27 Ekim 2015 Salı

Tomris’in emzirme notları – 21: Ne yiyip ne içersek sütümüz artar?

Emziren annelerin buluştuğu hemen her platformda konu dönüp dolaşıp buraya geliyor. Bu konuda kısaca netlik sağlamak lazım: 

1) Oturduğunuz yerden yiyip içince sütünüzün artacağını sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Hayatta neyi oturup sadece yiyip içerek başarabilirsiniz ki? Emzirme de istisna değil. Oturup yiyip içerek süt artmaz. 

2) Sütü artırmanın en etkili yolu bol bol emzirmektir. Emzirmek mümkün değilse sağmaktır. Yani memeleri bol bol sık sık boşaltmaktır. Emzirmeyi doğru metodla yapmak, çıplak ten teması gibi yöntemler kullanmak sütü artırma çabanızı kolaylaştıracaktır. 

3) Bol su içmek süt üretimi için faydalıdır. Ama aşırı su içmenin süt üretimine bir faydası yoktur. Bir çok anne özellikle susatan gıdalar tükettiğinde (aşure, bulgur, soğan, vb.) sütünde bir miktar artış fark eder. Bunun temel sebebi bu gıdaları tüketince daha çok su içmeleridir. Ama tek başına çok su içmek çok süt yapmaz. 'her gün 10 bardak süt içiyorum, niye sütüm olmuyor?' ise saçma bir soru olur. Çünkü oturup su içerek sütünüzü artıramazsınız. 

4) Tekrar ediyorum, oturup yiyip içerek hiç bir şey elde edemezsiniz, anne sütü dahil. 

5) Bazı gıdaların sütü bir miktar artırabileceğine dair kişisel tecrübeler, hatta küçük çaplı araştırmalar olabilir. Bu tür gıdalar sütün su içeriğini özellikle artırabilir. Ama bu farklar çok küçüktür ve kalıcı değildir. Mesela A yiyeceğinin sizde sütü artırdığını gözlediniz. Bunu her gün tüketmeniz bir işe yaramayacaktır. Çünkü süt miktarını esas belirleyen şey bebeğin ne kadar emdiğidir. İsterseniz 10 kilo A yiyin, vücut gene bebeğin ne kadar emzidiğine bakarak süt üretecektir. Yani kendinizi kandırabilirsiniz, ama vücudunuzu kandıramazsınız. Vücudun anladığı tek şey şudur: ne kadar emziriyorsun? O kadar süt yapar. 
6) Süt artıdığı düşünülen yiyeceklere 'galaktagog' denir. Bebeğinde kilo alım sorunu olan, yeterli süt üretemediğini düşünen annelere galaktagog önermek onlara fayda değil zarar verir. Çünkü hedef şaşırtmış olursunuz. Bu annenin esas odaklanması gereken oturup yiyip içmek değil, oturup bebeğini bol bol emzirmek olmalıdır. Emzirme sorunu varsa kaynağı bulunmalı, yardımcı olunmalıdır. Siz 'şunu ye', 'bunu iç' dedikçe 'bol bol sık sık emzir' mesajı araya kaynar gider. Bu şekilde fayda değil zarar veriyorsunuz annelere. 

7) Bir gıdanın, bitkinin, çayın vb. sizde süt artırıcı, yani galaktagog etki yaptığını gözlerseniz bunu düzenli kullanmak yerine süt ihitiyacının arttığı dönemlerde kullanmanızı tavsiye ederim. Mesela büyüme ataklarında. Bu dönemler bebeklerin hiç doymayacak gibi emmeye başladığı günlerdir. Bir kaç gün - bir hafta arasında sürebilir. Bazen de yoğun dönemlerde koşturmacadan bebeği sık emziremediğinizde süt azalabilir, mesela bayramlar, taşınmalar vb. dönemlerde olabiliyor bu durum. Böyle günlerden sonra süt üretimini daha hızlı toparlamak için yine sizde galaktagog etki yapan gıdalar çaylar vb. tüketebilirsiniz. Ama tek başına bir işe yaramayacaklardır, bilesiniz. 

8) Yine tekrar ediyorum, oturup yiyip içerek hiç bir şey elde edemezsiniz, anne sütü dahil.

9) "Pekiyi emzirme döneminde yiyip içtiğimiz hiç mi önemli değil?" diye soracaksınız. Tabii ki önemli. Süt veren anneler sağlıklı beslenmelidir. Bunun için de işlenmiş, paketli gıdalardan uzak durun ve tüm besin gruplarından dengeli beslenin. Ama tek başına yiyip içmekten medet ummayın. Size bir kaç örnek vereyim. Mesela bir sporcu düşünün. Doğru düzgün antreman yapmıyor, ama yarışma zamanı gelince süper beslenmiş, enerji versin diye şeker, çikolata vb. yemiş, sporcu içeceği içmiş. Sonuç olarak yarışmada da, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, kaybetmiş. Sizce bu sporcunun "Kaslarım iyi çalışsın diye kadar yedim içtim, niye kaybettim" diye şikayet etmesi mantıklı mı? "O kadar yedim içtim, sütüm artmadı" diyen annelerin durumu bu sporcudan hiç farklı değil. Mesela bir öğrenci düşünün. Dersine doğru düzgün çalışmamış. Sınav günü eline suyunu, çikolatasını alıp gelmiş. Sınavda su içip, çikolata yemiş. Ama dersine iyi hazırlanmadığı için, doğal olarak, başarılı olamamış. Sizce bu öğrencinin "Kafam iyi çalışsın diye su içtim, çikolata yedim, niye başarısız oldum" diye şikayet etmesinin bir mantığı var mı? "O kadar su içtim, tatlı yedim, sütüm artmadı" diye şikayet eden annelerin durumu da bu öğrenci ile aynı. 

10) "Ama bazı anneler istemese de çok sütü oluyor" diyeceksiniz. Evet, hayat adil değil. Nadiren insanlar belli konularda çok yetenekli olup az çalışma ile başarı sağlayabiliyor. Mesela sınava çalışmadan girip yüksek not alan arkadaşlarınız olmuştur hayatınızda. Kimisi de aynı notu elde etmek için gece gündüz çalışmak zorunda kalmıştır. Yapabileceğimiz bir şey yok. Bazılarının çok çalışması gerekiyor. Bazı annelerin bebeklerinin iyi kilo alması için o annenin sık sık ve bol bol emzirmeye dikkat etmesi gerekiyor. Bu gerçeği kabul edip yola devam edeceğiz. 

Not: Bol ve sık emzirmenin süt yapımını hangi mekanizmayla çoğalttığını anlattığım yazı burda 

26 Ekim 2015 Pazartesi

Çisem'in Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO, 

“Merhaba kızım, Bizim hikayemiz bir Pazar günü başlıyor. Baban evde değildi, bir eğitim için evden dışarıya çıkmıştı. Benim aklım ise hala olmadığım, geciktiğini düşündüğüm reglimde idi. Bir koşu eczaneden test aldım eve geldiğimde kesinlikle heyecanlı değildim, olmaz diye düşünüyordum. Derken testi yapıp beklemeye koyuldum. Evet sonuç pozitifti ve sen işte tam oradaydın. Bir susam kadar, bir nokta kadar oluşmaya başlamışsın bile. İnanamadım. Gözümden birkaç damla yaş geldi, aynaya baktım, gülümsedim ve “evet, galiba anne oluyorsun Çisem” dedim! Galiba demiştim çünkü testlerde yanılma payı olabiliyordu. Hemen yakınımızdaki hastaneye Beta HCG hormonunu ölçtürmeye koştum. Sonuçlar 2 saat sonra dediler. Bekledim, bekledim ve bekledim. Zaman geçmedi bir türlü. Doktor “Evet tebrikler! Hamilesiniz” dedi ve işte bir kez daha o karışık duygular yerini çok tatlı ve huzurlu bir mutluluğa bıraktı. Şimdi akşamı bekleme zamanıydı... 

Akşam baban eve geldiğinde yemekleri hazırlamış masamıza oturmuştuk. Sohbet etmeye başladık. Biz beraber yemek yerken günü tartışmayı çok severiz kızım. Neyse oradan buradan derken, içeriye gidip telefonu getirme bahanesiyle elimde bir A4 kağıdı ile döndüm. “Ee sevgilim, baba olmak nasıl bir duygu? Şimdi sen bunu anlat” dedim. Bir sessizlik, bir tatlı gülümseme. Sonra çığlıklar ve kucaklaşıp öpüşmeler... İşte kızım tam da burada başladı bizim hikayemiz. Sen bir aşk bebeğisin. Sevgi ve saygı ile büyüdün karnımda. Annen ve baban çok masum bir aşk yetiştirdiler kalplerinde ve o aşk seni bize getirdi. Hamileydim işte. İlk bir kaç ay mide bulanmaları ile geçti, sonra onlar da geçince yerini artık tatlı bir telaşa bırakmıştı. Hamileydim ve insanların anlattıkları gibi zor, dayanılmaz, mahvedici bir süreç değildi benim için. 

35. Haftaya kadar her şey yolunda geldik. Doktor kontrolleri, testler vs... Bir pazartesi sabahı tekrar kontrole gittiğimizde doktor bize, bebeğin geçen haftaya göre kilo almadığını, o an sadece 1980 gr olduğunu ve 2 hafta geriden geldiğini, asıl nedenini de bilemediklerini (zira NST, kordondaki kan akışı vs. her şey normaldi), bu yüzden 2 gün sonra gelip erken doğumla seni aldırmamız gerektiğini, bebeğin yoğun bakımda kalma olasalığının yüzde yüz olduğunu, zaten orada çok daha güzel bakılacağını, tam da bu sebepten ötürü erken sezaryen yapılması gerektiğini söyledi ve sustu. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü, Nasıl yani? 35 haftalıkken bebeğim alınacaktı, hem de ortada somut bir veri bile yokken! O kadar düşündüğüm, hazırlandığım normal doğumum gerçekleşmeyecek miydi? Artık doğum umrumda değildi, bebeğim sağlıklı olsun yeterdi. O gün ve sonraki gün anında bize akciğer geliştirici iğne yaptırdı 2 doz. Çarşamba görüşürüz diye çıktık odadan, gözlerim yaşlı ve ağlamamı durduramıyorum... Allahım sen yardım et. İğneyi yaptırdığımız gibi soluğu başka bir doktorda aldık. Muayene sonucu onun yorumu; her şey normal! Evet bebeğiniz küçük ama hemen bugünden yarına alınacak herhangi bir sorun görmüyorum dedi. 

Ertesi gün bir başka doktora daha gittik. Yine kontroller vs, her şeyin yolunda olduğunu ve devam etmemiz gerektiğini bize açıkladı. Bize iki ekolden bahsetti. Bazı doktorlar küçük bebekler risk grubunda olduğu için alıp dışarıda büyütmenin gerekli olduğunu savunurken bazı doktorlar ise anne karnındaki bir günün dışarıdaki on güne bedel olduğu düşüncesiyle yakın takiple beklediklerini söyledi. Bizim doktorumuz artık Murat Bey’di ve ben ona çok güvenmiştim. Ardından “Haydi gidin çocuklar, sizin bebeğiniz çok sağlıklı ve iyi, rahat nefes alın, 2 hafta sonra tekrar görüşürüz” dedi. Çıktık. İşte tekrar o upuzun o geçmeyen iki hafta başlamıştı. Her gün hareket etti mi, ne kadar etti diye sayıyordum gece gündüz. Bilirsiniz içinize bir kuşku düşünce asla gitmez. Evet rahat da olmam gerekiyordu ama yok! Zar zor rahatlatabiliyordum kendimi. Derken günler geçti, kontroller iyiydi ve artık 38’inci haftada kontrole gitmiştik, Bayramdan sonra, yani 1 hafta sonra görüşürüz dedi doktorum. Ben de “Belki de Bayramda görüşürüz Murat Bey” dedim, gülüştük, çıktık muayenehaneden.

İşte o gün, Arefe günü annem pişi yaptı, bol kahvaltılı bol bol muhabbetli bir sabah geçirdik. Akşamüstü hadi dedim yürüyüşe gidiyoruz. Giydik eşofmanlarımızı, çıktık yürüyüşe. Yaklaşık 40 dk. yürüdüm, bana mısın demedi. Gayet rahattım ve iyi hissediyordum kendimi. Son haftalarda uyuyamayan ben o gece uyudum, hem de rahat rahat. 38+6 daydık artık, Sabah saat 06:30 da regl gibi his ile uyandım. “Evet” dedim, “Galiba işte nişan dedikleri şey geliyor.” Hemen yataktan kalktım ve kalkmam ile ayaklarımdan pijamama suyun inmesi bir oldu. Renk kontrolü yaptım ve evet rengi normal su rengi idi kararma yoktu. Babanı uyandırdım, suyum geldi dedim ve dememle “Haydi gidiyoruz, işte doğum başlıyor” diyip uyanması bir oldu. Başka zaman top patlatsan duymayan adam işte ayaktaydı. Hemen doktorumuzu aradı baban, “Merak etmeyin bundan sonra en az 10 saat var doğuma. Ama hastaneye gidin lütfen” dedi doktorumuz. O arada anneme seslendim. Sonra kendimi duşa attım. Zamanım vardı ve her şey şimdilik yolundaydı, panik yoktu. Duştan çıktığımda bebeğin çantası, benim çantam, baban ve anneannen hazırdı. Dedim sakin olun sakiiiin! Yaklaşık bir saat hazırlıktan sonra çıktık evden. İnsanlar bayram namazından çıkıyordu ve yollar bomboştu. İstanbul'da bulunmaz nimetti. Şanslı kızım... 
İşte hastanedeydik. Odamıza yerleştik ve derin bir oh çektim. Şimdi sırada sancıların gelmesini beklemek vardı. İlk kontrolde NST ve açılma kontrolü gerçekleşti ve sadece 2 cm açılma vardı. Benim hep dileğim en az 4-5 cm açıklık ile hastaneye gitmekti ama suyun önce gelmesi biraz işleri zora sokmuştu. Olsun. Her saat başı ebe gelip ilk NST’ye bağlayıp ardından da açıklık kontrolü yapıyordu. Ve bebeğin az daha az daha inmesini bekliyorduk. Odanın içinde yankılanan kalp atışları benim tek umudum tek mutluluğumdu. Saatler o kadar hızla geçerken gelen sancılar geçmek bilmiyordu. Saat ilerledikçe sancıların şiddeti artıyor ve uzun süre gitmiyordu. Her ebe hemşire geldiğinde bana damar yolu açmayı öneriyor, ben reddediyordum. Sancıların şiddeti artıyor ve her geldiğinde -epidural? Diye soruyordu. Kararlıydım hiç bir zaman epidurali düşünmedim, evet şimdi de düşünmüyordum. Sonuna kadar gidebilirdim bu güç vardı bende. Sancıları hissederken hissettiğim tek şey, kızımdı. Onun ne kadar tatlı olduğu ve ona kavuşacak olmanın mutluluğuydu. Kızım hazırdın gelmeye ve benim de vücudum hazırlanıyordu işte. Artık Mutlu Son’a daha da yaklaşıyorduk. Her acıda bebeğime daha da bağlanıyordum. İşte dedim sancıların nedeni bu. BAĞLILIK duygusu daha şimdiden oluşuyordu. Sancılarla başa çıkmayı Zeynep Kamil Hastanesi Gebe Eğitim Merkezi’nde aldığımız eğitimde, sevgili Özlem Ebe ve Döne Ebe’den öğrenmiştik, Baban bana sürekli yardım ediyordu. Odada beraber nefes alıp veriyorduk. Aynı şeyi sürekli tekrarlıyorduk. Denedim, durmadan derin nefes alıp yavaş yavaş veriyordum. Yine her sancı geldiğinde üç mum bir tüy nefesini deniyordum. Evet zor oluyordu ama az da olsa sancılarla başa çıkmayı öğrenmiştim işte. Sabah 07:30 da gittiğimiz hastanede artık Zaman 23:00’ı gösteriyordu ve açıklık işte 9 cm olmuştu! 

Önceden ara ara uğrayan doktorum artık doğuma gitmeye hazır gelmişti, Kontrol ettikten sonra “birazcık daha...” dedi ama benim için işte şimdi başlıyordu her şey. Şimdiye kadar baş edebildiğim sancılara ne olmuştu da, artık edemez hala gelmiştim anlamıyordum. Meğer artık doğum başlıyormuş. Doktorumun gelip son kontrol etmesi ile hadi gidiyoruz doğumhaneye dedi. Bana tekerlekli sandalye teklif ettiler, hayır dedim ama doğumhanenin iki kat üstte olduğunu duyunca enerjimi saklamam gerektiğini bildiğim için tamam dedim. İşte geldik doğumhaneye, burayı adım gibi biliyordum. Daha önceden gelmiş görmüştüm. Ebe, hemşire, doktorum, sevgili eşim ve yenidoğan doktoru bekliyordu seni kızım. Biz hazırdık işte, sıra sendeydi. Yola çıkmıştın işte geliyordun. Ben sadece sana yardım ediyordum. Dünyaya sen gelecektin. Doktor hadi ıkın dediğinde bir kez daha bir kez daha tekrarlıyordum hareketi ama yorulmak ve vazgeçmek üzereydim, İşte o anda yanımızda duran babanın “Haydi hayatım, geliyor, gördüm saçlarını kızımızın!” demesi ile şuana kadar gösterdiğim en sağlam gücümü gösterdim. Ve işte sen göğsümdeydin. 
Gün ertesi gündü, 25 Eylül 2015 ve saat 00:27 idi. Kanlı ama güzeller güzeli, kanlı ama güçlü kızım işte sen tam olman gereken yerde, göğsümün üzerindeydin. Babanın hoşgeldin Yavru Kartal dediğini duydum. Bana da dönüp işte Yavru Kartal, işte Anne Kartal dedi ve gülümsedik. O an mı? Ne hissettiğimi asla anlatamam, ne denli mutlu olduğumu, ne denli huzurlu olduğumu asla anlatamam. İşte sen her şeye inat herkese inat yanımdaydın ve sağlıklıydın! Güçlüydün çünkü, annenin kızıydın sen! Odamıza geçtik ve yanıma alıp öpüp kokladım seni. O gece hiç uyuyamadım... Ve sen mışıl mışıl, güvende, annenin yanında ilk kez uyumaya başladın. Bizim hikayemiz burda bitmiyor kızım. Daha yeni başlıyor biliyorum. Bu güzel başlangıcı bir gün okuyup benim, babanın ve senin ne kadar güçlü olduğunu her defasında hatırlaman için yazdım. Sen dünyaya en normal, en doğal şekilde ve sen istediğin zaman geldin kızım, bunu asla unutma... Seni hep destekleyip hep seveceğiz! Elbette teşekkürün en büyüğü sevgili doktorum Murat MUHÇU'ya. Teşekkürler canım doktorum. Siz olmasaydınız bu güzel öyküyü böyle başarılı bitiremeyebilirdik. Sağolun... Ve annecim sana, iyi ki yanımdaydın iyi ki yanımızdasın sevgili anneanne! Ve teşekkürün en çoğu, en büyüğü de sevgili eşim, canım sevgilim, herşeyim Erkan'a. İyi ki tanışmışız ve bir kez daha iyi ki kesişmiş yollarımız. 

Tüm desteğini esirgemediğin için binlerce kez teşekkürler. Ve siz bu yazımı okuyan, bıkmadan okuyan kadınlar, sakın yılmayın, sakın vazgeçmeyin! Kadınlar çok güçlüdür ve istedikten sonra yapamayacağımız şey yoktur!”

Çisem

21 Ekim 2015 Çarşamba

Tomris’in emzirme notları – 20: En iyi olan ‘anne sütü’ mü? ‘Emzirme’ mi?

‘Bir çok yerde ‘anne sütü en iyidir, destekliyoruz’ gibi ifadeler görüyoruz. Bu konuda bir iki şeye dikkat çekeyim. Desteklenmesi gereken anne sütü değildir, emzirmedir. ‘Anne sütü’ ifadesi mama, biberon vb. endüstrinin çok sevdiği ve ne yazık ki düzenledikleri eğitimlerle ülkemizde yaygınlaştırdığı bir terim. İnsanların ‘emzirme’ kelimesinden utanması da ne yazık ki bunda etkili sanırım. Anne sütü bir ürün emzirme bir süreçtir. Mama emzirme ile rekabet edemez. Annenin kanından, canından yapılan bir besinin teniyle bebeğe aktarılması süreciyle, yani emzirme ile rekabet edemez. Ama konuyu bir ürüne, yani süte indirgerseniz o zaman bununla rekabet edebilir. Bir mama firmasının slaytında anne sütünün nasıl bir ürün olarak yansıtıldığını görebilirsiniz. 
‘Anne sütü’ ifadesinin bir diğer kötü tarafı da şu: varsa bebek tüketir, yoksa tüketemez, aç kalır gibi bir mantığa indirgenebiliyor. Evet, mamalar böyle, yani varsa bebek içer, yoksa içemez. Ama emzirme öyle değil. Süt o anda yoksa, ihtiyaçtan azsa bile bebeğin emmesi, ten teması ile yenisinin yapımı tetiklenir. Arz talebi değil, talep arzı tetikler. Yani bebek emer emer, vücut yenisini yapar. Bebek ne kadar çok emerse vücut o kadar çok süt yapar vücut. Bunun adı emzirmedir. Anne sütü değil. 

Yani anne sütü diyerek mama firmaları (pompa ve biberon firmalarının da desteği ile) ciddi bir algı oyunu yapıyorlar üzerinizde. Mama firmalarının ifadelerine (ve onların eğitim materyallerine, ve ne yazık ki bunlarla eğitilenlere) bakarsanız hep ‘anne sütü şöyle iyi, bir numara, en iyi’ deniyor. ‘Bebeğiniz 6 ay anne sütü alsın’ deniyor. Niye ‘bebeğinizi 6 ay sadece emzirin’ demiyorlar? Çünkü bir sonraki cümle ‘anne sütü yoksa mama verilmeli’. İlk cümle ‘bebeğinizi 6 ay sadece emzirin’ olsa ikinci cümlenin mantığı kalmayacak. 

Bu konuyu BYBO blogdaki ilk yazımda netleştirmiştim: "Emzirme anne ve bebeğin yakınlaştığı, birbirinin ihtiyaçlarını karşıladıkları bir süreçtir; anne sütü ise o sürecin gözle görünür ürünüdür". İlgili organın adı da memedir :) 

Bir diğer algı oyunu da şu: En iyisi ‘anne sütü’ ise demek ikinci en iyi var. Birinci en iyiye ulaşamıyorsam ikinci en iyi ile idare ederim. Bu da insanların emzirme başarısını artırmak için çaba harcaması, sorunla karşılaşırsa çözüm araması için motivasyonunu kıran bir faktör. Anne sütü ve mama arasındaki fark öyle mama firmalarının pozisyonladığı gibi ‘yakın’ filan değil. Arada dağlar uçurumlar okyanuslar var. Evet, mamalar yaşamın ilk bir yılı için inek sütüne, keçi sütüne üstün. Ama anne sütü yerine mama kullanılması hem kısa, hem orta, hem de uzun vadede bir çok sağlık riskini artırıyor. Bu açıdan, anneyi emzirmeye teşvik etmek, destek olmak, zorluk yaşıyorsa aşmasına yardım etmek yerine hemen mama verilmesi anneye de bebeğe de kötülüktür. Evet, emzirmenin mümkün olmadığı ciddi hastalıklar var, sayıları çok sınırlı. Nadiren annede meme dokusunun yeterince gelişmemesi ve hormonal sorunlardan da olabiliyor, ama bunların oranı binde - yüzde 1 mertebelerinde. Şimdi etrafınıza bakın. Sütü olmadığını, yeterli gelmediğini iddia eden, ya da doktorlardan bunu duyup mamaya başlayan annelerin oranına bakın. Yüzde bir mi? İki mi? Üç mü? Çok daha yüksek. Kalan anneler yeterli destek alamadıkları için ve mamanın faydaları ile ilgili tanıtımlara maruz kaldıkları için mamaya yöneliyor. 

Lütfen, emzirmemiş, emzirememiş anneleri sakın suçlamayın, kınamayın, küçümsemeyin. Onun yerine emzirmeye çalışan, bu konuda zorluklarla karşılaşan annelere destek olun. Emzirme konusunda ciddi bir istek var ülkemizdeki annelerde. Ama ne yazık ki yalnız kalıyorlar. Sağlık sistemi de, sosyal sistemimiz de anneleri yeterince desteklemiyor. Aksine, çok kolay mamaya yönlendiriyor. Anneler de çaresiz kalıp mama kullanmaya başlıyor. O yüzden lütfen onları suçlamayın. Yardım edin, destek olun. Bu da bu yazıyı okuyanlara görev olsun.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Tomris’in Emzirme Notları 19 – Endüstriyel Bebek Mamaları ve Uluslararası Kurallar

Ebeveynler olarak her gün mama firmalarının doğrudan veya dolaylı reklamlarına ve tanıtımlarına maruz kalıyoruz. Bunlar süpermarketlerin indirimli satış ilanlarında, doktor muayenehanelerinde, ebeveynlere yönelik düzenledikleri eğitimlerde, hemen her yerde görülebiliyor. Bu tanıtımlar bazen doğrudan bebek mamaları ile, bazen de firmaların ‘emziren anne içecek’leri üzerinden yapılabiliyor. 

Mama reklam ve tanıtımlarına en çok maruz kaldığımız ortamlardan biri de internet. Sanal ortamda annelere yönelik web siteleri, Facebook, Twitter, Instagram ve blog yazıları mama firmalarının mesajlarını bazen doğrudan, bazen de dolaylı şekillerden bize veriyor. 

Pekiyi, hiç düşündünüz mü, bu ne kadar doğru bir şey? Bu kadar çok tanıtıma maruz kalmak annelerin zihninde nasıl bir imaj oluşturuyor sizce? Acaba bu durum ülkemizdeki emzirme oranlarını nasıl etkiliyor olabilir? 

Bu konuyu değerlendirebilmeniz için bu yazımda size endüstriyel bebek mamalarının kısa tarihçesinden ve mamalarla ilgili pazarlama aktivitelerine sınırlama getiren uluslararası kurallardan bahsedeceğim. Bunları okuduğunuzda çok şaşıracaksınız. Çünkü bu uluslararası kurallar Türkiye’de her gün, sizlerin gözü önünde ihlal ediliyor. 

Mama, mama, mama... 
https://www.pinterest.com/pin/87749892715060326/
Endüstriyel bebek mamaları 1800’lerde icat edilmiş ve hızla yaygınlaşmaya başlamış. Bu mamalar basitçe inek sütünden elde edilen protein, karbonhidrat gibi besin bileşenlerine yağlar, vitaminler, mineraller ve bazı başka bileşiklerin eklenmesi ile elde ediliyor. Mamayı anne sütüne benzetebilmek için bunların uluslararası standartlarda tanımlanmış oranlarda karıştırılması gerekiyor. Son olarak tozlaştırılarak paketleniyor. Tabii üretim aşamaları burada yazdığım kadar basit değil; bir dizi kimyasal ve fiziksel işlem ve çok sayıda üretim standardı var. Bu haliyle mamalar yüksek düzeyde işlenmiş gıdalar.

Üretici firmaların başta doktorlara, daha sonra halka yönelik yoğun pazarlama çalışmaları ile 1950’lere gelindiğinde mamalar bebekleri beslemenin popüler bir yolu olmuştu. O dönemde firmalar ürettikleri mamaların anne sütüne ‘neredeyse’ eşdeğer olduğunu iddia etmişler. (1950’lerden beri mamalara eklenen onlarca maddeden sonra hala aynı şeyi iddia edenler de var!). Her ne kadar araştırmalarla ortaya konmamış olsa da, endüstriyel bebek mamalarının anne sütüne iyi bir alternatif olduğu sağlık profesyonelleri ve genel halk arasındaki yaygın kanıymış. Hatta anne sütüne üstün olduğu iddia edilirmiş. (Çünkü o dönemlerde tıp kanıta değil, kanaate dayalı bir meslekmiş. Hala da kısmen öyle, ama bu ayrı bir mesele). ‘Avrupa’da en yüksek standartlarda üretilen endüstriyel mamalar tabii ki basit beslenen bir köylü kadının memesinden çıkan sütten daha iyidir’ algısı yaratılmış. Sonuç olarak, endüstriyel mamaların yaygınlaşması ile 1970’lerde tüm dünyada emzirme oranlarında keskin düşüşler yaşanmış. 
Bu durumdan en kötü etkilenenler orta ve düşük gelir grubundaki ülkeler olmuş. Endüstriyel mama firmalarının agresif pazarlama çalışmaları ile anneler bebeklerini ‘Batı’ ülkelerindeki gibi biberon ve mamayla beslemeye özenince emzirme oranları ciddi şeklide düşmüş. Temiz suya erişimin sınırlı ve biberonların temizlik şartlarının düşük olduğu bu ülkelerde mama kullanımının, sayısı net olmamakla birlikte, ciddi oranlarda bebek ölümüne neden olduğu düşünülüyor. 1974 yılında yayınlanan ‘Baby Killer’ (Bebek Katili) raporu bu konuda bir dönüm noktası olmuş. Batı ülkelerinde bu konuda bir reaksiyon ortaya çıkmış ve sivil toplum kuruluşlarının ön ayak olması ile üretici firmaya karşı (Nestle) boykot kampanyası başlamış. İlgili mama firması ise bu konudaki iddiaları reddediyor. 
Bu dönemde Birleşmiş Milletler’in ilgili kurumları olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ile bir sivil toplum kuruluşu olan Uluslararası Bebek Beslenmesi Hareketi (IBFAN - International Baby Food Action Network) konunun ciddiyetini kavrayarak harekete geçmiş. Mama firmalarının pazarlama kampanyalarına sınır koymaya çalışan sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kurumlar ile endüstriyel mama üreticileri arasında bir mücadele başlamış. 

‘Anne Sütü Muadillerinin Pazarlanmasıyla ilgili Uluslararası Yasa’ 

Uzun yıllar yapılan çalışmalar ve müzakereler sonucunda Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF girişimi ile hazırlanan ‘Anne Sütü Muadillerinin Pazarlanmasıyla ilgili Uluslararası Yasa’ ile mama firmalarının pazarlama faaliyetlerinin sınırları çizilmiş ve Yasa 1981’de yürürlüğe girmiş. ‘WHO Code’ (DSÖ Kodu) ya da ‘Mama Kodu’ olarak da bilinen bu yasa bebekler için emzirmeye ve anne sütüne alternatif olarak kullanılan tüm ürünleri kapsıyor. Yani endüstriyel bebek mamaları, yiyecek ve içecekler, biberonlar, emzikler, vb. bu Uluslararası Yasanın kapsamında. Yasa’da mamaların kamuoyuna ve annelere (ve anne adaylarına) ve sağlık profesyonellerine yönelik tanıtımıyla ilgili sınırlamalar getirilmiş. Özetle, bu yasanın en önemli noktaları şunlar: 
  • Anne sütü yerine kullanılabilecek ürünlerin (yani mamaların, biberonların, emziklerin, vb.) reklam ya da başka yollarla tanıtımı yapılmaz. 
  • Mama numuneleri veya bebek beslenmesinde kullanılan biberon gibi malzemeler serbest bir şekilde annelere dağıtılmaz. 
  • Mama firmasının pazarlama personeli anneler ve anne adayları ile doğrudan ya da dolaylı bir şekilde temas kurmaz; anneler ve anne adaylarina yönelik eğitici bir işlev üstlenmez. 
  • Mama üreticileri ve dağıtıcıları mama ya da biberonla beslenmenin yaygınlaşmasına yol açabilecek hiç bir nesne ya da aracı armağan olarak dağıtmaz. 
  • Mamaların satışı için tüketiciyi etkileyecek indirimli satış kampanyaları, perakende satışı artırmak için özel gösteriler, standlar vb. yapılmaz. 
  • Sağlık çalışanlarına mama örnekleri veya hediyeler verilmez. 
  • Yazılı ve görsel materyallerde ve mamaların etiketlerinde, mamayla beslenmenin ideal ya da anne sütüne eşdeğer olduğunu gösterir biçimde bebeklerle mamaların (ve biberonların) bir arada resimleri bulunmaz. 
  • Yazılı ve görsel materyallerde emzirmenin yararları ve üstünlüğü, emzirme konusunda yapılacak hazırlıklar, kısmen biberonla beslemenin emzirme üzerindeki olumsuz etkisi, emzirmeme kararından geri dönüşün zorluğu, gerekli olduğunda bebek mamasının doğru kullanımı, mama kullanımının masrafları ve mali boyutu, mamaların gereksiz kullanımının yarattığı sağlık felaketleri konusunda bilgiler bulunur. 
  • Sağlık çalışanları mamalar hakkında pazarlama mesajları ile değil, bilimsel ve tam (olgulara, gerçeklere dayanan) bir şekilde bilgilendirilir. 
  • Mama firmaları sağlık çalışanlarına hiçbir maddi teşvik veremez. 

Gördüğünüz gibi kuralar çok net. Reklamda, eğitimde, tanıtımda “Anne sütü varsa anne sütü en iyidir, yoksa mama verilir” söylemi, ya da mamanın 6 ay öncesi ya da sonrasını hedeflemesi bir şey değiştirmiyor. Mama firmalarının anneler ve anne adayları ile doğrudan ya da dolaylı iletişim kurması, eğitim vermesi, tanıtım yapması, her türlü reklam Uluslararası Yasa’ya göre uygun değil. 

Şunu da netleştirmekte fayda var: Uluslararası Yasa mamaların üretilmesini yasaklamıyor ya da gerektiğinde sağlık çalışanları tarafından bebeklere önerilmesini engellemiyor. Çünkü emzirmenin mümkün olmadığı, anne sütünün bulunmadığı ya da gerçekten yetmediği durumlarda mamalar yaşamın ilk bir yılında inek sütü vb. hayvan sütlerine daha üstün. (Bu konudaki açıklama için lütfen bir sonraki yazıya bakın) Bu gibi durumlar nedeniyle mamaların üretilmesi gerekiyor. Yasa’nın engellemeye çalıştığı şey mama firmalarının etik olmayan pazarlama teknikleri. Dünyanın çeşitli ülkelerinde faaliyet gösteren çok uluslu mama firmaları bu kuraları esnetmek için elinden geleni yapıyor; dahası sistematik bir şekilde ihlal ediyor. Batı ülkelerinde kanunların hayata geçirilmesi daha ciddi bir şekilde yapıldığından ihlaller özellikle Asya ülkelerinde yoğunlaşıyor. Bu konuda aktif sivil toplum örgütleri Uluslararası Yasa’nın nerde ve nasıl ihlal edildiği ile ilgili bilgi toplayıp yayınlıyorlar. Mesela bu web sitesi gibi... Halen, düşük ve orta gelir düzeyindeki ülkelerde her yıl bir milyon bebeğin endüstriyel bebek mamaları kullanımı yüzünden öldüğünü söyleyen kaynaklar var

Türkiye bu Uluslararası Yasa’yı kabul ettiği için ülkemizde de bu kuralların bağlayıcılığı olması gerekiyor. Ancak ulusal mevzuata yansıtılmasındaki eksiklikler ve uygulamadaki hatalar nedeniyle Yasa ülkemizde her hafta, her gün deliniyor. Bu sorunun aşılması, Yasa’nın tüm maddeleri ile ülkemizde yürürlüğe girmesi için yıllardır çalışmalar sürdürülüyor. 40 yılı aşkın bir sürede ilerleme ne yazık ki oldukça sınırlı. Sonuç olarak Uluslararası Yasa ülkemizde her gün deliniyor. Yukarda bahsettiğim raporlarda ‘Turkey’ diye ararsanız çok sayıda ihlalin dokumante edildiğini görebilirsiniz. 

"N’apalım, biz de uymayıverelim bu Uluslararası Yasa’ya” diye düşünmeyin. Çünkü 2008’den sonraki dönemde ülkemizde emzirme oranları ciddi şekilde düşüşe geçmiş durumda. Mama firmaları tanıtımlarında, reklamlarında bunun aksini iddia eden rakamlar öne sürüyorlar ama veriler çok net: 2008’de ilk 6 ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı %42 iken 2013’te ciddi bir şekilde düşerek %30 oldu. Yani şu anda Türkiye’de sadece üç bebekten biri ilk 6 ay sadece anne sütü alıyor. (Kaynak: Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008 ve 2013 sonuçları). Bu veriler ülkemizde Uluslararası Yasa’nın hayata geçirilmesi için acilen harekete geçmemiz gerektiğini gösteriyor. 

Şimdi size soruyorum. Mevzuatı, eksiklikleri, her şeyi bir kenara koyun ve elinizi vicdanınıza koyun lütfen. Ülkemizde emzirme oranlarının artması için neye ihtiyacımız var? Mama firmalarının daha fazla tanıtımına mı? Uluslararası Yasa’nın tam ve doğru bir şekilde hayata geçirilmesine mi? 

Eğer bu Yasa’nın Türkiye için önemin anladıysanız lütfen bu bilgileri ve bu yazıyı çevrenizle paylaşın. Ancak bu şekilde kamuoyu oluşturarak ilgili kurumlar üzerinde etki yaratabiliriz. 

Dr. Tomris Cesuroğlu 
Hekim, araştırmacı ve anne 

13 Ekim 2015 Salı

Çocuk Yetiştirmenin Siyasetle Ne Alakası Var?

Seksen sonrası apolitik gençlik bugünün apolitik ebeveynleri oldu. Olana bitene seyirci kalan, haksızlıklara sesini çıkartmayan bir kuşak olduk çıktık. Ancak buraya kadardı. Geldiğimiz şu noktada ebeveynlik yaparken, çocuk yetiştirirken apolitik kalmamız, memleket meseleleri hakkında fikir yürütmememiz ve çaba harcamamamız mümkün değildir. Çünkü daha fazla sessiz kalırsak, can verme sırası bizim çocuklarımıza gelecek. Çünkü ülkeyi top yekûn eğitmeye, kalkındırmaya, bilinçlendirmeye çalışmaz isek, çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakamayacağız. Çocuklarınızın geleceği için sizlerin bu ülkeyi, olan biteni anlayan ebeveynler olmanız, sadece kendi çocuğu için değil, bu ülkedeki tüm çocuklar için çalışan çabalayan insanlar haline gelmeniz gerekiyor. 

Yüksek duvarları üzerine tel örgü çekilmiş siteler, özel okullar, bol güvenlikli iş yerleri ve plazalar, girişi metal dedektörlü alışveriş merkezleri size sahte bir ‘güvenlik’ hissi veriyor. Kendi sosyal sınıfından, dünya görüşünden olmayanlarla bir arada kalmaya, muhatap olmaya tahammülü kalmamış çoğunuzun. İster dindar, ister Atatürkçü, ister değil fark etmez, aynı sizin gibilerin yaşadığı mahallelerde ve iş yerlerinde, girişine ‘Kürt giremez’ yazılı şehirlerde ‘ötekilerle’ muhatap olmadan yaşamaya çalışıyorsunuz. Ama çözüm bu değil. Güvenlik ve ‘ötekiler’den uzak durma kaygısı ile kapandığınız siteler, plazalar, AVMler, mahalleler, şehirler aslında hapishaneleriniz; farkında değilsiniz. Bu ülkedeki herkes, ama herkes için geçerli bu: ya birlikte batacağız, ya birlikte çıkacağız! Başka yolu yok. 

Gece gündüz çalışıp iyi muhitlerde ev aldığınızda çocuğunuzu ‘ötekiler’den uzak tutarak onun iyi bir görgü ile yetişeceğini, onu tehlikelerden uzak tutacağınızı sanıyor çoğunuz. Ama bu iş o kadar kolay değil. Keşke olsaydı, ama değil. Birincisi, iyi muhitler, iyi insan yetiştireceğinizin garantisi değil. Dahası, öbür muhitlerde yetişen çocukları umursamazsanız, gelecekte onların verdiği oylarla başa gelenler sizinkilerin geleceğini karartacak, farkında değilsiniz. Hepimizin çocuğunun geleceği için bu ülkenin toptan daha iyi bir muhit haline gelmesi gerekiyor. Daha güvenli, daha medeni, insanların saygı ve sevgi içinde yaşadığı bir ülke. Bunun için de sizin oralardan olmayanları, sizden olmayanları fena halde umursamanız, onlar için çalışmanız çabalamanız gerekiyor. ‘Bunlar cahil, bunlar koyun sürüsü, bunlar ateist, bunlar münafık, bunlar bölücü, bunlar vatan haini...’ demekle olmuyor. Onların çocuklarının canını, hayatını, sağlığını, eğitimini umursamamakla olmuyor. Esas ‘ötekiler’in çocuklarının daha iyi yetişmesini sağlamalıyız ki, ilerde senin benim çocuklarımız ile yaşanılır bir ülke kursunlar. 

Sizin çocuğunuzun kurtuluşu esas ‘öteki mahalleler’e bağlı, hala anlamadınız mı?

Dişinizden tırnağınızdan arttırıp çocuğunuzu iyi bir okula, özel okula, gönderebildiğinizde çocuğunuzun iyi bir eğitim alacağını, hayatını kurtardığınızı sanıyorsunuz. Ama bu ülke daha adil, daha yaşanılabilir olmadığı sürece bu özel okullar filan çocuğunuzu kurtaramayacak. Çünkü ülke bataklığa doğru çekiliyor ve sizin aileniz de bu gemi içinde. Çocuğunuz iyi bir okuldan çıkınca eğitim sisteminin yerlerde süründüğü bu ülkede nispeten en ‘eğitimli’lerden biri olabilir. Ama çıkabileceği en yüksek nokta batmakta olan bir geminin direğidir. O gemiyi birlikte çıkartmamız, birlikte yüzdürmemiz gerekiyor. Kendi çocuğunuza en iyi okulu nasıl seçerim diye düşünürken bir yandan bu ülkenin eğitim sistemi nasıl daha iyi hale gelir, çocuklara analiz sentez becerisi nasıl kazandırılır diye kafa yormak, çaba harcamak gerekiyor. 

Çocuğunuzun geleceği esas o burun kıvırdığınız kenar köşe mahallelerdeki okullarındaki, köy okullarındaki eğitime bağlı, hala anlamadınız mı? 

Gece gündüz çalışıp para biriktirerek ailenizin sağlığını garantiye alabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Çocuğunuz hasta olduğunda bir sürü para döküp kapısını aşındırdığınız muayenehaneler ve özel hastanelerin kamu hastanelerinden pek de farkı yok aslında. Doktorlar aynı tıp fakültelerinden, hemşireler aynı yüksek okullardan çıkarken, yani sistemin ‘insan sermayesi’ aynı iken, sırf birine daha çok para veriyorsunuz, daha şık görünüyor, doktor biraz daha fazla zaman ayırıyor diye nasıl bir fark bekliyorsunuz? Ezberci bir ilköğretim ve lise eğitimi sisteminden çıkan doktorların tıp fakültesinde sadece 6 yılda üstün analitik düşünce becerileriyle donanabileceğini mi zannediyorsunuz? İster özel, ister kamu hastanesi olsun, tüm sistem tetkik ve reçete, yani para üzerine dönerken bunlar arasında nasıl bir fark bekliyorsunuz? Bu işin özünde ülkenin insan sermayesi var. Sadece sağlık hizmetlerini değil, esas ülkenin sağlık sonuçlarını geliştirmeyi hedefleyen bir sistemin inşa edilmesi ve bunun sürdürülebilir hale getirilmesi var. Sağlık çalışanına insanca davranılması, değer verilmesi var; ki böylece onlar da hastalarına insanca davransın. Bunlar olmadan, sırf para ile, eşin dostun önerisiyle iyi bir doktor bularak hasta olduğunda çocuğunuza şifa bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Üzgünüm, ama bu işler öyle işlemiyor. ‘Herkes için Sağlık’ (Health for All) istemeli, bunun için çaba harcamalıyız. 

Bizi aydınlığa çıkartacak yol bu ülkede ölen, haksızlığa uğrayan, eziyet gören, tüm çocuklar ve tüm insanlar için üzülebilmekle başlayacak. Sadece kendi mahallenizdekiler, şehrinizdekiler için değil, herkes için demokrasi, adalet ve insanca yaşam istemelisiniz. Kendi mahallenizde görmek, yaşamak istemediğiniz şeyler başka şehirlerde olduğunda sesinizi çıkartmazsanız yarın bir gün sıra sizin oraya geldiğinde dayanacak noktanız kalmayacak. Ve inanın, bu iş böyle giderse sıra sizin mahallenize de gelecek. Yüksek site duvarlarınıza, bol güvenlikli plazalarınıza, AVM'lerinize güvenmeyin. Çünkü demokrasi denen şey bir ülkede sadece bir kesime gelmez, gelemez. Yaşadık, gördük. Demokrasi gelirse hepimize gelecek, giderse hepimizden gidecek. Bunun için, herkes için ‘ama’sız demokrasi, ‘ama’sız adalet, ‘ama’sız insanlık istemeliyiz. 

Siz çocuğunuz bir öğün sebzesini, meyvesin, etini yemese siz “ay evladım bugün dengeli beslenmedi” diye endişe ederken, Türkiye’nin öte yanında insanlar günlerce aç susuz evlerine hapsedildiğinde onların çocuklarını düşüneceksiniz. Sadece kendi şehrinizin, sosyal sınıfınız uğradığı haksızlıkları dile getirmeyeceksiniz. Hiç onaylamadığınız dünya görüşlerinden, hiç hoşunuza gitmeyen şeyler söyleyen insanlar haksızlığa uğradığında onların arkasında durabilmeli, hakkını savunabilmelisiniz. Hem de en az sizinkilerin hakkını savunduğunuz kadar. Türkiye’nin her yerinde, ama her yerinde ölen çocuklar için yas tutup barış isteyebilmelisiniz. Daha fazla ananın ağlamasını istemiyorsanız önce ‘öteki’ anaları düşünüp, kendinizi o anaların yerine koyabilmeli, onlar için üzülmelisiniz. İstisnasız tüm ülke için barış ve huzur içinde insanca bir yaşam isteyebilmelisiniz. İşte o zaman bu ülke çıkmaya başlayacak. 

Bu ülkenin eğitim, sağlık, adalet gibi temel sosyal sistemleri herkes için gelişmeden çocuğunuz için doğru düzgün bir gelecek sağlamanız mümkün değil. Bunların gelişimi de top yekûn politize olmamızdan geçiyor. Senin benim hepimizin çocuğunun geleceği için dibine kadar politize olmamız, siyasetçilerin ensesinde olmamız, verdiğimiz her oyun hesabını sormamız gerekiyor. Sırf sizin dünya görüşünüzün, sizinkilerin partisi diye oy verme, sandıktan sandığa hesap sorma devri bitti artık. Siyasetçilerden sadece sizinkilerin değil, ‘ötekiler’in hakkını da savunmasını istemelisiniz. Tekrar tekrar yazıyorum. ‘Ötekiler’ kurtulmadan sizin çocuğunuzun bir geleceği olamayacak. Siyasete yaklaşmak istemezseniz kendi ilgi alanınızdaki bir sivil toplum kuruluşunda, ama ötekiler berikiler diye ayrı gayrı gözetmeyen, konken klübüne dönmemiş bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü çalışabilirsiniz. Benim emeğim ne işe yarar demeyin. Binalar binlerce tuğladan yapılır. Her birimiz bir tuğla koysak alın size devasa bir bina. Haydi en olmadı eşle dostla konuşup olan bitene tepki verebilirsiniz, gözlerini açmalarını sağlayabilirsiniz. Hiç olmazsa Hz. İbrahim’in yakılacağı ateşe su taşıyan karınca gibi olun. Ateşi söndüremeseniz de tarafınız belli olsun. 

Yok siz hala bireysel gemilerde yaşadığınızı zannediyorsanız, kendinizi ve çocuklarınızı bireysel çabanızla, ya da sadece kendi sosyal sınıfınızın dayanışmasıyla kurtarabileceğinizi, koruyabileceğinizi sanıyorsanız size kötü bir haberim var. Çok fena yanılıyorsunuz. 10 Ekim’de Ankara’daki patlamada ölen HDP’li Ziya Saygın’ın cenazesi memleketi Sivas’ın Düzova köyünde, bir Alevi köyünde uğurlanırken çekilmiş bu fotoğrafa iyi bakın. Nasıl olsa HDP’li değilim, nasıl olsa Alevi değilim, nasıl olsa uzak bir yerde yaşayan köylü kadını değilim demeyin. Bu ülke böyle giderse hepimiz onlar gibi kolu kanadı kırık kalacağız. Haydi insanlıktan geçtim, bari kendi çocuğunuzun geleceği için lütfen bunu anlayın. 

On Ekim’de Ankara’daki patlamada ölenlerin nezdinde 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri bu ülkede hayatını kaybeden herkese Allah’tan rahmet, kalanlarına sabır diliyorum. Başımız sağ olsun.

Tomris Cesuroğlu

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım