30 Eylül 2015 Çarşamba

Bilge'nin Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Hamile kalmama karar verdiğimiz ay paçalarım tutuştu ve gizlice ertesi gün hapı alıp içtim. Sürekli mızmızlandığımı ve caymak üzere olduğumu gören kocam beni aslansın kaplansın yaparak yeniden ikna etti ve o ay, yani ertesi gün hapı aldığım ay hamile kaldım. Annem beni evlendiğimden beri uyarırdı: “Bak bizde ceket atılsa hamile kalınır ona göre.” Gerçekten de ceketle hamile kaldım desem yeri... Çift çubuğu görmemle sigarayı kesip atmam bir oldu, zaten birkaç yıl önce çok temiz bırakmıştım ama Berkin’in öldüğü gün kahrımdan ve daha ziyade bu acı karşısında benim sigarayı bırakmış olmamın batasıca dünyadaki en değersiz şey olduğu gerekçesiyle -yani bahanesiyle yeniden başlamıştım. O gün, gece, camdan dışarıyı tarifsiz bir acıyla izlerken sigarayı da ona bilindik anlamlar yükleyerek içmiştim. 

Hamileliğim sırasıyla yüksek TSH, yüksek AFP ve yüksek glikoza rağmen güzel geçti. Tiroid için dokuz ay boyunca ilaç kullandım. AFP değerimin yüksek çıkması neticesinde Spina Bfida denilen çok kötü bir omurga hastalığı endişesi ile detaylı ultrason muayenesini 4 hafta kabuslar görerek bekledik. Kimseye de, kimseyi üzmemek adına söylemedik, sonuç olumlu çıkınca, biz neler çektik şarkısını en az dört hafta söyledik ama. Yerin dibine batasıca testlerin sonuncusu olan şeker testinde de başarısız oldum. Önce 50, ardından 100 gram şekeri iç edişin ve ayılıp bayılarak beklediğim saatlerin ardından gestasyonel diyabet tanısı ile elim böğrümde hastaneden ayrıldım. Gebeliğin kalanını parklarda dondurma yiyen çocuklara bet bet bakarak geçirdim. Stalin disiplini ile yaptığım diyet sayesinde hamileliğimi toplam sekiz buçuk kilo alarak ve diyabetli gebelerin çoğunda olduğu gibi dana değil, civciv kadar bir bebe doğurarak tamamladım. Tamam, abartmıyorum, 2730 gr, çok da az sayılmaz. Ama çok küçüktü be... Küçücüktü. 

Hamileliğim iyi ve keyifliydi. Özellikle mide bulantılarının ve test işlerinin geride kaldığı ikinci üç aylık dönemin ortaları itibariyle… Hem de katı diyette olmama rağmen. Şimdi dönüp bir milyar yıl geride kalmış olan o zamanlara baktığımda çok açık bir şekilde söyleyebilirim ki, ben hamileliğimi oyun gibi görüp, güzel güzel oynamışım. Çok az kilo aldığım için yüzüm gözüm ellerim ayaklarım şişmemişti, hatta son anlarda bile arkadan hamile olduğum belli olmuyordu. Birikmiş senelik izinlerimi akademik yıl içerisinde kullanamayacağım için ve bu izinleri 16 haftalık doğum iznim ile birleştireceğimden 31. haftamda kendimi 32 haftalık göstermek suretiyle izne ayrılmıştım. Mevsim bahar, iş güç yok, kuşlar kadar özgürüm. Gündüzleri yürüyüşler sporlar, özenle yapılmış diyet yemekleri, üst baş alışverişi, akşamları eş-dost muhabbeti. Her gece bir yerdeyim. Hamile olduğuma aldırmadan sürekli orada buradaydım ve dumansız olması koşulu ile bir o barda, bir bu bardayım. Kilo almamış olmanın şımarıklığından mıdır nedir, sürekli üst baş alıyorum. Bir Allah’ın kulu da demiyor ki bir ay sonra ne yapacaksın o elbiseleri, git de sabiye bir şeyler al. Serseri gibi gezip tozacağına otur iki bebek bakım kitabı oku. Bu bebek ne yer, ne içer, ne giyer, nasıl yıkanır. Bir uyaranım, yol gösterenim olmadığı gibi doğmamış çocuğumu hiç kafama takmadığım için sürekli etrafımdan takdir aldım, pıtır pıtır geziyormuşum, aferinmiş. 

Emzirmenin bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim mesela. Hatta emzirmek ile ilgili bir şey düşünmemişim, gündemim değilmiş. Hamile kadının gündemi emzirmek olmayacak da ne olacak acaba?! Benim geldiğim eşdost çevresinde evlilik yüzüğü takanı kınarlar, evlenmemeyi, çocuk sahibi olmamayı tercih etmek doğaldır ve annelik kutsal değildir. Çekirdek ailenin kadın bireyinin üzerine düşen “iyi bir eş ve cefakâr bir anne” olmak rolü hor görülür, bunun değiştirilip dönüştürülmesi çabası vardır. Güzel bir çevrem var velhasıl. Bu eşdost, anne olmak için yapılması gereken ilk işlerden biri olan doğum yapmak meselesini de sözde gelenek-dışı bir bakışla ele alır: Kadının bedeni kadının kararı. Sezaryen ile normal doğum sanki birbirinin alternatifi ve iki farklı seçenekmiş gibi düşünülür. Hatta abartılır, sezaryen ile kadın sözde daha az zahmet çektiği için ve kadının daha az zahmet çekmesi geleneksel toplumsal sözleşmeye aykırı olduğu için sezaryenin taraftarlığı yapılır. “Aman sezaryenle doğur gitsin” denir. Benzer şekilde kadının toplumsal sözleşmedeki cefakâr –kadın ana rolünün bertaraf edilmesi çabası ile hamilelikte yapılan içki sigara kaçamakları desteklenir. “Ay yıpratma kendini bu kadar.” Oldu. 

Doktorum ayda bir kadeh şarap içebilirsin demişti. Bir kadeh şarabı ancak kulağıma dökebileceğimden ben hep su içtim. İç bir tane önerilerini geri çevirdiğim için de hep kınandım mesela. Bir şuurum olduğundan değil ama tamamen içgüdüsel olarak ve açıkça propaganda edilmese de sessizce üzerinde sözleşilmiş “Aman sezaryenle doğur gitsin” anlayışına rağmen sezaryenin bir seçenek olmasını aşırı derecede saçma buldum başından beri. Takibimin yapıldığı hastane de, doktorum da şansıma normal doğumu destekliyor, sezaryeni bir “kurtarma operasyonu” olarak görüyordu. Şansıma, kurtarılmama gerek kalmadı ve normal yollarla çocuğumu dünyaya getirdim. Çok da güzel, çok da iyi doğurdum tamam mı? Çok güzel doğurdum, üç avazda. Ebem, Facebook’unda pilates topu üzerinde zıplattığı hamilelerinin fotoğraflarını X’le normal doğum keyfi etiketiyle paylaşan biri. Benim en büyük şansım. Bu sadece parayla satın alınabilecek bir şey ama şansın da olacak ki benimki gibi bir eben olsun. Doktorumun ve tüm doğum ekibinin de tuttuğu altın olsun. Devlet hastanesi koşullarında günde yüz elli hasta baktırılan sağlık çalışanlarının eline düşmemek için bir miktar para lazım. Değişir belki… Dilerim ki ebemin kıymetli ellerinden bağrıma bırakılan yavrum görsün o güzel günleri. Bize haram. 

Hamileliğimin 36. haftası itibariyle Allah’ın günü alışverişte olmama rağmen doğru düzgün bir hazırlığımın olmadığının farkındaydım. Bebeğe alınan giysiler yıkanmıştı, ütülenmişti ama ikişer evlat yetiştirmiş olan annemin de kayınvalidemin de granül sabun kullanılması gerektiği akıllarına gelmemişti. Benimse zaten IQ’um bayağı düşmüştü o sıralar. En baştan yıkandı ütülendi tüm giysiler, hatta bir kısmı askıda yağmur yedi, yeni baştan yıkandı. Doğum çantası hazırlayacağım derken ciğerim soldu. IQ’um gerçekten düşmüş olmalı ki her ihtiyacı teker teker aldım. Bir gün bir şey aldım, diğer gün aynı mağazada satılan bir başka şeyi almak için yeniden dışarı çıktım. Günler hazırlık telaşı içinde eriyip gitti. 37+6’da balkon yıkarken suyum geldi. Bir kova suyu banyodan balkona 9 aylık hamile halimle taşıdım. Bir dakika sonra çıplak ayakla balkonda şıp şıp oynarken “N’oluyoruz lan?!” oldum. Doğumumu kendimin başlattığına dair kuşkum içimi bir ömür boyunca kemirecek. Doktora hep sancım gelir de anlamazsam ne olacak, suyum gelir de anlamazsam ne olacak gibi salak salak sorular sorardım. Merak etmeyeymişim, anlarmışım. Hayır, ne sanıyordum acaba, ya doğurursam da anlamazsam ne olacak, he mi? Basbayağı anladım. 

Dörtte bir çay bardağı ölçeğinde suyum geldiğinde, doktorumun söylemiş olduğu gibi direk kendisini aradım ve yarım saat sonra kocamla beraber hastanedeydik. Öğlen 12. Biz öyle hoş geldin bebek süsleri filan yaptırmadık, odayı süslemedik, nonnikli lohusa terlikleri, geceliği ya da tacı almadık ama cümbüşümüz çok oldu. Doğum katında her odanın anne baba eş dışında en fazla bir iki ziyaretçisi varken, -sanırsın Monaco prensesini doğuracağım, koridor komple benim tayfa. Tayfanın ilk doğuranı benim. Alkışlar eşliğinde asansöre uğurlandım. Bravo, doğurdum! Hastaneye vardığımda, doğum esnasında unuttukları için 40 muayenesine gittiğimde yana yakıla benden parasını almaya uğraştıkları bir test yaptılar. Amişur testi. O ne be? Amişur aşağı amişur yukarı. Gelen suyun bebek sıvısı olup olmadığını ölçen ve adının sonradan (parayı bayılırken) Amni-sure olduğunu öğrendiğim test. Yani are we sure that it is the amnion? Indeed. 38 haftalık hamile kadının şeyinden beyin omurilik sıvısı akması ihtimali de mi vardı da bu testi yaptılar bilmiyorum. Doktor, koridorda haftası daha küçük diğer gebelerin şaşkın bakışları arasında elinde test çubuğu ile çıkıverdi odadan, Bilge’ciğim bugün doğuruyorsun. Bende sancı namına bir şey yok. Kocam bana su almaya gitmişti sanırım, yoktu yani çubuklu doktor vakası sırasında. Geldiğinde söyledim, ikimiz de aptal aptal sırıttık uzun bir süre. Doktorum bir hafta sonra bir kongre için üç günlüğüne İstanbul’a gidecekti ve ben bir hafta erken doğurmaktan korkuyordum hep, emanetçi doktora kalacağım diye. Sağ olayım, iki hafta erken doğurarak bu durumdan yırttım. 10 kilo su kovası yüzünden mi? Doğum odasına yerleştim. Duş aldım. Sonrasında olaylar gelişti. 

Beni yatırıp suni sancıyı ver ettiler. İlk iki saat neredeyse hiçbir şey hissetmedim. O zamana kadar epidural konusundaki görüşüm olumsuza yakın nötrdü. Doktorum “İyi bir açıklıkla gelirsen önermem ama uzun saatler sancı çekeceğin bir doğum olursa epidurali seçenek olarak sunarım sana” demişti. Hiç sancısız 2 cm açıklıkla başladı doğumum. Suni sancıyı hissetmeye başladığımda açıklığım artsın diye, elimde tekerlekli serum direği, suyum aka aka bir saat yürüdüm koridorda. Hep odalardan bağırtılar… Ama ne bağırtılar… Annem yanımda, “Bu sesler seni kötü etkiler, gel odada yürüyelim” diyor. Delikanlılığın kitabını yazmışım, her bağırtıda sırtımdan ter boşanıyor ama gülümsüyorum, “Yok anneciğim, bir şey olmaz”. Kafamdaki şu: Bunlar bağırsın, ben bağırmayacağım, ıkınacağım. Serde yiğitlik olduğundan bir saat bağırtı dinleye dinleye yürüdükten sonra, yatmaya ve sancı çekmeye başladım. Suni sancının benim önceden bilmediğim, orada öğrendiğim özelliği doğal sancı gibi kademeli olarak sıklaşmak ve şiddetlenmek yerine, kademeli olarak şiddetlenen ama başından beri aynı sıklıkta gelen bir desene sahip olması. Yani doğal sancı doğumdan hemen önce bir-iki dakikada bir olacak sıklığı erişiyorsa, suni sancı başından beri bu sıklıkta. Ve sancı kendisini hissettirmeye başladığında sıklığı doğumdan hemen önce olması gerektiği gibiyken, açıklık öyle değil. İlerleme var. Şöyle: Aralıklı olarak parmaklanıyorum. Önce iki buçuk, sonra üç buçuk, daha sonra dört cm açıklığa ulaştığım söylendi. Ebemin aşırı tatlı bir insan olduğunu söylemiş miydim? Doktorum parmakladığında acıdan gözlerim kararıyor ama ebem parmakladığında, yani abartmayım ama neredeyse bir şey hissetmiyorum. “Ebem” dedim, “Canım ebem. Ne olur beni senden başka kimse parmaklamasın.” Öyle de oldu. Suni sancıyı ufaktan hissetmeye başladığımda ebemin “Nasıl gidiyor?” sorusuna gülümseyerek “Hissetmeye başladım” diye yanıt vermiştim. “O surat ifadesi yok daha sende, dur bakalım” demişti. 

Yarım saat sonra o surat ifadesi derken neyi kastettiğini anlamam için aynaya bakmam gerekmiyordu. Bayağı sirke satıyordum. “O epidural buraya gelecek” dedim. Tam olarak bir buçuk dakikada bir gelen sancı çok şiddetli bir regl sancısı gibiydi. Çok şiddetli ama... Her gelen dalgayı doğru nefes alarak ve geçeceğini, bu işin öyle ya da böyle biteceğini düşünerek atlatmaya çalıştım. Yarım saat bu şekilde sancı çektim. Daha sonra Herkül gibi bir adam çıkageldi, Anestezi uzmanı imiş. Böyle kaslı kanatlı bir adam. Uzun saçlı ve dövmeli. Bence benim çok başarılı işbirliğimin de etkisi var, çok seri rahat ve acısız bir şekilde takıldı epiduralim. İki sancı dalgası daha çektim, üçüncüsünde her yer günlük güneşlikti. Yüzüm aydınlandı, neşem yerine geldi. Doğal doğum yapabilmiş olmayı tabii ki isterdim ama epiduralin bir mucize olduğunu da teslim etmek lazım. Ağrı kesiciyi aldıktan sonra, sağ bacağım kısmen uyuşuk vaziyette pilates topunda zıpladım. Açıklığım artıyormuş ve bebenin kafasını daha da aşağı indirmesini sağlamak gerekiyormuş, bir an önce doğurayım diye. Bu arada doktor öğlen geldiğimde, akşam sekiz dokuz arası doğmuş olur demişti. Kahin gibi… 

20:33. Pilates egzersizleri bittikten sonra tekrar yatağa geçtiğimde serumla Buscopan verdiler. Sanırım bebeğin kafasının önündeki tıkacın erimesini sağlıyormuş. O an itibariyle benim kafam bayağı güzel oldu sanırım, ya da gözlerim miyoplaştığı için ben öyle sanıyorum. Buzcopan öyle yaparmış. Desenize baştan. Daha sonra ebemin sabahtan tarif etmiş olduğu ıkınmalar safhası başladı. Doktor daha ortada yok. Zaten birkaç kez ve toplamda on beş dakika gördüm kendisini o saate kadar. Ebem tarif ediyor, ben ıkınıyorum. Ve soruyorum, “Yapabiliyor muyum?” “Süpersin” diyor. Gazlamak için mi, yoksa gerecekten süper miyim bilmiyorum. Ama bir an önce bitsin ve kurtulayım fikri ile acayip motivasyon yüklüyüm. Ikınıyorum, ne biçim… Ikın dinlen ıkın dinlen… Böyle yarım saat geçti ki ebem saçlarını görüyorum dedi. Yuh artık. Doktoru aradığını ve hocam başlayabiliriz dediğini duyunca içimi acayip bir sevinç kapladı. Hemen geldi adam, dokuz aydır süren iletişimimizdeki hitap şekli Bilge Hanımdan Bilge’ye, Bilge’den Bilge’ciğime, Bilge’ciğimden de o saat itibariyle kuzucuğuma dönüşmüştü. Ikın ıkın ıkın ıkın. En son üç büyük ölümüne ıkın ıkın ıkın ıkın. Her biri arası, harikasın, süpersin, devam, az kaldı. Kafamın güzelliğinden mi bilmiyorum, inanıyorum harika olduğuma, ne derlerse yapıyorum. Bağırmıyorum ama her ıkınmanın sonunda bir “Arrrgh” çıkıyor. Laf yetiştiriyorum: “Nefesim bu kadar yetiyor!” Kocam sağ yanımda, kas gevşetici dilimi damağımı kurutmuş, dakikada birkaç kez bir yudum su alıyorum kocamın elinden. Onun diğer eli de alnımda omzumda filan olmalı. Çok ilişmiyor. Onun elini tutmuyorum, ki bence bu sadece filmlerde olur. Ikınırken yatağın ıkınma demirlerinden tutunup, ebemin öğrettiği gibi çenemi göğsüme bastırıyorum. El tutuşmacaya, romantizme fırsat yok, mühlet de yok. Su diyorum, suratına bakmadan su içiyorum elindeki şişeden. Çok güzel içiriyor, yudumları ölçülü. 

Üç büyük ıkınmadan sonra ya da ikincisi ile üçüncüsü arasında bilmiyorum, bir an hem ebem hem doktorum, dur dur dur diyorlar. Ne oluyor o esnada bilmiyorum ama ondan çok kısa bir süre sonra, deli gibi bir ıkınmanın ardından bebemin minik omuzlarının bacaklarımın arasında kaydığını hissediyorum. Ebem yavruyu havaya kaldırıyor, gösteriyor ve bağrıma bırakıyor. Hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum, ve ne kadar küçük ve beyaz olduğunu. Diyabetli olduğum için kocaman olacak sanıyordum. “A küçük” dediğimi ve içimin acıma, sevgi ve şefkatle burkulduğunu, büyük bir sahiplenme duygusuyla kaplandığımı hatırlıyorum. Plesantanın da peşi sıra doğurulduğunu tam o esnada öğrendim. Cehalete bakar mısın? Sağ bacağım yok gibi bir şey ve ben sedyede üstümü giyinirken, kan revan içinde yerde yatan malzemeleri görüyor, ve tüh ortalığı da batırdık diyorum. Koridora çıkarıldığımda zafer duygusuyla ağlamaya devam ediyorum. Alkış kıyamet, bir spor müsabakasından birincilikle çıktım, ülkemi en iyi şekilde temsil ettim. Öyle olması gerektiğinden habersiz olduğum halde, hastanenin politikası ile, yavrumu doğumdan yarım saat sonra emzirdim. Oyun bitmiş, hayat başlamıştı.

Herkese mutlu doğumlar dilerim!

Bilge

24 Eylül 2015 Perşembe

Fulya'nın Sezaryen Sonrası Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Bu benim SSVD hikayem. İlk gebeliğimde normal doğumu o kadar çok istiyordum ki... Belki de bu bende bir takıntı haline gelmişti. Doğumun bir türlü başlamaması endişeye kapılmama sebep oluyor ve bu durum doğumu daha da geciktiriyordu belki de... Tam böyle bir kısır döngünün içindeyken, 40+3 te gece saatlerinde suyum geldi. Çok mutluydum, doğum başlamıştı artık ve ben sakinlikle sancıları bekliyordum. 

Yaklaşık altı saat sonra suyum kakalı gelmeye başlayınca hastaneye gittik. Doktor da bu durumu onayladı; bebeğim kakasını yapmıştı. Açılmam da olmayınca akşam üstü sezaryenle bebeğime kavuştum ve gayet sağlıklıydı. İkimiz de gayet sağlıklıydık, aslında bu mutlu olmam için yeterli bir sebepti; fakat bebeğimi normal yolla dünyaya getirememenin üzüntüsünü yaşıyordum yine de... Kafama koymuştum, şayet ikinci bir bebeğim olursa, onu normal yolla dünyaya getirecektim. Saplantısız, stressiz, keşkesiz bir doğum olacaktı. 

Kızım on altı aylıkken, ikinci kızıma hamile kaldım. Her şey yolundaydı. Doktoruma son derece güveniyordum. Mücbir sebep olmadıkça, sezaryeni düşünmeyeceğinden emindim. Ve ilk gebeliğimden farklı olarak, bu sefer daha rahattım. Normal doğum olması için elimden geleni yapacaktım; olmaması durumunda bunu hayat memat meselesi haline getirmeyecektim. Son bir kaç gündür, alt tarafa olan baskı iyice artmıştı. Yere oturduğumda ayağa kalkarken gerçekten zorlanıyordum. 40+2 olduğum gün, ufak ufak sancılarım başlamıştı. Akşam saat on birde, on dakikada bir gelen sancılarım başlamıştı. O kadar heyecanlıydım ki, hep o merakla beklediğim, nasıl olacağı konusunda türlü senaryolar ürettiğim sancılar başlamıştı işte. Ebemi aradım, sancılar biraz daha sıklaşana kadar evde beklememi, iletişim halinde olmamızı söyledi. Bir de biraz yat dinlen ki, doğumda dinç ol, diye ekledi. Fakat ne mümkün, tam içimin geçtiği anda kuvvetli bir sancı uyanmama sebep oluyordu. 

Saat üçte kuvvetli bir sancıyla sularım gelmeye başladı; fakat ilkinden farklı olarak bu sefer suyum birden boşalmamıştı, çamaşırımı ıslatacak kadar, azar azar geliyordu. Ebemi aradım, hastaneye geçmemi söyledi. Yavaş yavaş hazırlanıp hastaneye gittik. İlk muayenede açıklığım bir santimdi. Beni yine bir ümitsizlik kaplamıştı, doğum süreci uzun olacağa benziyordu. Ondan ziyade aklıma ilk doğumum geliyordu, suyun gelmesi; fakat açıklığın ilerlememesi... Neyse, şimdi bu senaryoyu daha fazla düşünmek istemiyordum. Doğuma odaklanmalı, iyi düşünmeli, vücuduma ve bebeğime güvenmeliydim. Saat sabah yedi olmuştu. İstifra etmeye başlamıştım. Ebe, bunun açılmanın bir belirtisi olduğunu söyledi ve ikinci muayeneyi yaptı. Açıklık üç santim olmuştu. Sancıların sıklığı ve derecesi giderek artıyordu. Sancı odasında pilates topunun üzerine oturmuş, bir ileri bir geri hareket ediyor, ara sıra da daireler çiziyordum. Bu gerçekten iyi geliyordu. 

Saat dokuzda ebem geldi, biraz sohbet ettik. Bana bolca moral verdi, eğer sancılara odaklanırsam, onları ağrı olarak hissedeceğimi söyledi. Bu konuşma kendimi daha iyi hissetmeme sebep olmuştu. Aklıma hiç bir şekilde ssvd' nin risklerini getirmeyecek ve kendimi her şeyin iyi olacağına inandıracaktım. Ve sanırım bunu başardım da. Arada istifra ettiğim için midem boştu. Ebem, yakınımızdaki parka gitmeyi teklif etti. Eşimle birlikte üçümüz parka gittik, sohbet ettik. Ben sancı çekerken bankta oturuyor, sanki herkes bana bakıyormuş gibi hissediyor ve belli etmemeye çalışıyordum. Odaya döndüğümüzde bir süre yattım, NST falan... Ama yatmak bana kesinlikle iyi gelmiyordu. Merdiven indik çıktık. Sancılarımın şiddeti iyiden iyiye artmıştı ve bir hayli zaman geçmişti, bir şey de yiyemediğim için yorgun hissetmeye başlamıştım. Kendimi bir an daha fazla dayanamayacakmış gibi hissettim, o an yapamayacağımı düşünmeye başladım ve ebeme epidural istediğimi söyledim. Doktorumu aradı ve o da istersem alabileceğimi söyledi. Bu konuşmadan sonra aklıma ilk doğumumda epidural aldıktan sonraki baş ağrım geldi, anında vazgeçtim. Epidural bana hiç iyi gelmemişti çünkü. Hem bu sefer mümkün olduğunca müdahalesiz bir doğum istiyordum ya... Dişimi sıkmalıydım. O sırada açıklığım beş santimdi. 

Odaya geldiğimde, ebem pilates topunu getirdi ve duşa girdim. Ablamdan ışıkları söndürüp, Norah Jones açmasını istedim. Suyun altında sancıları daha kolay atlatabiliyordum. Sancılar beş dakikada bir geldiğine göre sancıları sayarak, kaç dakikadır duşta olduğumu hesaplayabiliyordum. Yaklaşık bir buçuk saat olmuştu. Çıktım, giyindim. Doktorum da gelmişti, bir süre yanımda kalıp, bana destek oldu. Artık odada turluyordum. Her sancı geldiğinde, çömelip sancıyı bu şekilde atlatıyordum. Sancılar üç dakikada bir geliyordu. Bu durum beni ne kadar zorlasa da, bir yandan da artık sona yaklaşıyor olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Ebem, ıkınma hissi geldiğinde ona haber vermemi söyledi. Bundan kısa bir süre sonra ıkınma hissi geldiğinde ebeme haber verdim ve apar topar doğumhaneye çıkarttı beni. O sırada yolda doğuracağımı sandım. 

Doktorum hazır bir şekilde beni bekliyordu. Sancıyla birlikte, istediğim pozisyonda ıkınabileceğimi söyledi. Bir süre ayakta ıkındıktan sonra, doktor bebeğimin başının geldiğini söyledi. Artık bebeğimin başına dokunabiliyordum. Doğum koltuğuna geçtim. Beş dakika kadar sonra bebeğim doğmuştu. Kordondaki akım bitince, eşim bebeğimizin göbek bağını kesti. Kızımı hemen göğsüme yatırdılar, ten tene temas yaptık. Normal doğumun gözünü seveyim, bir on dakika sonra yürüyebiliyordum ve bebeğim yanımdaydı. Ona sarılıp, uzun uzun kokladım. Gerçekten mutluydum. Sonunda istediğim olmuştu, başarmıştım, bu benim zaferimdi...

Herkese benimki gibi mutlu bir doğum dilerim!

Fulya

12 Eylül 2015 Cumartesi

Melek'in Hamilelik Günlüğü — 20 ve 21. Haftalar

20. Hafta

19+2’de detaylı ultrason muayenesine gittik. 12. Haftada yaptırdığımız ikili testte de söylediği gibi, karnımdan yaptığım kan sulandırıcı iğneler nedeniyle görüntü bulanıktı. Yine aynı şekilde bulanık çıktı. Ayrıca plesenta önde duruyormuş. Hareketlerini hissetmemin bu durumda biraz daha zor olacağını okumuştum. Doktor da öyle olacağını söyledi. Ama 19+1’de ilk kez sanki karnımın içerisinde baloncuk patlıyor gibi bir his başlamıştı. Hemen bunu da sordum. İlk gebeliğe ve plesentanın önde olmasına rağmen erken hissettiğimi söyledi. Allah’a şükür, tüm tarama iyi geçti, bir sorun bulunmadı. Seyahate de izin çıktı. Ama perinatoloji profesörünün verdiği izin ne yazık ki bizim ailede kabul görmedi. Bir sürü gereksiz konuşmaya maruz kaldım. Bu konuşmalar ise sadece sinirlerimi bozdu. Ben yine de doktoru dinledim ve iş seyahatimi iptal ettirmedim. 

Şu anda bu yazıyı uzak bir Arap ülkesinden yazıyorum. Oğlumla güzel bir yolculuk yaptık. Artık otele gidip yattığımda yalnız olmadığımı hissediyorum. Oğlum hiç bırakma inşallah beni. Birlikte bir sürü yere gideceğiz Allah ömür verirse... Hareketleri hissetmeye başladıktan sonra sürekli hareket etmesini bekler oldum. Bu da değişik bir duygu… Hareket hissetmezsem sanki sorun var diye düşünüyorum ve hemen bu düşüncemden vazgeçiyorum. İnşallah kalan 4 ayda paranoyak olmam… Bu seyahatim sırasında Angelcare bebek sensörüne rastgeldim. Aslında alsam mı, almasam mı diye düşünüyordum ama burada görünce alma düşüncesi ağır basmaya başladı. Biraz araştırıyorum. Çünkü bu telsizlerin frekansının daha kemikleri bile gelişmemiş bir bebek beynine çok zararlı olduğunu okumuştum. Aslında kullanmak istemiyorum ama geçenlerde okuduğum uyku apnesi nedeniyle hayatını kaybeden 1,5 yaşındaki Ece’yi düşününce acaba almalı mıyım diyorum… Zor bir karar benim için, bu tür aletlere yapılan boş masrafları hiç sevmem. Bakalım ben nelere boş yere para harcayacağım. 

3 günlük seyahat Allah’a şükür sorunsuz geçti. Başlarda etkisinde kaldığım aile bireylerinin kötü düşünceleri beni endişeye sevk etse de kendimi mümkün olduğunca rahatlattım ve belki de İstanbul’da kalsam daha çok yorulacağım bu süreyi biraz da dinlenerek bu süreyi atlattım. Ben yurtdışındayken Soma’da elim kaza meydana geldi. Ne umutlarla yeşertilmiş bu canlar kim bilir kimin ne çıkarı için son buldu??? Bir bebek hayata kolay gelmiyor, şimdi birebir yaşayarak yazıyorum. Hele onu yetiştirmek, büyütmek için ne emekler harcanıyor. Hangi yaşta olursa olsun bir evlat kaybetmek Allah’ın en zor sınavlarından biri olmalı bizim için. Dilerim Allah’tan bu acıyı daha başka kimse yaşamaz. Bebek sensörünü de almadım. Frekansla çalışan bir alet kullanmak istemediğime karar verdim. Belki ileride yeniden düşünürüm. Bebeğime burada indirime girmiş bir kadife pantolon aldım ☺ 

21. Hafta 

Bu hafta daha çok hareketlendik… Artık biraz da ben alıştım sanırım hareketlere. Hatta eşimin elini karnıma koyup beklettim ve o minik titremeleri hissetmesini sağladım. Her seferinde şükrediyorum ☺ Sanırım yüzüstü yatma alışkanlığımın sınırlarına yaklaştım. Ne zaman yatakta yüzüstü dönsem hareketlenmeler başlıyor. Rahatsız mı oluyor acaba diye düşünüp hemen yan dönüyorum. Açlık kan şekeri seviyem iyice düştü. Şeker yemediğim için mi oluyor acaba? Bu ara biraz artsın diye şekerli şeyler yemeğe başladım. Umarım bunlar da kilo olarak geri dönmez bana… Yüzümdeki sivilceler biraz azaldı ama sadece biraz… Kabartıları gözle görülüyor. Aşırı yağlanma yok ama sanki alerji olmuş gibi sivilceler kabarık kabarık duruyor. Saçlarımdaki beyazlar da çok hızlı bir şekilde artıyor. Hamile olan bir arkadaşımda da aynı şey olmuştu. Hamilelikte saçlar niye beyazlar acaba?

Görüşmek üzere...

Melek

4 Eylül 2015 Cuma

Özge'nin Normal Doğum Hikayesi

Herkese Merhaba,

Hayatımın en kilolu döneminde, tam da “artık kilo vereyim” diye düşünürken hamile kaldım. Eşimle “Evet, artık çocuk yapabiliriz” diye karar almıştık fakat bu konuyla ilgili ciddi bir plan, program işine girişmemiştik. Ve biz bu kararı daha yeni vermişken, henüz hiçbir şey düşünmemişken, ben hamile kaldığımı öğrendim. Epey de geç farkettim üstelik. O sıralar amma da rahat bir insanmışım, şimdi düşünüyorum da... 

Neyse, 10 ya da 11 haftalıktı benim oğlan kendisini farkettiğimde. Ben o zamana kadar şuursuzca dolaşmışım hamile hamile. Gerçi doğuma kadar da hep şuursuzca rahattım, değişen bir şey olmadı. Benim o sıralar BYBO'dan haberim yoktu. Şansıma, doktorum normal doğumu destekliyordu. Daha ilk günden itibaren de şahane gaz verdi bana. O kadar çok sezaryenle sonuçlanan normal doğum teşebbüsü öyküsü vardı ki çevremde, adamcağızı ilk zamanlar epey bunalttım. Konuşmalarımız genelde şu minvalde ilerliyordu ve Cüneyt Bey'in monologlarına dönüşüyordu: 
 “Normal doğuracaksın Özgeciğim. Çok kolay olacak, korkacak hiçbir şey yok. Ben seni biliyorum, çok da güzel doğurursun sen”  
 “Sen hamilesin, hasta değilsin. Normalde yaptığın her şeyi, sağlıklı olmak kaydıyla, hala yapabilirsin. Ama paraşütle atlama.”  
“İşte bunlar hep kapitalist sistemin tuzağı, o aleti alma, o kremi kullanma, buna ihtiyacın yok, bunu da almayın, bunu da almayın..” 
“Az ye Özge, az ye, gene kilo aldın sen, tut şu boğazını” 
Günler böyle geçti. Ben genel olarak çok neşeli ve kolay bir hamilelik geçirdim. 20 kilo almış olmama rağmen, cüssemin ve durumun pek farkında değildim. Harıl harıl “bebek” okuyordum sadece. Hayatımdaki fark oydu. Yok bir de patatese dönüşen suratım, Ata Ekmeği kıvamına gelen ve artık 41 numara olan ayaklarım, sürekli çişe gitmem ve sünnet çocuğu gibi yürümem var. Bir takım farklar vardı evet. Bir de ağlaklık vardı ki, televizyondaki reklama ağladığımı hatırlıyorum. Hamilelik bir çok açıdan hayatımı kolaylaştırıyordu aslında, ya da belki irileşen cüssem kolaylaştırıyordu :) Yürüdüğümde insanlar yol veriyor, arabalar üstüme üstüme sürmüyor, taksiciler, devlet dairelerindeki veznedarlar, sokak hayvanları, herkes ama herkes bana iyi davranıyordu. Tek sinirimi bozan şey, halka malolan ve dokunmaya serbest bölge haline gelen göbeğimdi ki, göbeğime dokunulmasına son dakikaya kadar hep sinir oldum. 

Ufak tefek aksaklıklarla birlikte her şey hep normal seyrinde ve sorunsuz gitti. Doktorum, emzirme ve anne sütü konusunda tam bir misyonerdi, seminerler yapıyordu o dönem, katılmamı istedi, gittim. Normal doğumda ne yapılır, sancı gelince ne yapılır, esneme hareketleri, nefes egzersizleri vb. için hafta sonları eğitimlerine katıldım. Her şey bana oyun gibi geliyordu. Konuştuğum herkes bana “sen doğuracağını henüz idrak edememişsin” diyordu. Gerçekten de öyleydi, idrak edememiştim. Doğum yapacağım hastaneyi doktorumla birlikte seçtik, doğumdan önce git, hemşirelerle tanış, odalara bak dedi, yaptım. Şimdi bakınca, süreci bayağı iyi yönetmişiz. 

Bütün bunlar olurken, ben ofise gitmeye ve bilfiil çalışmaya devam ediyordum. 38. haftada o herkesin çok korktuğu benimse ne olacağından gene pek haberim olmadığı çatı muayenesi sırasında, doktorum ve asistanı bana bir yandan yeni izledikleri bir filmi anlatıyorlardı. Öyle korkunç bir travma ya da dayanılmaz bir acı filan yaşamadım yani. Artık vakit yaklaşıyordu, doktor ziyaretleri sıklaşmıştı. Bir cuma günü, ofisten çıkıp doktora gittik eşimle. Doktorum kontrol için yatırdı beni ve bana dehşetle bakışını herhalde hiç unutmayacağım: “Özge, sen şimdi buradan çık, ofise filan geri dönme, doğruca eve git. Doğum başlamış sayılır, 4 cm. açıklık var, kadınlar bu durumdayken epidural diye ağlıyorlar, sen hiçbir şey hissetmiyor musun?” dedi. “Yooo” dedim. “Bu bebek bugün-yarın gelir, ama sakın bu akşam doğurma, eşim tiyatro bileti almış bu akşam, eğer gitmezsem beni öldürür” dedi. İkimiz de gülüştük, sonra bana bir kez daha nişan gelme meselesi, sancı, sancı kaç dakikada bir gelince ne yapılır onları anlattı; bir heyecan eve gittik. 

O akşam bir şey olmadı. Ertesi gün evde sıkıldık, cumartesi günü; eşimle son kalan eksikleri tamamlamaya alışverişe gittik. Eve döndüğümde nişan denen naneyi farkettim. Sonra da akşam eşim dedi ki, bu son yalnız gecemiz olabilir, güzel bir yemek yiyelim. Ziyafetimizi çektik, hakikaten de “last supper”mış o. Sonra o yattı, 23.30 gibi. Ben saçma sapan bir korku filmine daldım. O arada işte suyu hissettim. Altıma kaçırıyorum sandım önce, azar azar başladı. Anladığımda eşimin yanına gidip haber verdim, saat sabahın 2'si. Kalktık, giyindik. Eee, ama sancı yok... “Bir şey hissetmiyor musun?” “Yok” “Kasılmada mı yok?” “Valla yok” Dedik ne yapalım, açtık National Geographic'te bir kaplan belgeseline takıldık. O sırada sancılar da başladı hafif hafif. Bir yandan izliyorum, bir yandan da eşime şimdi başladı, şimdi bitti diyorum. O da aralıklarını ölçüp not alıyor. Kaplanlar bitiyor, insan beyni başlıyor. Bu arada saat olmuş 4,5-5. “Doktoru arasak mı? “Yok daha 5 aralar dakikaya inmedi, yazık uyandırmayalım adamı” diye diye, saati 7 ettik. 

Sancıların aralıkları 5 dakikaya indi, doktoru aradık, hastaneye yollandık. Doğum yapacağım hastane normal doğum dostu bir hastaneydi. Ameliyathaneye girmeyecektim, odada gerekli bütün ekipman vardı zaten ve böylece bebeğimle de hiç ayrılmak zorunda kalmayacaktım. Odaya yerleştik, doktorum, ben ve eşim. Başka kimseye haber vermedik. Beni giydirip hazırladılar. Tedirgin hemşireler ve anestezist “Her ihtimale karşı” epidurali taktılar. Grubu o zaman tanımışım olsam, onu da taktırmazdım. Bora müzğimizi açtı, Cüneyt Bey kitabını çıkardı, ben televizyonu açtım. Sohbet muhabbet derken, sancılar şiddetlendi. Bizim anlaşmamıza göre, eşim doğumda bulunmayacaktı. Benim acı çekeceğimi düşünüyor ve görmek istemiyordu. Kan verilirken bile bakamadığını bildiğimden hiç ısrar etmeden en baştan bu durumu kabul etmiştim. Eh, sancılar “oo beybi” kıvamına gelip ben tuttuğum elini pençelerimle delmeye başlayınca, “eh, ben artık gideyim” diye ayaklanmaya kalktı. Doktorum, eşimin 3 gitme teşebbüsünün üçünü de, “otur otur, daha bir şey yok yahu” diye savuştururken, ben de sancı arasında “bırakın gitsin” diyordum. Sonradan hem eşim hem ben, iyi ki de izin vermemiş dedik. Bundan sonrası hem çok hızlı, hem çok kalabalık. Şöyle toparlayacağım; 

1. Hastaneye gece 1'de gelen oda komşumda henüz bir hareket ve açılma yoktu, bekliyorlardı. Fakat, kızın odasında en az 10 kişi vardı, ortam çok stresliydi, her kafadan bir ses çıkıyordu ve kzın annesi sürekli olarak bağırarak telefonda konuşuyordu. Sesleri bizim odadan duyabiliyor ve aileleri/arkadaşları çağırmayarak ne kadar iyi ettiğimizi düşünüyorduk. Hah, işte bu ıkınmalar tam başladığı sırada, heyecan doruk noktasındayken, benim odanın kapısı açıldı ve sürekli telefonda konuşan o teyze elinde telefonuyla kapıdan kafasını uzattı. Doğurmakta olduğum sırada, bacaklarımın arasından göz göze geldik. Odadaki herkes ona döndü, bir anda sessizlik oldu, tam bir fim karesi. Teyze yarı beline kadar içeri sarkıp dedi ki “İhi, ben bizimkinden farklı mı diye merak ettim de ondan bi bakiyim dedim, ooldu sise kolay gelsin”. Topluca basiretimiz bağlandı. Kadına hiçbirimiz bir şey diyemedik, kadın kapıyı kapatıp gittikten sonra her şey sanki hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etti. 

2. Nefes al, nefes ver ve ıkın telkinlerinin arasında, hastanenin elektrikleri kesildi. Ve bana çok uzun gelen, jeneratör devereye girene kadar geçen o kısacık sürede, her yer karardı, bip bip öten bütün aletler sustu. Cüneyt Bey'in yüzüne baktım o an, hiç değişmemişti, rahattı, bana “merak etme, hiç sorun yok, her şey yolunda” diyordu. Ben tarlada doğum yapan kadınları düşünmeye başladığım sırada, jeneratörler çalıştı. 

3. Hiç “acı” hissetmedim. O yaşadığım şeye acı diyemeyeceğim. Hamileleğin en eğlenceli kısmı doğurmaktı bence. O kadar acayip bir hormon patlaması, öyle yüksek bir duygu durumu oluyor ki, acı filan düşünemiyor insan. Doğum sancısı denen şey, kuvvetli bir regl sancısına benziyor. Öyle “korrrrrkunç, dayanılmaz” bir şey değil. Ara ara doktorun sesi yankılanıyordu kulaklarımda, “bassana kızım, o epidurali boşuna mı taktık sana?” diye. Birkaç kez gayri ihtiyari basmış olabilirim. Olmasa da olurmuş. Doğurur doğurmaz, yataktan kalkarken elimde ve sırtımdaki borulrı farkettiğim ve hareketimin kısıtlanacağını anladığım anda çıkartmalarını istedim hemen. Bu arada, bütün o eğitimler, nefes egzersizleri filan heba oldu, çünkü hiçbirini yapmak aklıma gelmedi. Fırsat da olmadı, ihtiyaç da. Bir de tam bir takım işi ya bu doğum, kendi bedenine ve doktora bırakıyorsun kendini; o anda ne lazımsa o oluyor. Epidurale haldır haldır yapışmayınca, doktorun da telkiniyle, sancının ve ıkınmanın şiddetini de hissediyor ve şuursuzca gereğinden şiddetli ya da az ıkınmamış oluyorsun. O nefesler, rahat pozisyonlar filan kendiliğinden oluyor ya da olmuyor. Sen “şimdi nasıl yapayım” diye düşünmüyorsun. 

4. Bir noktada eşimin sesini duydum, çünkü yüzüne bakmıyordum o anda. El eleyiz ama, sürekli doktoruma bakıyorum. Bora şöyle mırıldandı “Cüneyt Bey, ben şimdi şu köşeye düşüp bayılıyorum, siz bana bakmayın, işinize devam edin”. O anda hepimiz ona döndük :) Neyse ki bayılmadı. Zaten de bir 3-5 saniye sonra, sıcacık bir hisle Kaya geldi. Silmeden, yıkamadan, alıp göğsüme koydular, dünyanın en güzel hissi! Oksitosin nelere kadir... Tarifsiz bir bağlanma, adanmışlık, acayip bir şey. 

Sonra alıp yanı başımda, 50 cm. Ötemde muayenesini yaptılar. Yine yıkanmadı, kurulanmadı. Hemen de emdi. Hiç düşünmedim süt var mı yok mu, emer mi emmez mi diye. Sanki ikimizin de ezelden beri bildiği bir şeydi. Sonrasında annem, babam, eşimin annesi ve ağabeyi geldiler yanımıza, ağlaştık bol bol. Başka ziyaretçim olmadı. Oda süslenmedi, fotoğrafçı çağırılmadı, davet verilmedi, kuaföre gitmedim, makyaj yapmadım. Doktorum hemen eve gidebilirsin, ikiniz de iyisiniz demişti ama hastanede kalmak kolayımıza geldi, o gece kaldık. Tuvalete gitmek haricinde o akşam hiç bırakmamış olabilirim Kaya'yı. Eşim uyudu, ben uyumadım. Sürekli emzirdim, oğlumun nefesini dinleyip, yüzünü izledim. Bütün geceyi defalarca oturup kalkarak, kucağımda bebekle geçirdim, hiç ağrım, sızım, sancım olmadı. Oturmakta, yürümekte zorlanmadım. Eve kucağımda oğlanla döndüm, hiç sıkıntı çekmedim. 

İşte bütün bunlar, 2012'nin Ekim ayında oldu. İyi ki de böyle oldu. Hepimizin hayata bakışını değiştiren bir tecrübe oldu.

Sevgiler,

Özge

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım