo alıp vermekten zaten esnek ☺ Ama göğüslerimi daha gergin hissediyorum. Aldığım yağı göğüslerime uyguluyorum. Umarım göğüslerim çatlamaz. 


Doktorum badem yağını da tavsiye etti. Ama benim bazı yağlar konusunda çekincelerim var. Mesela badem yağı saçları beslesin diye kullanılan bir yağ. Bunu karnıma sürerek orada tüyleri güçlendirmek istemiyorum. Çünkü benim vücudum PCOS nedeni ile tüylenmeye son derece müsait. Böyle bir ihtimali bile düşününce bu alternatifi eledim. Zeytin yağı, üzüm çekideği yağı vb. ürünler de benim için aynı kategoride yer alıyor. Ayrıca bunlar doğal fakat sürmek ve o esnada etrafı kirletmeden ellerinizi temizlemek ve kıyafetlerinize bulaştırmamak ayrı problemler. Zaten kendime çok vakit ayıramayan biri olarak böyle meşakkatli uğraşlara girişemeyeceğim. Elimi yağlandırmayan mustela ile devam edeceğim ☺. Evet doğal değil, ama ben üşengecim ☹.  Bunları yaptıkça kendimi daha fazla hamile gibi hissetmeye başladım. Ama yine unuttuğum zamanlar olmuyor değil. Mesela çamaşır asarken, bazen çok uzun çarşaf gibi şeyleri o odadaki bir dolabın kapağını açıp üzerine asarım. Bu hafta elimle attım attım, yetiştiremedim. Bir anda yerimde zıplayıp çarşafı oraya yetiştirmeye çalışmaya başladım. Sonra kendime geldim ama bir pişmanlık olmadı değil. 

Ayrıca bu haftaya kadar hep sağ kasığımda hissettiğim sancılar şimdi sol kasıkta da olmaya başladı. Umarım bu sancılara ben sebep olmamışımdır. 16+2’de kontrole gideceğim. Bu sefer soracağım sorular arasında bebeğin yerleşiminin riskli olup olmadığı da var. Risk her zaman var, biliyorum. Ama merak ediyorum, erken doğum riski yaratabilecek bir yerde mi, yoksa normal mi? Gerçi kendileri yerleştirdiler ☺ İnşallah bir yere kaymamıştır. Ayrıca yine detaylı ultrason için sorularım olacak. Bu haftaya kadar demir hapı hariç vitamin veya omega 3 gibi bir destek almadım. Bundan sonra ne kullanacağımı da merak ediyorum. 

Ayrıca bir konu daha var ki, bakalım bu hafta bebişle tanışabilecek miyiz? Acaba çok fazla duyduğum, çikolata yersen döner, hareketlenir gibi şeyleri denesem mi? Ne dersiniz? 

Haftaya görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım