19 Mayıs 2017 Cuma

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 35. Hafta

Mutlu günler BYBO ahalisi; 

İki haftadır bahsettiğim bacağımın ağrısı iyice arttığı için baston almak durumunda kaldık. Yürüyüşüm bir nebze de olsa daha az acılı hale geldi, fakat yatmak hala işkence. Dönemiyorum, yatamıyorum, pozisyon alamıyorum. Tam hazır hale geliyorum, çişim geliyor! Çok keyiflendiğimi söyleyemeyeceğim o anlarda. Bir yandan az kaldı diye seviniyorum diğer yandan bu ağrı ile doğum konusu canımı sıkıyor. Geçecek gibi değil şimdilik, artma henüz yok ama azalmanın da olmadığı kesin. Karar vermek için 2 3 haftamız var sanırım, bu süreçte hiç geçmezse doğal doğuma elveda diyoruz, belki epidural ile normal doğum mümkün olur. Hayırlısı artık. 

Bu haftaki doktor ziyaretimde bebenin durumuna, suyuna, pozisyonuna baktık. Kafası aşağıda, pozisyonunu almış. Suyu, kilosu normal. Boyuna son iki aydır hiç değinmiyor biz de sormuyoruz. Keza yüzünü de bizimki bir kere gösterdi şimdiye kadar, onun için de uğraşmayalım demiştik. Neyse ki doktorum da ultrasonda çok uzun zaman geçirmiyor. Bakılacaklara bakıp çıkıyoruz, nasılsa doğunca görürüz boyunu, posunu. Geçtiğimiz Pazar günü benim ve eşimin arkadaşlarıyla bir kahvaltı organize ettik. Organizasyon fikri biricik arkadaşım Seda'dan çıktı. Temiz havada sohbet muhabbet modunda tam da benim istediğim gibi toplanma oldu. İrili ufaklı bebeğe hediyeler geldi, bir de üstüne program anneler gününe denk gelince tadından yenmedi. Bebekten sonra (en azından) yakın zaman içinde o kadar kalabalık grup halinde bir araya gelemeyeceğimizi düşündüğümüzden bana da eşime de bu top-lanma iyi geldi. Özellikle bacağımdan dolayı evde kısılmış gibi hissettiğim şu dönemde benim için ayrıca iç açıcı oldu, o kısmı da belirtmeden geçemeyeceğim. Bebek sahibi olmayı planlamaya başladığımız andan itibaren bu alana yönelik okumalar yaptığımı daha önceden belirtmiştim. Yaptığım okumaların başında da doğumun nasıl olması gerektiğine dair kitaplar, makaleler, BYBO yazıları yer almıştı. Tüm öğrendiklerimden kendime bir doğum planı çıkarmış, hazır da tutmuştum. Gerçekçi istekleri yazdım plana temelde; ışıkların kısılması, sezaryende bebeğin kendi kendine çıkışına müsade edilmesi, odanın ısıtılması gibi büyük ihtimalle yapılamayacak istekleri çok ele almadım. Benim için daha kritik konulara değindim. Okuduklarımdan yola çıkarak hazırladığım doğum planımı büyük ihtimalle kullanamayacak olsam bile belki yararlanmak isteyen olur diye paylaşıyorum (eğer bir hata, yanlış bilgi var ise düzeltirseniz sevinirim)


"Doğal doğumun süreçleri açılmanın ne olduğu, sancıların nasıl başlayacağı ve devam edeceği konusunda bilgi sahibiyim.Sizlerin de yardımıyla mümkün olduğunca müdahalesiz bir doğum gerçekleştirmek istiyor ve doktorumun karar vereceği tıbbi bir gereksinim olmadığı sürece aşağıdaki tercihlerimi hastane personeli olarak göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum. Anne Adayı ile ilgili; Hastaneye girişimde "prosedür" amaçlı damar yolu açılmamasını, acil bir durumda gerekirse açılmasını, Odada mahremiyete özen gösterilmesini, Doldurulması gereken evrakların önceden verilip, tarafımca doldurmasını eğer bu durum ger-çekleşmezse o esnada resmi işler için rahatsız edilmemeyi, sezaryen ihtimaline karşı, uzun sürme ihtimali olan saatler boyu yiyip içmeme müdahale edilmemesini, acil bir durumda gerekli işlemlerin yapılmasını, Uzun süreler NST'ye bağlı bırakılmamayı, hareket özgürlüğümün sağlanmasını (yürüyüş, banyo, pilates topu üzerinde hareketler), lavman yapılmamasını, Herhangi bir tıbbi zorunluluk hali dışında sadece süreci hızlandırmak ya da kolaylaştırmak amaçlı suni sancı verilmemesini, Ben talep etmediğim sürece epidural verilmemesini, su kesesi patlatma, suni sancı verme, epiyoztomi uygulamalarının gereklilik hallerinde uygulanmasını, bekleme gibi bir seçenek olduğu sürece daima ilk olarak beklenilmenin seçilmesini, sezaryen gerekmesi durumunda; epidural anestezi ile sezaryen yapılmasını, bebek ile ilgili; Doğum gerçekleştiği an bebeğin göğsüme konulmasını, acil bir durum olmadığı sürece ilk kontrol-lerin tentene temas esnasında yapılmasını ("Doğal doğumcu" denilen doktorların genelde bu işlemi yaptığını biliyorum ama benim için mümkün olacak mı emin değilim), sezaryen doğum olma durumunda da tentene temasın es geçilmemesini (bunun yabancı kaynak-larda mümkün olduğunu okudum ama Türkiye'de yapan var mı bilmiyorum), kordon akışının sonlanana kadar kesilmemesini, İlk 30 dakika içinde emzirme konusunda teşvik amaçlı yönlendirilmelerde bulunulmasını, ilk gün yıkanmamasını istediğimi belirtirim". 

Bu yazdıklarımdan tamamen alakasız bir şekilde doğum olabileceğini biliyorum, hatta büyük ihtimalle öyle olacak, saplantılı bir şekilde böyle olmazsa kahrolurum modunda değilim. Fakat kendim ve bebeğim için en doğru olduğunu düşündüklerimi isteyip, onlar için çaba sarf etmem ger-ektiğine inanıyorum. Tabii ki burada ana olay benim ve bebenin sağlığı. Sağlıkla o hastaneden çıkmamız ilk hedefim, kimse tentene temas yapmadı diye hastalanmıyordur ya da hayatı kurtaran sezaryen oldu diye kahrolmuyordur veyahut sezaryen oldu diye "eksik anne" olmuyordur! Fakat en idealini isteyip ne çıkarsa bahtıma modunda da sakınca görmüyorum. İlk dakikalarda emzirme ko-nusu ayrı. Bu konuda (o aşamada) ne kadar baskıcı olabilirsem olmak istiyorum. Özellikle o mev-zusuda eşimi de yeterince bilgilendirdim, o da benimle aynı doğrultuda gidecektir. Yine de mümkün olmazsa dediğim gibi bebeğimin doğduğu günü kendime zehir etmem, o saatten sonra neyi nasıl yapmalıyım, o duruma odaklanarak ilerlerim. Baktım baş edemiyorum, sizlere gelirim ne yapayım diye. Yeter ki bebe de ben de sağlıkla hastaneden çıkıp, evimize gelebilelim. 

Bu hafta düzenlenecek olacak BYBO buluşmasına gidemeyecek olduğum için gerçekten çok üzüldüğümü buradan da belirtmek isterim. Bacağım resmen bana kelek yaptı! Bir sonrakinde kucağımda bebemle gitmek nasip olur umarım diyelim. Evet, bu hafta da içimi dökmeyi bitirdiğime göre yeni haftada görüşmek üzere. 

Sevgiler,
Ezgi

18 Mayıs 2017 Perşembe

Ortak Velayet Nedir?

Ne zamandır yazmak istediğim fakat fırsat bulamadığım bir mesele vardı. Boşananlar ve yeniden boşanmak isteyenler için "Ortak velayet" nedir? 

Adı üstünde, ortak velayet, eşlerin, daha doğrusu ebeveynlerin müşterek çocuk ile ilgili her konuda birlikte karar verebilmeleri ve çocuğun giderlerine birlikte katılmalarıdır. Hayatımıza nasıl girdi derseniz, anlatayım, biraz şaşıracaksınız belki. Medeni Kanun'da boşanma durumunda, çocuğun üstün yararı gözetilerek velayetin eşlerden yalnızca birine verilmesi, velayet verilmeyen ebeveyn ile de kişisel ilişki kurulması düzenlenmiş idi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Aihs) bildiğiniz üzere tarafız, dolayısıyla ek protokolleri hakkında da aynı usulle onaylama/uygun bulma yapıldığında bu protokoller de bizim için bağlayıcı. Anayasa m. 90 der ki, usulüne uygun onaylanan uluslararası antlaşmalar kanun hükmündedir. Yani devlet, iç hukukunda da onayladığı antlaşma maddelerini uygular. (Ayrıntı için tıklayınız.) İşte bahsedilen düzenlemeyi içeren Aihs Ek 7 nolu protokolün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun 25/03/2016 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giriyor, yani o tarihten bu yana ortak velayet hükmü verilebileceği söz konusu oluyor. (Bkz link). 


Protokol metni şöyle: Aihs Ek Protokol 7, Madde 5: 

"Eşler evlilikte, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesi durumunda, kendi aralarında ve çocukları ile ilişkilerinde medeni haklar ve sorumluluklardan eşit şekilde yararlanırlar. Bu Madde devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri almalarını engellemez." Hiç o zamana kadar bu kararı veren cesur hakimler veya ortak velayet talep eden uygulayıcı/yol açıcı avukatlar oldu mu bilmiyorum ancak, bu değişiklik Hakim Ömer Uğur Gençcan'ın facebook hesabından geçtiğimiz aylarda duyuruluyor. (Bu zat kim derseniz, boşanma, velayet ve (mal rejimi hariç) aile hukuku davalarının görüldüğü Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin başkanıdır.) Derken böylece, ebeveynlerin türlü yüzlerini gösterdikleri velayet meselesine yeni bir soluk gelmiş oluyor. Yerel mahkeme hakimleri, 'nasılsa kararım bozulmaz, başkan da ortak velayeti destekliyor' güvencesi ile ortak velayete hükmetmeye, avukatlar da bu sıkıcı hayatlarında yeni bir çığır açıldığı için hevesle ortak velayet talep etmeye başlıyor. Verilen ve onanan kararlar var. Fakat bu işin de artıları eksileri var. Velayeti ısrarla isteyen ancak çocuğun fiilen annesi ile yaşaması gerektiğini düşünen 'baba'lar var. Bu örneklerde çocuğun nüfus cüzdanını çıkarmak, bir okula kaydettirmek, hastanede acil ve gerekli bir durumda bir izne olur vermek anne için imkansız oluyor. Veya, kadın, gerçekte olmasa bile 'can güvenliği tehdidi' gerekçesi yaratıp şehir değişikliği yapabiliyor, çocuğu babanın hiç haberi olmayan bir şehre yerleştirebiliyor, hiç istemediği bir okula kaydettirebiliyor. Ortak velayetle bu sorunlar aşılabilir diye düşünüyorum. Fakat, 'velayet bende de olsun ve ben rıza göstermeden anne kafasına göre hiçbir şey yapamasın'cı 'baba'lara karşı bu ortak velayet işi nasıl uygulanır, kötüye kullanılır mı, sanki annenin de 'tapusu' babadaymış gibi bir düşünce yaratır mı bizim eeaarkeklerde, bunu zamanla göreceğiz. 

Ortak velayet talep etmediğiniz sürece mahkemece kendiliğinden karar verilmez. Yani siz ya da karşı taraf istemedikçe ortak velayet davada gündeme gelmez. Ortak velayet üzerinde her iki taraf da anlaşmalıdır ki karar bu yönde verilebilsin. Ortak velayet değerlendirilirken de çocuğun yüksek menfaatine bakılır. İlla siz istiyorsunuz diye, mahkeme ortak velayete hükmetmeyebilir. Çocuk için daha faydalı buluyorsa sadece babaya veya sadece anneye verebilir velayeti. Bu kurum, sadece yeni gerçekleşecek boşanma davalarında uygulanmayacak. Daha önce boşanmış iseniz, velayetin yeniden düzenlenmesi ve ortak velayet talepli bir dava açabilirsiniz. Kanaatime göre, anlaşmalı boşanmalarda, eğer gerçekten anlaşmalı boşanma ise, ('amaan boşanayım da lanet olsun, gerisine sonra bakarız' psikolojisiyle istemediğiniz bir protokolü imzalama durumu yoksa yani) bir araya gelip görüşebilecek şekilde ayrılıyorsanız, ortak velayeti gündeme getirebilirsiniz. Çocuk diğer ebeveynle yaşıyorsa, velayetin de onda kalacağı ihtimal dahilinde ise ve giderleri de karşılayabilecek durumda iseniz, istenebilir. Onun dışında, özellikle kadınlar açısından,uygulamada çok yaygınlaşmadığından temkinli olmak gerekir, diye düşünüyorum. Yani iş yine ebeveynlere düşüyor. 

Düzenleme ne getirirse getirsin, avukatınız ne talep ederse etsin, mahkeme neye hükmederse hükmetsin, vatandaşın anladığı ve uyguladığı önemli oluyor. Boşanan ve ilişkisi sona eren karı-kocadır, eşlerdir. Ebeveynler değil. Bu düşünce ile çocuk için her zaman bir araya gelme (mezuniyet, düğün, hastalık vb) zorunluluğu / ihtimali de göz önünde bulundurularak hareket edilmeli, çocuklar, eşler arasındaki kavgaya, evliliği bitiren olaylarda yaşanan hırslara kurban edilmemelidir.

Av. Hande Burma

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Çamaşır Makinesi Bakımı ve Onarımı

Mütemadiyen "çamaşır makinem koku yapıyor" şeklinde post açılıyor BYBO'da. Bu konuda birkaç şey söylemek istiyorum. 

Makinenizde koku yapan şey küf ve mantarlar. Küf ve mantarlar yaşayan organizmalardır ve her canlı gibi uygun ortam bulunca ürerler. Bu canlılar için uygun ortam besin+su+sıcaklıktır. Makinenizin içinde su ve ısı her daim mevcut zaten. Geriye kalıyor besin, onu da her çamaşırla birlikte siz atıyorsunuz. Çamaşırlarınızın iç yüzeyine yapışan deri döküntüleri makinenizdeki mikroorganizmalara besin oluyor. Şöyle düşünün: Bulaşıkları elde yıkayacaksınız. Hiç akıtmadan leğene doldurdunuz, yıkadınız. Leğenin içi yemek artıkları ve deterjanlı su ile doldu. Leğendeki suyu boşaltıp, yıkamadan ve kurutmadan dolaba kaldırdınız. O leğen kokar arkadaşlar. Yıkama esnasında deterjan kullanmış olsanız bile, yemek artıkları leğenin yüzeyine yapışır. Her yıkamada leğeniniz biraz daha kirlenir. O yüzden her bulaşıktan sonra bulaşık leğenini de yıkayıp kurumaya bırakırız. İşte çamaşır makinenize olan da bu. Çamaşır makinenizi temiz kullanmadığınız ve her yıkamada bakımını yapmadığınız sürece makineniz kokar. Çünkü deterjanlar mikrop ve bakterileri öldürse de mantar ve küfü öldürmez. Banyonuzdaki derz aralarını deterjan ve çamaşır suyuyla temizleyemiyorsunuz, hatırlayın. 

Peki ne yapmalı? 

1-) Öncelikle makineye giren besin miktarını azaltın. Yani tabakları bulaşık leğenine koymadan yemek artıklarını sıyırmak gibi. Deneme amaçlı olarak, yere siyah bir örtü örtün. Çamaşırları ters çevirip silkeleyin. Özellikle yetişkin erkek çoraplarını. İşte o gördüğünüz deri döküntüleri hep besin. Deterjan ve sıcak suyla eriyip macun kıvamına gelecek ve makinenizin her yerine sıvanacak. Mantar ve küf üretecek. O yüzden; çamaşırları makineye atmadan önce ters çevirip silkeleyin. (Bunu küvetin içine yaparsanız daha pratik olur. Her seferinde siyah örtüye gerek yok. Neden bahsettiğimi görün diye söyledim.) 

2-) Makinenizin kapağını ve çekmecesini her daim açık tutun ki kuruyabilsin. Makinenin içi öyle 1-2 saatte kurumaz. Yıkadığınız şişelerin içi ne kadar sürede kuruyor onu düşünün. Hatta banyonuzun kapısı da mümkün olduğunca açık kalsın. Ortam nemliyse makinenin içi, kapaklar açık kalsa da kurumaz. 
3-) Bence en önemlisi bu kısım. Makineyi kirlettikten sonra temizlemeye uğraşmak yerine her yıkamada temiz kalmasını sağlamak daha kolay ve verimli. Sonuçta makine kirliyse çamaşırlar da kirli demektir. Benim tavsiyem deterjanlara ve hatta çamaşır suyuna güvenmeyin. Yumuşatıcıdan ise kesinlikle uzak durun. Ne demiştik; deterjan ve çamaşır suyu, mantar ve küfü önlemez. Bu konuda işinize yarayacak en sağlıklı ve etkili malzeme sirke. Her yıkamada yumuşatıcı yerine kullanacağınız sirke hem makinenizi hem de çamaşırlarınızı arındırır. 

a-) Deterjan yerine çamaşır sodası ve sabun tozu kullanın. Soda suyun sertliğini alır, sabun tozunun etkisini arttırır. Bu açıdan önemli. Granül sabun yerine toz sabun toz sabun tercih edin. Granül sabunlar düşük ısılarda erimiyor. Yüksek ısıda ise çok köpürdüğünden taşma yapıyor. Ben Hacı Şakirin granül sabununu saydığım sebeplerden sevmedim. Dalan Roxy bu açıdan çok daha iyi. 

b-) Yumuşatıcı yerine sirke kullanın. Sirke hem çamaşırlardaki hem de makinedeki sabun artığını temizler, dolayısıyla çamaşırlarınız yumuşak olur. Daha önce de söylediğim gibi; mantar ve küf üzerinde etkili olan da sirkedir. Her yıkamada kullandığınız taktirde makinenizin düzenli temizliğini de yapmış olursunuz. 

c-) Makinesi eski olanlar için bu iş kolay. Ama yeni nesil tasarruflu makinesi olanlar sabun tozu, sirke kullanımında zorlanacaklar. Çünkü tasarruflu makineler az su kullanıyor. Bu da yeterli yıkama ve durulama yapamadıkları anlamına geliyor. Şöyle düşünün; sabun deterjandan çok daha kolay arınır. Sabun arınmıyorsa deterjan hiç arınmıyor demektir. Bu durumda tasarruflu makinesi olanların deterjanı mutlaka ve mutlaka bırakması gerekir. 

d-) Soda, sabun tozu, sirke üçlüsünden ne miktarda kullanacağınız; makinenize, suyun sertliğine, sıcaklığına, çamaşırın cinsine ve miktarına göre değişir. Ben kosla ölçeğiyle birer ölçek soda ve sabun tozu, iki küçük fincan sirke kullanıyorum.Sodayı ve sabun tozunu kazana, sirkeyi çekmeceye koyuyorum. Sadece iç çamaşırları 60'ta yıkıyorum. Gerisi en fazla 40'ta. Deterjandan çok daha iyi sonuç alıyorum. Siz de yukarıda saydığım kriterler göre kendi oranlarınızı deneme yanılma yöntemiyle bulacaksınız. Suyunuz sertse sodayı arttırın. Sentetik malzemelerde ve sıcak sularda sabun tozunu daha az kullanın. Sabun kalıntısı kalıyorsa sirkeyi arttırın gibi. e-)Tasarruflu makineniz varsa çift durulama yaptırın. Sirkeyi ikinci durulamada kullanın. Gerekirse çamaşır miktarını azaltarak yıkama ve durulama esnasında makineye su ekleyin. Bu dediğimi; deterjan kullanıyorsanız mutlaka yapın. Çünkü DURULANMIYOR. 

4-) Ve en sonuncusu. Arkadaşlar; çamaşır makinesi dediğiniz dönme hareketi yapan kettledan ibaret. Dönme hareketi çitilemeye karşılık gelir. Gerisi de zaten sıcak su ve temizlik malzemesi. Yani o ekstra özelliklerin tamamı pazarlama taktiği. Makinenizde yorgan yıkama programı, bebek programı, spor kıyafeti programı, elmas kazan teknolojisi falan olmasa da olur. Bunların tamamı fiyatı üçe beşe katlar ve tamamı gereksizdir. Elektrik tasarrufunu devir sayısını düşürerek yapıyorsa almayın. Su tasarrufu adı altında yeterli su kullanmıyorsa almayın. Unutmayın; sabun arınmıyorsa deterjan hiç arınmaz. Her yıkamada ekstra durulama yapmak zorundasınız. E o zaman nerde kaldı tasarruf. Su sıcaklığını ve programı ayrı ayrı seçebildiğiniz basit bir makine işinizi görür. Çamaşır makinesi 3-5 bin lira verilecek bir alet değildir. 

5-) Bir de unutmadan; metal yorgunluğu denen birşey var. Beyaz eşya için 10 yıl civarı. Makinenizden ömür boyu sizinle kalmasını beklemeyin yani. Onun da emekli olmaya hakkı var. Gerçi benimki 15 yıllık ama olsun. Siz bana bakmayın.

Eylem Çambel Atalar

12 Mayıs 2017 Cuma

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 34. Hafta

Ülkede çocuklar ölüyor. Çocuklar uyurken, panzer evin duvarına çarpıyor, duvar yıkılıyor. İki kardeş oracıkta can veriyor. Ana akım medyada haberi bir iki satırla geçiştirdiklerini görüyoruz, alternatif medya bunu siyasi boyutları ile ele alıyor. Fakat ben sadece ölen iki çocuğu ve anneyi düşünüyorum. İçim acıyor, ruhum sıkılıyor. Kendime kızıyorum, çevreme kızıyorum. Anneyi düşünüyorum, kahroluyorum. İki küçük çocuğu düşünüyorum. Hayatın acımasızlığını, doğduğun yer, kültür yüzünden çekebilecekle-rini, çektiklerini. Sonra oğlumu düşünüyorum. Bilerek, isteyerek dünyaya getirmeye çalıştığım oğlumu. Kendimden de eşimden de anlık soğuyorum. Bu coğrafyaya birini daha getirdiğim için kızıyorum. Fakat sonra içimde bir tekme hissediyorum, sanırım poposu. Karnıma dayanıyor, yeniden umutlanıyorum. Güzel günler gelmek zorunda diyorum, onlar için. Masum çocuklar için... Sonra uyumaya çalışıyorum, bir gece daha böyle bitiyor. 

Bu hafta ilk kez nst'ye girdim, bir sıkıntı çıkmadı. Bu süreçten itibaren kontrollerim bir hafta NST, bir hafta doktor ziyareti şeklinde gidecekmiş. Eğer tahmine uygun giderse herşey 5 - 6 sefer sürecek bu işlemler en fazla. Geçen hafta bahsettiğim bacak ağrım dayanılmaz bir hal aldı desem abartı olmayacak. Adım atamıyorum, bacağım kilitleniyor gibi oluyor. Hatta evdeki ofis sandalyesi ile tuvalete sürükleyerek götürüyorum kendimi. Duvarlara tutunarak ev içinde adım atıyorum şimdi ama daha ötesi yok. Yürüyüş, esneme olayları bitti. Yemek idareten yapar hale geldim. Doktor geçen hafta normal derken, bu haftaki ilerleme karşısında bu kadar kötü olmamalıydı diyerek ortopediye sevk etti. Orada bir sıkıntı çıkmadı. Haftaya genel cerrahiye gideceğim, kasık fıtığı ihtimalinden dolayı. Siyatikle alakası yok sadece kasık bölgesinde olan bir ağrı. Eğer bebek sinirlere baskı yapıyorsa, ağrının bebeğin büyümesi ve iyice aşağı doğru inecek olmasından dolayı artması bekleniyor. Bu durumda da normal doğum ne kadar mümkün olur kestiremiyoruz ne ben ne de doktor. Yürümek, bacakları açmak, eğilmek gibi işlemlerin tamamı şu an bu kadar acı verici boyutta iken o zaman nasıl olur bilmiyorum. Kafamdaki en kötü senaryo epidural ile normal doğum, doktorun en kötü senaryosu ise sezaryen. Bakalım bu ağrı geçecek mi? Yoksa doğuma kadar popom efsanevi boyutlara çıkana kadar yatıyor muyum? 38. haftaya kadar bekleyelim dedik bugün. Nasip, kısmet moduna girdim iyice. 

Bundan 3 sene önce ablam ilk doğumunu yaptığı zaman eşi beni aramış, ablamın doğuma girdiğini haber vermişti. Ben 40 dakika sonra hastaneye vardığımda ablamı odaya getiriyorlardı bile. Doğum başlamış, gelişmiş ve bitmişti. Yeğenim olduğu için aşırı mutluluk hissederken bir yandan da ablama karşı kızgınlık içindeydim. Nasıl bana daha erken haber vermezdi! Filmlerden bildiğim kadarı ile sancı başlayacak ve ablam doğuracaktı. Süreç zaten kısacık iken beni nasıl dışarıda tutardı! Hatta o güne kadar lohusa nedir bilmediğimden büyük bencillik içinde ablama sitem dolu bir iki laf söylemekten de kendimi almamıştım. Onun ise (neyse ki) gözü yeni doğan kızından başkasını görmüyordu. O günden bugüne geldik ve ne kadar büyük bir haksızlık yaptığımı fark ediyorum. Şu an herşeyin yolunda gittiği varsayımı ile doğumum başlasa karanlık bir odada tek başıma kalmak isteyecek kadar yalnızlığı tercih edeceğim kesin. 10 - 15 saat sürecek ortalama bir sancı ortamında hele ki inleme, bağırma gibi içgüdülerle hareket edilecek bir zaman diliminde yalnızlığı seçmek en doğru olan gözüküyor (en azından benim için). Yeterli imkanım olsa evde bile doğurmayı hastane ortamına açık ara tercih ederdim. Odamda sakin kimsecikler yokken, gerektiğinde ebenin desteği ile... Tabii ki bu durum benim için hayal ama diğer seçeneği sağlamak mümkün. 


Annelere bu fikrimi söylediğimde tahmin edersiniz ki hoş karşılanmadı. Annem zaten ablamın iki doğumda da hastaneye gitmediği için benimkine kesin gelecek gözü ile bakıyor. Kayınvalidem ise tek çocuğunun ilk bebesinin doğumuna şahit olmak istiyor. İkisine de hak veri-yorum, ama doğum benim. O süreç tamamen bana ait. Biz kapıda bekleriz gibilerinden tezlerle karşıma geliyorlar, ama onlar kapıda iken orada kalmayacaklarına eminim. Son zamanlara doğru özellikle en ufak bir durumda üzerimde gerginlik oluşturma ihtimalleri olduğu için ikisine de doğuma girerken haber verileceğini bir kere daha vurguladım. Hiç sallamadılar fakat alternatifleri de yok şu durumda. Belki doğum başladığı an kararım değişecek ve herkesi yanımda isteyeceğim bilmiyorum ama şimdilik ne kadar az kişi o kadar rahat doğum diye düşünüyorum. Epidural alırsam ya da sezaryen olursa böyle düşünmem gibi geliyor, hastaneye hazırlanıp gidip, acılar içinde kıvranmadan ilacı alıp ameliyathaneye doğru çıkınca yanında en sevdiklerini isteyebilir insan. Fakat şimdilik ablam Almanya'dan sadece doğum için Türkiye'ye gelecek bile olsa o da son saatler de yanıma katılacak gibi gözüküyor. Neyse ki o benim yaptığım bencilliği yapamayacak. Doğumdan sonra bana çok yardımcı olacağı kesin ama ilk zamanlar beni benimle bırakalım modundayım. Haziran başında geliyorlar ailecek. 38. haftamdan 40. haftanın ilk gününe kadar buradalar. Umuyoruz doğum o zamanlarda gerçekleşir. Gerçi ben geçtiğimiz Eylül ayında tam 22 gün ablamın yanında kaldım 40.haftasının sonuna kadar. NST'de hiç sancı çıkmayınca doğuma daha birkaç gün var diyerek buradaki işleri halletmek için gece eve geldim. Geldiğim gece sancısı başladı ve ertesi sabah yine Almanya'ya gitmek durumunda kaldım. Hastaneye vardığımda ikinci bebe sonrası yine ablamı odaya getirirlerken karşılaştık. Bakalım bizdeki durum ne olacak, hevesle bekliyorum. 

Bu haftalık haberler böyle. Yürüyüş en azından ev içinde rahat adım atabildiğim bir hafta beni beklesin diyorum. 


Sevgiler,


Ezgi

11 Mayıs 2017 Perşembe

Uyku Kitabı

Gündüz uykuları çocuklar için gerekli midir?

Çok gereklidir. Büyüdükçe gündüz uyku süreleri ve sıklığı azalır, ortalama 4 yaşında da kesilebilir. Gün içinde uyumayan bebeğin ciddi uyku sorunları oluşabilir. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre gündüz uykuları düzenli ve yeterli olan bebeklerin hafızaları ve öğrenme becerileri de daha iyi oluyor. Özellikle büyüme ataklarında bebeklerin gündüz uykularını kaçırmamalarına dikkat etmek gerekir. Daha çok beslenmeye olduğu gibi daha çok uykuya da ihtiyaç duyarlar bu dönemlerde. Ek olarak, gündüz uyuyan bebeklerin gece uykuları da iyi olur. 

İyi bir uykunun çocuklar için önemi nedir? 

Araştırmalar, bebeklik/ çocukluk döneminde yeterli ve düzenli uyumayanların bu sorunu yetişkinliklerine taşıdığını ve çözmekte zorlandıklarını gösteriyor. Bu bağlamda hem ailelerin hem de pediatristlerin bebeklerin sağlıklı bir uyku düzeni oluşturabilmeleri için çalışmaları gerekiyor. Bebeklerde uyku hijyeninin altın kuralı bir rutin oluşturmaktır. İlk 1-2 haftadan sonra emzirme düzeni yerleştikten, anne-baba ve bebek birbirlerine biraz alıştıktan sonra bu rutin rahatlıkla yerleştirilebilir. Uyku Kitabı'nda bu rutinin nasıl olması gerektiğine değiniyorum. Çocukların bedensel ve zihinsel gelişimleri için düzenli ve yeterli uykuya ihtiyaçları vardır. Uykusu eksik kalan çocuklar sık hastalanırlar, öğrenme problemleri yaşarlar ve genellikle mutsuz/ huzursuz çocuklar olurlar. 

Dr. Marc Weissbluth Healthy Sleep Habits, Happy Child isimli kitabında şöyle der: “Uyku problemleri (ya da bozuklukları) çocuğun yalnızca gecelerini değil gündüzlerini de kötü etkiler. Çocuk zihinsel olarak uyanık kalmakta zorluk çeker, dikkatini toplamada zorlanır, konsantrasyon güçlüğü çeker ve dikkati çok kolay dağılır. Aynı zamanda fiziksel olarak fevri hareketleri olur, hiperaktif ya da tembel olur.” Bütün bunlar da çocuğun ya da bebeğin gelişimini olumsuz etkiler elbette... Yapılan araştırmalara göre uyku sorunu olan bebeklerin %84’ü, ilerleyen yaşlarında da şu veya bu şekilde uyku problemi yaşamaya devam ediyorlar. 

Bir bebeğin hayatında önemli iki şey vardır: iyi beslenmesi ve iyi uyuması. Biz Türkiyeli ebeveynler, bebeklerimizin iyi beslenmeleri için gösterdiğimiz çabayı uykuları için göstermeyebiliyoruz. Oysa ki birinin eksikliği en az diğerinin eksikliği kadar etkiler bebeğimizin sağlığını ve mutluluğunu... Bunun farkında olarak bebeklerimiz için yapacağımız her şeyi onların iyiliğini düşünerek yapmalıyız. Onlar için iyi olan bizim için olmayabilir, evet. Fakat ana-babalık zaten fedakarlık değil midir? 

Uyku eğitimi nasıl verilir? Ne zaman başlamak lazım? 

Uyku eğitimine başlamadan önce bir düzen oluşturmalısınız. Bunun için dikkat etmeniz ve uymanızı tavsiye ettiğim 5 kural var: 

1- Bir uyku ritmi oluşturun: Bir uyku ritmi oluştururken bebeklerin doğduklarında sirkadyen ritim’lerinin henüz oturmadığını ve vücut saatlerinin dengeyi hala aradığını göz önüne almalısınız. Sirkadyen ritmin tam anlamıyla oturması için 2-4 ay gibi bir süreye ihtiyaç vardır. Bu da bebeklere 3 ay dolmadan neden uyku eğitimi vermemek gerektiğini açıklayan en önemli nedenlerden biridir. 

2- Bebeğinize temiz hava aldırın: Kızım Leyla 1 haftalıkken dışarı çıkmaya başladı, o gün bugündür kar fırtına yağmur çamur demeden muhakkak hergün dışarı çıkarız. Tabii ki güzel olan havalarda dışarıda geçirilen vakit daha uzun oluyor, kötü havalarda ise kısa tutuyoruz. Önemli olan evin dışına çıkması ve temiz hava alması. Çünkü temiz hava sağlıklı ve güçlü çocuklar yaratır. Bir çocuğun iyi uyuyabilmesinin şartlarından biri de sağlıklı olmasıdır. 

3- Bebeğinize egzersiz yaptırın: Çocuğun hareket etmesi sadece iyi uyuması için değil, kuvvet kazanması, fiziksel gelişimi ve genel anlamda sağlığı için de çok önemlidir. Son yıllarda oldukça yoğun biçimde karşımıza çıkan “sağlığınız için spor yapın” kuralı çocuklarımız için de geçerlidir. 

4- Bir uyku rutini oluşturun: Uykudan önce bir rutin oluşturmak, yatma saatinin yaklaştığına dair bir mesaj verir çocuğa. Böylelikle içinde bulunduğu hareketli ve eğlenceli ortamdan yavaş yavaş uzaklaşmaya alıştırır kendini. Eğer ani bir kararla bebeğinizi yatırmaya karar verirseniz ters tepecektir. Bebek uyumaya hazır olsa bir bu ani değişikliği anlamakta zorlanacak ve uyumayı reddedecektir. Tıpkı yetişkinlerin olduğu gibi bebeklerin de bir çeşit hazırlığa ihtiyaçları vardır. 

5- Bir uyku arkadaşı edinmesini sağlayın: Bazı çocukların bağımlılık geliştirdiği bir oyuncak arkadaşı vardır. Bu her zaman bir oyuncak olmak zorunda değildir; bir battaniye ya da emzik de olabilir. O olmadan uyumayı reddederler. Eğer sizin bebeğinizin böyle bir bağımlılığı yoksa edinmesi için yardımcı olmanızda bir sakınca görmüyorum. Çünkü bu tip oyuncaklar çocuğun rahat uyuması için çok yardımcı olurlar. "Peki ya bu alışkanlıktan vazgeçiremezsem?" diye endişe etmeyin çünkü eninde sonunda, siz istemeseniz de unutacaktır. 

Bebekleri sallayarak uyutmakta sakınca var mı?

Bizim toplumumuzda en yaygın uyutma şekli sallamaktır. Bebek ya ayakta ya battaniyede ya da beşiğinde sallanarak uyutulur. Bu da rahatlıkla alışkanlığa dönüşür. İlk 3 ay bebekleri sallayarak uyutmakta sorun görmüyorum eğer başka şekilde uyutma şansınız yoksa. Anca ayakta ya da battaniyede sallamamanızı, mümkünse sallanan koltukta kucağınızda sallamanızı öneririm. Çünkü uyku eğitimine sıra geldiğinde bebeği bağımlı olduğu ayakta yastıktan ya da battaniyeden uzaklaştırmanız zor olacaktır. Ancak ilerleyen sayfalarda bahsini edeceğin rutinin parçası olan ninni söyleme aşamasını kucağınızda gerçekleştirebilirsiniz. Kucakta sallamaktan kucakta ninniye geçiş çok daha az sancılı olur hatta çoğu zaman problem olmaz. Fakat bebeği battaniyeden ya da annenin ayaklarından koparmak daha zordur. Pek çok durumda "acımasız" bulunabilir. -

Uyku eğitiminde anne-babaların sık yaptıkları yanlışlar neler?

Uyku eğitiminde en sık yapılan yanlışları, anne ya da baba hazır olmadan eğitime başlamak, bebek hazır olmadan eğitime başlamak ve eğitimi herhangi bir nedenle yarıda kesmek olarak sıralayabilirim. Bebeğin uyku eğitimi hastalık, misafir veya seyahat gibi nedenlerle bozulabilir. Normal düzene döndüğünüzde bebeğinize eğitimi hatırlatmalısınız yoksa dönüşü zor olur. Uyku eğitimine başladığınızda en zor günler ilk 2 gün olacaktır. Sonrası daha rahat geçer pek çok anne-baba için. Eşlerin bu konuda birbirlerine destek olmaları da çok önemli. Eğer uyku eğitimi kararı verilmişse bunun birlikte verilmiş olması gerekir. Eşlerden biri eğitime yardımcı olmuyorsa bu bütün ev halkı için problem yaratır.

Eren Kaya

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Her kadının bir oğlu olmasına gerek yok. Ama olur da bir oğlu olursa…

Her kadının bir oğlu olmasına gerek yok. Kızı olmasına da. Ama olur da bir oğlu olursa… 

Her oğlan anası oğlunu önce bir insan olarak yetiştirmeli. Koynunda sevgiyle, şefatle büyütmeli. Kız ya da oğlan, tüm sevgisini tüm çocuklarına koşulsuz vermeli. Pipisi var diye oğluna özel bir şekilde davranmadan, öncelikle bir insan olarak büyütmeli onu. Öyle yetiştirmeli ki o oğlanı, büyürken, daha boyu anasını aşmadan çok önce, evdeki herkes gibi ev işlerine katkıda bulunmalı. Yaşı gelince kirlisini temizlerden ayırmayı öğrenmeli. Yaşı gelince çamaşırını kirliye koymalı, yaşı gelince çamaşır asmalı, toplamalı. Yaşı gelince bulaşık kurulamalı. Yaşı gelince ayakkabı boyamalı. Yaşı gelince bozulan oyuncağını tamir etmeli. Yaşı gelince karnını doyurmayı bilmeli. Yaşı gelince düğmesini dikmeli. Yaşı gelince çicek dikmeli. Bunları oğlan olduğu için değil, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorumluluk sahibi bir birey olabilmesi için öğretmeli. Çünkü o ana gücünü oğlunun hala ona muhtaç olmasından almamalı. 

Öyle yetiştirmeli ki o oğlanı sırf oğlan olduğu için kendine bir şeyi daha fazla hak görmemeli. Ya da oğlan diye kendini hiç bir işte eksik görmemeli. Ne ‘kızlar şunu yapamaz…’ demeli, ne de ‘oğlanlar şunu yapamaz…’. Her insanın içinde sonsuz bir güç ve beceri olduğuna, istediği her şeyi yapabileceğine inanmalı. Aynı şeyi etrafındaki kadınlar için de düşünmeli, yediden yetmişe her yaştan kadın… Öyle yetiştirmeli ki oğlan çocuklarını, hayatındaki kadınların kıyafetine ya da yaşamına karışmanın haddi olmadığını bilmeli. Anne, kız kardeş, eş, kız çocuğu, kuzen... Hepsinin hayatına babası, erkek kardeşi ve oğlununki kadar saygı duymalı. 

Her oğlan anası, ataerkil düzenin devamını erkeklerin değil, onları yetiştiren anaların sağladığını bilmeli. Kocaman adam olduğu halde hala anasına muhtaç birini yetiştirdiği için değil, sorumluluk sahibi, kendine ve çevresindeki tüm insanlara saygılı bir birey yetiştirdiği için gurur duymalı. Kendine saygısı olan her oğlan anası, yetiştirdiği çocuk ile ataerkil düzenin tekerine çomak sokmalı! 

Tomris Cesuroğlu 

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 33. Hafta

Merhaba BYBO'nun güzel insanları, 

Hamileliğimin son haftalarından birini daha devirmiş bulunuyorum. Klasik belirtiler vücudumu ele geçirmiş durumda; halsizlik, kabus, yatakta dönmenin imkansız hale gelmesi, mide yanması, devamlı açlık hissi... Her biri ile mutlu mesut yaşıyorum işin aslı. Derdimiz bu olsun diyorum, o kadar az kaldı ki belirtilerimi bile sever vaziyetteyim biri hariç; ders çalışma mevzum! Hiç yemeyen bebeğe yemek yedirmek kadar zorlu bir hale geldi. Konsantre olamıyorum, kafam almıyor gibi hissediyorum, okuduğumu hemen unutuyorum. Verimli çalışabileceğim son bir ayım ama ben tamamen koptum. Şu an öyle bir lüksüm olmadığı için kendimi zorluyorum velev ki çalışmasam bile başka bir şey yapmayıp kendime "işkence" çektiriyorum. Aklım derste oluyor ama çalışmıyorum; saçma sapan bir kısır döngü içinde takılıyorum. Umuyorum ki Mayıs ayı bana bu konuda biraz daha cömert davranır da odaklanabilirim. 

Yaklaşık 5 gündür sol kasığımda - tam bacakla birleşim yerinde - ciddi bir ağrım var. Yürütmeyecek kadar zorluyor bazı zamanlar. Yatarken ya da kalkarken sıkıntı yok. Ne zaman yürümeye başlasam ağrı da başlıyor. Ağrıda hiç azalma olmayınca doktor randevumu öne çekerek yanına gittim. Ultrason muayenesine göre bebemin kafası doğum pozisyonuna girmiş fakat biraz fazla girmiş. Haftasına göre kafası fazla aşağılarda şu an. Bu nedenle önümüzdeki iki hafta hareketleri biraz sınırlandıralım dedi doktor. 36'dan sonra istediği kadar insin o baş ama şimdilik kalsın bir orada. Yukarı çıkmasın, pozisyon değiştirmesin de böyle bekleyelim biz. Ağrının da bebemin kafasının oradaki bir bağ dokusuna baskı yapmasından olduğu ortaya çıktı. Sonuç olarak yapacak bir şey yok, eğer kafasını biraz oynatırsa rahatlama imkanı varmış, yoksa böyle iyiyiz biz. Şu noktada genel felsefem "sıkıntı yoksa çekeriz dert değil." Yüzüğüme elveda dedim bu hafta itibari ile. Sıkmaya başlamıştı ama ben çok umursamıyordum. Fakat artık parmaklarımın şişliği iyice artınca "güle güle alyans" demiş oldum. 

Doktorum artık kilo muhabbetine hiç girmiyor. Ne yediğimi, ne kadar yediğimi, düzenli hareket ettiğimi bildiği için "tamamen yapısal biliyorum" diyerek geçiyor. Evde tartı görünür bir yerde ise benim cinlerim de görünür seviyelerde oluyor. Eğer eşimin canına tak edip saklamışsa tartıyı o süreçte daha iyice oluyorum. En son yaklaşık 1,5 aydır görüşmediğim bir tanıdık bana bakıp "ne kadar çok şişmişsin" diyerek beni yıktı ama doğumdan sonra gidecekler diye düşünüyorum en azından umuyorum. Şu haftalardır yazdığım hastane çantasını da hallederek işin içinden çıkmayı başardım. Set şeklinde çıtçıtlı torbalara yerleştirdim. Böylece iç çamaşırı ya da ağız bezi dediğimde çantamı alt üst etmelerine gerek kalmayacak. Torba torba ayırdım, düzenledim. Ev ile hastane arası yürüyerek 10 dakika (araba ile gitsek 20 dakikayı geçer, teşekkürler trafik!). O yüzden rahatım ama yine de o gün lazım olacak gerekli bir ihtiyacı unutmak istemiyorum. Listem şu şekilde; 

Benim için:

• 1 önü düğmeli gecelik - 1 ince sabahlık 
• 1 pijama takımı - yine önü düğmeli (ablam doğumlardan sonra çok üşümüştü yanımda uzun pijama olsun) 
• 1 emzirme sütyeni (1 tane de üstümde olacak) 
• 3 yüksek belli iç çamaşırı, yarım paket orkid (gece), 3 tane depend (tek kullanımlık iç çamaşırı), 3 tane kullan at iç çamaşırı (her duruma hazırlıklıyım) 
• 1'i kalın 3 tane çorap 
• Göğüs pedi, göğüs ucu kremi 
• Toka, deodorant, diş fırçası - macunu 
• Terlik 
• Suluk (çok su içen biri olarak kendi suluğumu götürmek bana iyi gelecek diye düşündüm) 
• Ekstra kıyafet almıyorum, geldiğim kıyafetlerle çıkarım 
• Kocam için şortlu pijama takımı, diş fırçası 

Eren için:

• 2 tane uzun kollu çıtçıtlı tulum 
• 2 tane atlet 
• 2 tane pijama altı 
• 2 çorap 
• 2 eldiven 
• 2 şapka 
• 1 muslin bez 
• 1 pamuklu battaniye 
• 3 - 4 tane ağız mendili

Bez, ıslak mendil hastane karşıladığı için yanıma almıyorum. Doğduğu gün yıkanmasını istemiyorum o yüzden yanıma banyoya dair de bir ürün almayacağım. Telefon şarjını eklemem gerekiyor ama onu son anda koyarız çantaya, aklımıza gelirse tabii. En kötü hastanede mutlaka birilerinden bulunur. Bunların yanında bir de hastaneye gelecek olanlara verilecek çikolata olacak yanımızda. O da son zamanlarda alınır büyük ihtimalle. Evet, bu haftalık da benden havadisler bu kadar. 

Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

29 Nisan 2017 Cumartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 32. Hafta

Herkese selamlar; 

Havaların güzelleşmeye başlaması ile benim iç dünyamın da yeşerdiği bir hafta oldu. Doğum günüm sebebi ile uzun zamandır gitmek istediğim ama trafik, kalabalık sebebi devamlı ertelediğimiz bir gün geçirdik. Şansımıza pazar günü olmasına rağmen hiç sıkışıklığa yakalanmadan günü atlattık. Artık 30 yaşıma elvada dedim, merhaba 31! Heyecan dolu bir sene bekliyorum senden... 

Bu hafta doğum yapmayı planladığım hastanenin hazırladığı hamilelik seminerine katıldım. Tüm gün süren seminerde benim gibi 25 karnı şiş insanı bir odada görmek biraz komik geldi. Her an patlamaya hazır bir bomba edası vardı salonda. Doğuma, emzirmeye, yenidoğan bakımına yönelik bilgiler verildi. İşin aslı bu kadar okumamın ve de #BYBO'nun faydasını net bir şekilde görmüş oldum. Pratikte bilmediğim ya da fikrimin hiç olmadığı bir konu çıkmadı karşıma. Gerçi yenidoğan hemşiresinin emzirmeyi görsellerle anlatması iyi geldi, ona şüphe yok. Ben doğumdan sonra ilk haftalar şampuan kullanmayı düşünmüyorum, o konuda da çocuk doktorundan destek geldi. Yaz olacağı için mümkün mertebe her gün suya sokmak istiyorum ama şampuan, sabun gibi her ne kadar bebek için üretilmiş olsa da dışarıdan bir ürün kullanmaya gerek görmüyorum. Tabii bol kakalı zamanlar poposunu sabunlamaktan bahsetmiyorum, ona mecbur olacağım kesin. Sadece zaten tertemiz olan bebeye mümkün mertebe az ürün kullanmak niyetindeyim. Tabii doğumdan sonra ne olacak, ne yapacağım, onu göreceğiz. 

Okuduğum kitaplara bu hafta bir yenisini ekledim, Eren Kaya'nın 'Uyku Kitabı'. Kitap su gibi akıyor, bir çırpıda bitiyor. Her kitleye çok rahat ulaşabilecek kadar duru bir dile sahip ki ben bunun ülkemizde 'kitap okunurluluğu' açısından önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Uyku eğitiminin ne kadar önemli olduğunu özellikle en yakın dostumun kızı Zeynep'ten görebiliyorum. Onun düzeni gerçekten bir anneyi de bebeği de tatmin edecek cinsten. Düzeni, kesintisiz uyuyabilmesi bana bile şimdiden hayal gibi geliyor. Uyku eğitimi ile ilgili farklı yöntemleri içeren uzmanların kitaplarını okudum. Bence hangisinin size ve bebeğe uyacağını bulmak için az çok hepsi hakkında fikir sahibi olmak eğitime başlamadan önce atılması gereken bir adım. İşin özünde hepsinin ortak noktasını kendimce şöyle özetliyorum; 'eğitimi ver, hangi yöntemle olduğunu sen seç, yeter ki çocuğa bir rutin, uykuya yönelik eğitim kat'. Umuyorum bebem doğduğunda, doğru yöntemle ona da bana da işkenceye dönmeden bir eğitim vermeyi başarırım. Hele 3 ayı bitirelim de tabii, ona sıra gelecektir!

Bu hafta aynı zamanda perinatolog ile randevum vardı. Plasentanın duruşuna baktığında, biraz daha yukarı çıktığını, henüz yanlarda olduğunu ama şu an ciddi sıkıntı yaratacak bir durumda olmadığını söyledi, içime su serpmiş oldu. Böylece doğal doğuma yönelik önümdeki en büyük engel biraz daha kalktı sayılır. Eğer ki tekrar inmezse ya da yanlarda tehlikeli noktalara geçiş yapmazsa, bebeğim istediği zaman gelebilecek ki bunu ne kadar istediğimi ilk haftalardan beri söylüyorum. Tabii bu durumda benim yürüyüşlerime biraz hız kazandırmam gerekecek. Havalar da ısındığı için daha motive çıkmam mümkün gözüküyor. Fakat "çiş" derdini ne yapacağız bilmiyorum. Normalde de çok sık tuvalete çıkan biriyim. Şu her teneffüs saatinde sınıftan koşarak tuvalete giden kız var ya, işte o benim. Günde 2 - 2,5 litre su içiyorum, bunun etkisi var biliyorum ama hamilelikte iyice azdı. Son iki haftadır ise eziyet oldu. Evde isem ya da oturuyorsam sıkıntı yok. Ayağa kalktığım an sıkışmaya başlıyorum. 40 dakikalık yürüyüşte üç kere tuvalete gitmek zorunda kaldım. Tutabilsem biraz dayanayacağım fakat geldikten sonra o kadar baskı oluyor ki tek düşündüğüm "kaçıracağım herhalde" oluyor. Genel kanı bunun daha da artacağı yönde. Fakat biraz daha sıkışırsam ben evden adım atamaz hale gelebilirim gibi hissediyorum orası ayrı. 

Bu haftalık benden bu kadar, haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

26 Nisan 2017 Çarşamba

Duymayı reddetmek insan olmaya ihanettir

Oğlumun yatağının başucunda, film karakterlerinin yapıştırmaları var. Benim yatağımın başucunda çerçeveli Atatürk resmi vardı çocukken. Çocuk odası değil, nüfus idaresi gibi. Biraz el becerim gelişince de, kendim kese biçe bir Atatürk profili yaptım astım odama. Annemin çekmecesinde Atatürk kartpostalları vardı. Televizyonda Atam sen kalk ben yatam diye şiirler okunur, ben ağlar, ah Atam, neden öldün diye duygulanırdım. Yatmadan Atatürk’le de bir konuşurdum zaman zaman. Ülkeyi onun izinde kurtaracaktım. Bu memlekette benim gibi yetiştirilen milyonlarca çocuk olmuştur. Aslında yazmak istediğim konu Atatürk değil, ama yetiştiğim evi anlayın istedim. 

Kürt ne demek bilmiyordum, Kürt diye bir kelime de duymamıştım. Güneydoğulu insanların şiveleri farklı idi, ama bu bana acayip gelmiyordu. Bir gün, yaklaşık on yaşındayken, inşaat işçilerinin bilmediğim bir dil konuştuğunu duydum. “Arapça mı konuşuyorlar?” diye sordum, annem “Kürtçe” dedi. Böylece Kürtçe diye bir dil olduğunu öğrenmiş oldum. Ama Kürtçe aslında “gerçek bir dil değil”di. Biraz Farsça, biraz Arapça, biraz Türkçe karması uydurma bir dildi. Bunu da böyle öğrendim ve böyle kabul ettim. Türkçe ile ise ateşli bir aşk yaşıyordum. Elimden romanlar, şiirler, denemeler düşmüyor, devamlı okuyor ve konuşuyor ve dinliyor ve yazıyordum. Sanki vücudumun bir uzantısı, sanki bir uzvum gibiydi Türkçe. Sanki Türkçe’yi benden alsalar nefessiz kalırdım. İngilizce öğreniyordum, iyi de öğreniyordum, ama hiçbir dilin Türkçe’nin yerini tutmayacağını daha iyi anlıyordum böylece. İleriki yıllarda haftalarca bir kelime Türkçe konuşmadığım dönemler oldu, Türkçe kelime ararken takılmaya başladığım, bir şey yazacağım zaman İngilizce yazmayı daha kolay bulduğum dönemler, ama bebeğimi elime aldığımda sadece Türkçe ninni söyleyebileceğimi biliyordum. Hiçbir dilde küfrün Türkçe kadar rahatlatmadığını, hiçbir dilde Türkçe kadar sevemediğimi biliyordum. Çok ülke dolaştım, ama memleket neresi diye sorsanız, bir yerden çok, bir dil, dilim, Türkçe’m derdim. 


Kürtlerle ikinci karşılaşmam evimin salonunda, televizyon ekranında oldu. Teröristler vardı, dağlarda askerlerimizi şehit eden ve benim devamlı öfke duyduğum. Teröristler vardı bebekleri katleden ve benim insan olarak görmediğim. Ve etrafımı ve beni saran bu öfke dalgasının içinde, babaannemin, “onların da anası var, kandırılmış çocuklar, vah” dediğini duydum. Koca bir lanet ve öfke fırtınasını durdurdu yaşlı bir ses. Etkisiz hale getirilenler insan oldu, hatta çocuk oldu, anneleri oldu, anneleri ağladı, anneleri kahroldu, kandırıldılar, çocuktular, gençtiler, birden bir genç belirdi gözümün önünde, kavruk tenli, zayıf, kandırılmış ve ölü. Kafamda bir genç belirdi ve en sevdiği yemek neydi acaba diye düşündüm. Ne zaman ölüm haberi duysam, hangi taraftan olursa olsun, en sevdiği yemek neydi diye sormaya başladım kendime, insan olduklarını unutmamak için. Babaannemin, Türk milliyetçisi babaannemin, sadece bir anne olarak, “vah onların da anası var” dediği an hiç beni bırakmadı ama. Belki başka kimse duymadı, ama benden hiç gitmedi sözleri. 

Kürtlerle üçüncü karşılaşmam Leyla Zana’nın üç renkli kurdelesiyle Meclis’te yemin etmeye geldiği gün oldu. İnsanlar lanet okuyor, öfkeden titriyordu etrafımda. Ben kızgındım, bu ne cüret, bu nasıl bir ihanet diyordum. Sonra ufak bir kadının Kürtçe yemin ettiğini ve benim öfkemin söndüğünü, birden korkunç bir uyanış yaşadığımı hatırlıyorum. Korkunç, çünkü Kürtçe'nin bir dil olduğunu anladığım andı o. Bir insanın damarındaki kanına karışmış, sevmeyi ve küfretmeyi, ninni söylemeyi bildiği dilinde, yemin etmek istediğini anladığım andı o. Birinin bana Türkçeyi yasakladığını düşündüğüm ve donduğum andı. Türkçe yazamazsın ve şarkı söyleyemezsin dediğini düşündüğüm adamlara karşı, bir kürsüye çıkıp Türkçe konuştuğumu hayal ettiğim andı. Türkçe'ye duyduğum aşkın, beni Kürtleri ilk kez anlamaya mecbur kıldığı andı. Karşımdaki bir hain mi, bir kahraman mı karar veremeyip, kafamın karıştığı andı. 

Dördüncü, beşinci ve başka karşılaşmalarım oldu. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, sinemaya, kafeye, sergiye yetişirdim. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, durmazdım. Umurumda değilmiş gibi yürüyüp geçer, umurumda değilmiş gibi yaşardım. Sonra kabuslarıma girdi o anneler, ellerinde resimler, resimlerde çocuklar.” Vah, onların da anneleri var”. Var, babaanne, gördüm onları, yanlarında oturmadım hiç. Yürüdüm gittim, yüzümü çevirdim utancımdan. Neden oturmadım bilmiyorum, neden umurumda değilmiş gibi yaptığımı da bilmiyorum. Yaptım. Vicdanımız anlarda yakalıyor bizi, ama öğretilmiş kör rahatlığımız tüm hayatımızı kaplıyor. Bombalar patladı yürüdüğüm yollarda, korkuyordum. Bombalar patlıyordu, sevdiklerim askerdi, gün sayıyorduk. Ben Türkçe şarkı söylüyordum ve Ahmet Kaya’yı sürgün ediyorlardı. Utanıyordum, ama bir şey yapmadan. 

Diyarbakır’da olanları duyuyordum artık oradan buradan. Anneler hapis ziyaretlerinde Kürtçe yasak olduğu için çocuklarıyla konuşamıyorlardı. Başka dil bilmiyor ve sadece birbirlerini seyrediyorlardı. Ve ben Türkçe kahkahalar atıyordum. Haklı olmak yeter mi, öldürmeden verse Kürtler mücadeleyi dedim kaç kere. Silahsız, kansız bir mücadele, benim de destek olabileceğim demokratik bir mücadele... Bunları Türkçe anlatıyordum. Sonra silahsızca açlık grevi yaptılar hapishanede. Onların bedenleri küçüldükçe, benim vicdanımdaki yara, boğazımdaki yumruk büyüdü. Ben unuttum ve sağlıklı bedenimle yaşamaya devam ettim, onlar hiç iyileşmedi ama. Sonradan öğrendik, olan bitenleri, bizim itirafçılardan dinledik, “bizimkilerin” yaptıklarını ve aklın, vicdanın kabul edemeyeceği zalimliği... Ortak olduğumuz suçun büyüklüğünü öğrendik. Nasıl kirli olduğumuzu öğrendik. Yüzünü dönmeyen herkes gibi öğrendik. Ama neden dedim, neden ses getirecek, müthiş insancıl, yaratıcı bir mücadeleye girmiyorsunuz? Neden bütün dünyayı size bakmaya zorlamıyorsunuz? Bunu ölene, sakat kalana kadar aç kalanlara dedim, utanmadan. Böyle de utanmaz olur güçlü! 

Bir gün, bir parkta otururken ve var gücümle, dünyaya sesimi duyurmaya çalışırken, en merkezdeyken, en görünürken, en imtiyazlıyken, kalabalıkken ve bence çok haklıyken, dehşetle yaşadım, bağırıp da duyulmamanın çaresizliğini. En yaratıcı ve en barışçıl, en umutlu ve en güzeldik. Kameralar önümüzde ve arkamızdaydı. Ve park gözyaşı bombasıyla boşaltılırken, büfedeki televizyon diyordu ki bana, park yapılan anonslarla, olaysız bir biçimde boşaltıldı. Ve büfeci boğazımızı yakan biber gazını içine çekmemeye çalışırken, televizyonu açmış, gözlerine ve ciğerlerine değil, haberlere inanıyordu. İnsan gördüğünü inkar eder mi? Ediyormuş, ben de etmişim. Gerçek inanmak istediklerimize uymuyorsa, yalanlara inanırız. Parkta bir grup genç vardı konuştuğum, “biz fakiriz, işçiyiz, bizi hiç duymadılar, duymazlar da” derken gözlerinden yaşlar süzülen. Onlar ortada kalmıyorlar, dağıtılan yemeklerden almıyor, yanlarında bisküvi getirip, kenardan seyrediyorlardı. Ne içinde yer alabiliyor, ne de dışında kalmak istiyorlardı. “Biz alışığız dövülmeye, siz değilsiniz, haberiniz yok, bu hep böyle.” “Ya ben, bana ne olacak, ben hep dışardayım” diye isyan eden bir çocuk vardı. En kenarda tek başına oturan ve Anadolu’dan gelmiş bir adam vardı. “Bütün isyanlar bastırılır ve biz yine isyan ederiz” dedi. “Bu da bastırılacak, ama biz yine isyan edeceğiz, bu dünyanın kuralıdır.” Duyulmamaya alışık olanlardandı. Ortadaki güzel kıyafetli, fotojenik çocuklar zaferden ne kadar eminse, kenardakiler ise yenilgiden, ama yenilginin mücadele etmekten vazgeçmek için bir sebep olmadığından eminlerdi. Ben onları dinledim diye onların gözleri doluyordu, beraber ağlıyorduk, tam olarak neye ağladığımızı anlatamam. Herkes orada ne kadar birleştiğimizi anlatıyordu, ben hiç bu kadar derinden hissetmemiştim bizi ayıran sınırları. Kameramanlar vardı, biz çekiyoruz, ama yayınlamıyorlar ki diye özür dileyen, televizyonları yönetenler vardı, patron izin vermiyor ki yayınlatalım diyen. Duyulmamak nasıl bir çaresizlik, yaşamadan anlaşılacak gibi değil! Ve o an ben, bininci karşılaşmamda Kürtlerle, orada bana bildiri okur gibi sadece sloganlarla konuşan öfkeli Kürt kadınla, bana söylediği samimiyetsiz sözlerinin altında samimi olarak “beni duymuyorsun” dediğini fark ettiğimde, o an ilk kez o çaresizliği iliklerime kadar paylaştım. 

Günlerdir parkta kalan güzel bir kız, bana Kürtlerin neden hain olduğunu ve albay dedesinden öğrendiği gibi, Kürtlerin her hakka sahip olan vefasızlar olduğunu anlattı ve yanındaki çocuk gözleri ayrılarak dinledi onu, “ama sen böyle düşünüyorsan, biz niye buradayız, biz ne yapıyoruz burada? Görmüyor musun, bizim için de aynı yalanları söylüyorlar? ” diye sordu “Bizim yaptığımız başka, biz haksızlıkla mücadele ediyoruz” dedi kız. Çocuğun omuzları çöktü. Ölmekten beteri, duyulmamak. Hangi dilde konuşursan konuş, dilin anlamı yok, seni dinleyen, anlayan yoksa. Bir insana yapılacak en kötü şey, ona işkence etmek, onu öldürmek, onu konuşturmamak sanırdım. Onu dinlememek, onu görmemekmiş. Var olmamak, görülmemek. Sen yoksun. Sen yoksun. 

Kim bilir kaç Kürt bağırmıştı, demokratik ve yaratıcı ve insancıl şekillerde. Kim bilir kaç barışçıl gösteri yapmışlardı. Kim bilir kaç kez anlatmışlardı bize. Biz duymamıştık. Duyurmamayı seçenlerle, duymamayı seçenlerin işbirliği ile her gün ölmüştü ruhları. Ben onlardan Kürtçeyi çaldığımı anladığım gün, değişmiştim. Ama onlardan sadece dillerini değil, seslerini de çaldığımı anladığım gün, susamayacağımı da anladım. Görmek zorundaydım, duymak zorundaydım, göstermek ve duyurmak zorundaydım. Bazen yaşlı bir kadın, bir ana olmuş ve vah demiş, onların da anası var. Bazen bir kız çocuğu, dilsiz kaldığını hayal etmiş ve içi acımış. Çok siyasal bir konuymuş, ama aslında hiç değilmiş. Anne olmakla ilgiliymiş, ninni söylemekle ilgiliymiş, karşındakini görmekle, duymakla ilgiliymiş. Bir çocuğun kendi dilinde şaka yapmak istemesiyle ilgiliymiş, bir kadının acısını haykırmasıyla ilgiliymiş. Sevmek ve kaybetmekle ilgiliymiş. Bütün bu cinnetin, cinayetin, kanın ve savunulamayacak çok şeyin arasında, sıkışmış kalmış insan hikayeleri varmış, duyulmayı bekleyen. Duymamak insan olmaya ihanetmiş. Bu kanın durmasını durdurmak için ben ne yapabilirim diye sordum. Susma! dedi içimden bir ses. Korkuyorum dedim. Herkes korkuyor dedi. Hep korkacaksın, ama bu susmak için bir bahane değil. Bombaların, silahların susmasını istiyorsan, sen susmayacaksın dedi. Ölümün, öldürmenin olduğu yerde herkes kirli, herkes haksız, kimi savunacağım dedim. Birini değil, bir tarafı değil, sadece barışı savunacaksın dedi. Ve nerede, ne zaman bir barış umudu görsen, ona sarılacaksın. Acıları paylaşacaksın, umudu yaşatacaksın. 

Kulağını kabart, duyacaksın.

Aysuda Kölemen

23 Nisan 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 31. Hafta

Güzel günler ümidi ile merhaba BYBO,

31. haftayı devirirken sol kalçam "ah-uh" sesleri çıkartmama neden olacak kadar ağrımaya başladı. Yavaştan kendisini hissettiriyordu fakat son günlerde ağrı hiç geçmez halde. Sanırım doğum yaklaştıkça ağrılar konusunda biraz daha hassas olmaya başlayacağım. Rüyalarım ise aldı başını gidiyor, her gecem ayrı bir serüven. En son kurt adam tarafından kaçırıldım, bunun da ötesi olmaz herhalde! Kabusların yanında bebemi gördüğüm rüyalar da oluyor. Yüzünü net olarak 'görmesem' de kucağımda olduğu rüyalar, o günü keyifli geçirmemi sağlıyor. Sadece keyif değil hem sabırsızlık hem de korku sarıyor o sabahlar beni. Bir yanım hemen 38. - 39. haftalara gelip bebemi kucağa almak istiyor, diğer yanım endişe içinde olabildiğince yavaş geçsin bu zamanlar diyor. Tam bir iç dünya hengamesi... Geçen hafta doktor kontrolüm vardı. Plasentam ile ilgili biraz daha olumlu yaklaşım içine girebildik. Yukarı doğru çıkmaya başlamış fakat hala yanlarda. Durumu daha da netleştirmek için haftaya perinatolog ile görüşeceğiz. Eğer o da ılımlı yaklaşırsa doğal doğum için elimde hala bir şans olacak. Bu da benim keyfimi gerçekten çok yerine getiren bir haber oldu. 


Tüm pozitif enerjimi plasentaya iletiyorum, yukarı doğru alalım kendisini! Doktorum ay sonunu bulmayacaksam araba ile annemin yanına gitmeme izin verdi. Biz de fırsat bu fırsat diyerek hafta sonu "Ayvalık yolcusu kalmasın" dedik. Yol tahminimden yorucu geçmekle beraber 3 gün süren mini tatil bana çok iyi geldi. Temiz hava, kumsalda yürüyüş, taze salatalar, balık, ev yemekleri derken Ege'nin tadını tam manası ile çıkarmayı başardım. Baharda gitmemizin avantajlarını da sonuna kadar kullandık. Daha "yazlıkçı" modu başlamadığı için mekanlar olabildiğince sakindi. Uzun zamandır Cunda'yı bu kadar güzel görmemiştim. 10 15 sene önce gittiğim zamanları hatırlattı bana. Henüz 'keşfedilmemiş' doğal güzelliği ile karşımdaydı. Hamile halimle ne kadar iştahlı bakıyorsam ikramlar da eksik olmadı. İkramlar karşısında 'tatildeyim canım ben' diyerek bir iki kaçamak yaptım, pişman değilim! İçimde kalan tek aktivite denize girmek oldu. Hava gerçekten 22 - 23 dereceleri görseydi tek seferlik deneme yapacaktım fakat 20 dereceyi bile anca görüp, üstüne de Ege rüzgarını yiyince cesaret edemedim. Ağustos'a şunun şurasında ne kaldı diyerek kendimi avutuyorum. 

Geçen hafta yine hızlı bir kararla oda dolap işini bitirmiş oldum. Kayınvalidem geldi, sadece örtüleri yıkama amacı ile işe başladık, tüm işleri hallederek kapıyı kapattık. Yorucu bir süreç oldu ama değdi. Benim gibi kafasında bir iş varken diğer işlere tam konsantre olamayan biri için büyük bir rahatlama da oldu diyebiliriz. Kıyafetler, yatak artık hazır nazır. Hastane çantasını da Mayıs sonu gibi halletmeyi planlıyordum ta ki bu hafta annemle yaşadığımız küçücük olaya kadar. Bir bebek mağazasında zıbın aranırken, benim yaşlarımda bir 'baba' geldi ve alttan çıtçıtlı yenidoğan kıyafeti istedi görevliden. Satıcı elindekileri tek tek gösterecekken, baba aynı telaşla 'Hangisi olursa fark etmez; alttan çıtçıtlı herhangi bir body olur. Beni hastaneden bekliyorlar, doğum yeni oldu' dedi. Bebeğin 2.250 gram, beklenenden biraz erken geldiğini de arada öğrenmiş olduk. Bu da benim çanta hazırlama faslını biraz daha öne almama neden oldu. Büyük ihtimalle birkaç haftaya o işi de bitiririm. Ondan sonra benim yapacağım birşey kalmayacak, doğru zamanda Eren'in gelmesini bekleyeceğiz. 

Üç hafta kadar önce BYBO arkasından yaşanan bir takım olaylar ve bu hafta ülkenin geleceğine yönelik alınan büyük karar (!) benim oğlumla ilgili en kritik konuları düşünmeme neden oldu. Oğlum çok zeki biri olur mu bilmiyorum, büyük işler başaracak mı bilmiyorum, spora / müziğe yeteneği olacak mı onu da bilmiyorum. Fakat ben onun iyi biri olması için herşeyi yapacağım, onu biliyorum. Doğruyu takip etmesi gerektiğini, bunu yaparken körü körüne değil sorgulayarak hareket etmesini, iyinin - hakkın yanında olması gerektiğini, "kötülere / zalimlere" karşı boyun eğmemesini öğreteceğim ona. Emeğe, iyiliğe ihanet etmemesini, edenin de yanında olmaması gerektiğini anlatacağım uzun uzun. Çok para kazanır mı, çok iyi bir mesleği olur mu bilmiyorum da iyi insan olması için çaba sarf edeceğimi biliyorum. Hayvanları sevmesini, doğayı (elimizde ne kaldıysa) korumasını, "erkek annesi" olmanın verdiği sorumlulukla kadınlara karşı "doğru" davranış sergilemesini öğreteceğim. Bu da benim ve eşimin boynumuzun borcu olarak yazılı kalsın burada. 

 Haftaya hem doktor kontrolü hem de doğum semineri var heyecanla beklediğim. Verimli bir seminer ve güzel haberlerle karşınızda olurum umarım. Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgilerle 

Ezgi.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 28. Hafta

Merhaba BYBO dostları, 

Bu hafta tam manası ile benim için sakinlik içinde geçti. Kursun bitmesi ile beraber evin tadını çıkarmaya başladım. Kendime günlük program yaptım; ders zamanlarını belirledim. Haftalık yemek listesi ayaladım. Evde yapılması gereken irili ufaklı işleri sıraladım. Yorgunluk durumuna göre onlara da yavaş yavaş el attım. Gerçi bir gün dolap temizliğini biraz fazla abarttım, sonrasında ağrım olduğu vakit kendimi 'nadasa bırakarak' ilerlemem gerektiğini idrak ettim. Fakat sonuçta evde olmanın keyfine tam olarak vardım diyebiliriz. Psikolojik olarak da fiziksel olarak da daha iyi hissettiğim bir hafta oldu. Özellikle tahta sıralardan kurtulmamla beraber bel ağrılarımda da fark edilir bir azalma oldu. Yürürken belime bıçak saplanıyor hissi de böylece yok olmaya başladı gibi. 'Daha dur sen ağrıları bu dönemde göreceksin' diyenlere kulak tıkayarak şimdiki halimin tadını çıkarıyorum. Geçen hafta sonu yaklaşık iki senedir beraber çalıştığımız beslenme uzmanı ve fizyolog olan doktoruma gittim. Kendisi sadece kilo ile değil benim ruh halimle de sağ olsun yakından ilgilenir. Bazı insanlar vardır, sadece konuşması bile size iyi gelir, içinizi açar. İşte o da benim için bu tarz insanlardan. Sanırsınız o kadar kilo alan ben değilim, keyifli keyfli çıktım yanından. Moral, motivasyon tavan seviyede günü geçirdim. 

Son tahlillerime bakarak her gün 30 dakika güneş banyosu yapmamı istedi. Şansıma bu hafta da genel olarak güneşliydi. Unutmadığım günler geçtim balkona, aldım kitaplarımı, bacaklarımı ve kollarımı sıyırdım, yarım saat kadar ev ortamında güneşlenmeyi başardım. Tabii çıktığım saatler öğleden sonra idi. Güneşin doğrudan geldiği saatlerde çıkmamaya özen gösterdim. Ama sanki bebem, babası gibi sıcağı sevecek gibi geliyor bana. Ben sıcağa hiç dayanamam, çok çabuk sıkılırım. Lakin kocam ise Akdeniz insanı. Bebe bu konuda kime çekecek merakla bekliyorum. Doktor uçağa izin vermedi ama araba yolculuğu için bir kere daha zorlamayı düşünüyorum. Annem Ayvalık'ta yaşıyor ve ben ay sonu 3 4 günlüğüne onun yanına gidip, Ege havası almayı çok istiyorum. İstanbul'dan uzak, dingin, kısacık bir tatilin doğumdan önce bana iyi geleceğini düşünüyorum. Hem kendimi anne yanında şımartmak için çok geçerli bir haldeyim. Umuyorum izin verir. 

Yaptığım araştırmalarda öğrendim ki plasentanın rahim ağzını kapamasının üç farklı aşaması bulunuyormuş: Biri tamamen kapama, biri kısmen kapama, diğeri tam kapamıyor arada boşluk var fakat plasenta hemen rahmin üstünde yer alıyor. İlk durumda normal doğum mümkün gözükmüyor, diğer iki seçenekte ise duruma göre normal doğum yapılabiliyor. Benimki hangi aşamada henüz bilmiyorum, yukarı çıkacak diye düşündüğümüzden doktorla hiç bu muhabbetlere girmedik. Haftaya kontrolde yine plasentam aşağıda ise sanırım bu detayları konuşma vakti de gelmiş olacak. En azından biraz daha bilgilendirilme kafamı rahatlatacaktır. 


Bu hafta bebemin en kıymetli oyuncakları geldi. El emeği, göz nuru örgü bebeklerimiz. Kayınvalidemin el işi gerçekten de çok başarılıdır. Gördüğünü bir kalıp şeklinde çıkarmayı başaran insanlardan. Hem kıyafet konusunda hem de bebekler konusunda epey şanslıyım. Bugüne kadar bana örüyordu şimdi sıra bebeme geçti. Özellikle kendisi bazı konularda benden daha hassas olduğu için ördükleri açısından da kafam çok rahat. Batmayan ip, organik ip, boyasız ip gibi tüm detaylara bakıyor. Bana sadece giydirmesi ya da oynatması kalıyor. Bebenin de severek oynayacağı ve giyeceği günleri görelim... Kutsal bir tören edasında bahsedilen bebe doğmadan önce kıyafetlerini yıkayıp ütüleme işini ay sonuna doğru halledeyim diyorum. Gerçi 'yok 34.haftayı bekle, 35.haftayı bekle, tozlanır, kirlenir' gibi yorumlar alsam da kim dolabındaki tüm kıyafetleri her ay baştan aşağı yıkayıp sonra ütülüyor bilmiyorum. Doğuma kadar annem yanıma gelmeyecek, o yüzden ben de iyice şişip rahatsız hale gelmeden o işi de aradan çıkartmak istiyorum. Hele benim gibi ütüden nefret eden bir kişiyseniz, havalar ısınmadan halletmek mantıklı olacak gibi. Neyse ki çok yakın bir arkadaşım o gün yardıma gelecek, bir gün içinde bitirmeyi başarırız böylece. O iş de aradan çıktığında bebek eşyalarına yönelik pek bir işim kalmamış olacak gibi gözüküyor. Bu haftalık da bu kadar. Güzel bir Nisan ayı bizi bulsun. 

Sevgiler,

Ezgi

30 Mart 2017 Perşembe

Ebeveynlik ve Fedakârlık

Bizim kültürümüzde “ebeveynlik” ve “fedakârlık” sıklıkla yan yana gördüğümüz iki kavram. “Sabahlara kadar başında bekledim!” “Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim!” “Saçımı süpürge ettim!” “Özel hocalar tuttum!” … Bu tür cümlelerden oluşan fedakârlık listeleri uzar gider. Oysa bence “ebeveynlik” ve “fedakârlık”, yan yana durmaları çoğu zaman yanlış hatta sık sık da sakıncalı olan kavramlardır. Zorunluluk mu Fedakârlık mı? Öncelikle, zorunluluk nedeniyle yaptığımız işlerden dolayı fedakârlık yaptığımızı söyleyebilir miyiz? Tuvalete gitmemiz, üşüyünce üstümüzü örtmemiz gibi eylemlerimizde fedakârlık bulunabilir mi? Cevap tabi ki “hayır” olacaktır. İşte çocuğumuzla ilgili gerçekleştirmiş olduğumuz eylemlerin de çoğunluğu bu zorunlu işler kategorisindedir. “Ama çocuk da olsa farklı bir insan ve benim kendimden başkasına yaptığım iyilikler neden zorunluluk olsun ve fedakârlık olmasın?” gibi bir düşünce gelebilir aklınıza. Evet, çocuğunuz sizden farklı bir insan ama tamamen sizin istek ve iradenizle dünyaya gelmesine sebep olduğunuz bir insan. Dünyaya gelip gelmeme, sizi anne baba olarak isteyip istememe gibi seçenekler arasından tercih yapma şansı yok. Dolayısıyla dünyaya bir çocuk getirirken, o çocuğun temel sağlık, beslenme ve ilgi gibi ihtiyaçlarını karşılayacağınıza dair bir önkabulü onaylamış oluyorsunuz, farkında olsanız da olmasanız da. Bu açıdan, çocuğunuz yetişkin bir birey olana kadar bakım-görümü tamamen sizin yükümlülüğünüz altında ve ortaya çıkan ürünle ilgili sorumluluğun önemli bir kısmı da sizin omuzlarınızda olacak. Bu, hem çocuğunuza hem de topluma karşı olan bir sorumluluk. Zorunluluğun bir diğer yönü de pratikteki zorunluluk. 
Diyelim ki çocuğunuz hasta oldu ve sabaha kadar başında beklediniz. Bu durumun bir alternatifi var mı? En fazla başka bir aile büyüğünün yardımından –kısıtlı miktarda- faydalanabilirsiniz ki çoğunun böyle bir imkânı da yok. Onun haricinde ne yapacaksınız? Yan komşudan, çocuğunuz her hastalandığında çocuğunuzun başında durmasını mı isteyeceksiniz? Bu örneği çocuğunuzun bütün ihtiyaçlarına genelleyebilirsiniz. Yani -bir üstteki paragrafta geçen zorunluluğun mantıkî temelleri aklınıza yatmasa da- pratikte de çocuğunuzun temel ihtiyaçlarını karşılamak zo-run-da-sı-nız. Fedakârlık Tavrı ve Hissinin Olası Sakıncaları “Ben gerçekten fedakârım. Çocuğuma hep diğer insanların çocuklarına verdiklerinden daha fazlasını verdim. Kendime hiç zaman ayırmadım, hep çocuğumla ilgilendim. Bütçemizi sarssa da çocuğumu en pahalı okullara gönderdim” şeklinde konuşan ebeveynler de var. Eğer bu yaptıkları, çocuklarının bir dezavantajından dolayı ise ve çocukları bu ekstralar ile ancak ihtiyaçlarını karşılamış oluyorsa, zaten bu da yine temel ihtiyaçlar kategorisine girer ve fedakârlık sayılmamalıdır ama çocuklarının çok da ihtiyaçları yokken bu tarz ekstra yüklerin altına girmişlerse “bu fedakârlıklarından dolayı kendilerini alkışlıyoruz” demeyeceğim tabi ki de, bilakis aşağıya yazacaklarım tam da bu ebeveynlere yönelecek olan eleştirilerdir. 

1- Ebeveyn Açısından Maddi, Manevi, Fiziki ve Psikolojik Olarak Sürdürülemezlik: Ebeveynlik uzun soluklu bir süreçtir. Kısa mesafe koşucusu gibi tüm varlığınızı ilk saniyelerde tüketirseniz, tıkanır kalırsınız. Ondan sonra birileri kolunuza girerek götürür sizi varış noktasına. Taşımanız gerekenleri taşımanız şöyle dursun, siz de başkalarına yük olursunuz. Yani uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ebeveynliğe göre kendinizi ayarlamalısınız. Bunu yapmazsanız, ilk başlarda size hoş gelen –fırsat bulsa bile- kendine zaman ayırmama, fiziki olarak kendini çok yorma gibi durumlar zamanla sizin normunuz olacak. Performans olarak bu normun altına düştüğünüzde vicdan azabı hissetmeye başlayacaksınız ama bu normu sürdüreyim derken de perişan olacaksınız. İlk başlarda “süper”i yapmaya çalışırken manevi, fiziki ve psikolojik olarak yıpranmanız neticesinde asgariyi bile yapamamaya başlayacaksınız ve ‘haddini aşan her şey zıddına dönüşür’ durumu ortaya çıkacak. Çocuğuna 24 saat dolu dolu ilgi ve şefkat göstermeye çalışan –ama kendini ihmal eden- bir ebeveyn iken, çocuğunun hiçbir şeyine tahammül edemeyip sürekli bağırıp çağıran birine dönüşeceksiniz. Bu açıdan, bu öz varlıklarınızı idareli ve öngörülü olarak kullanmaya çalışmalısınız. “Fedakârlık” yapacağım diye insanüstüymüşüz gibi davranmanın hiçbir anlamı yok. Maddi varlıklarımızı da yine diğer varlıklarımız gibi dengeli bir şekilde kullanmayı öğrenmeliyiz. 

2- Çocuğa Yaşatılan Soğuk Duşlar: Birinci maddede saydığımız olumsuzlukların çocuğa olan yansımalarından birisi, sürekli anormal şekilde yaşadığı standart değişiklikleri olacaktır. Aşırı yoğun ilgi ve anlayıştan, tahammülsüzlük ve farklı versiyonlarda şiddete doğru yaşanan savrulmalar çocukta soğuk duş etkisi yaratacaktır. Maddi yönden ise; kendimizi zorlayarak çocuğa oluşturduğumuz standartlar, ufak bir maddi yalpalamamız sonrası ters düz olacak, çocuk adaptasyon sorunları yaşayacaktır. Bu arada çocuklarımız tabi ki bizimle birlikte hayatın zorluklarını da görmek ve bu şekilde hayata karşı direnç geliştirmek zorundadırlar ama hayatın bu zorluklarını öngörüsüzlüğümüz sebebiyle ve keskin bir şekilde çocuklarımıza yaşatmaktan kaçınmaya çalışmalıyız. 

3- Çocuklar Arası Adaletsizlik: Diyelim ki ilk çocuğumuza çok acayip “fedakârlıklar” yaptık. İlgiyi, şefkati ve maddi kaynakları ayarsızca önüne döktük ve derken ikinci bir çocuğumuz oldu. Acaba birinci çocuğumuzdaki standartları ikinci çocuğumuzda da yakalayabilecek miyiz? Aynı anda iki çocuğumuz olduğu ve birinci çocuğumuzun ihtiyaçları da yine devam ettiği için, tabi ki birçok alanda tek çocuklu gibi davranamayacağız ve ikiye bölünen bütün varlıklarımızla çocuklarımızın ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde karşılamaya çalışacağız. Bu durum gayet normal. Çocuklar arası kıskançlık da doğal olarak işin cabası zaten. Görüldüğü kadarıyla zaten yeterince problem potansiyeli taşıyan çok çocukluluk durumunu, bir de bizim ebeveynliğe çok aşırı yüklemeler yaparak zorlaştırmamamız lazım. Yapılan üst düzey “fedakârlıklar” sonucu tek çocuğuna bile zar zor yetişen ebeveynler, çok çocuklu duruma geldiklerinde haliyle çocuklar arası dengesizlikler ve adaletsizlikler ortaya çıkabilecektir. Etrafımızda, koca koca insanlar olmalarına rağmen hala hayatta istediklerini elde edememelerinin sebebini, kardeş(ler)ine sunulan imkânların kendilerine sunulmaması olarak gören kişiler var. Çocuklarımıza bu ihtimalleri de düşünerek yaklaşmamız lazım. 
4- Borçlu Hissettirilen Çocuklar: Bu “fedakârlık” tavrı maalesef aile içinde çokça konuşulmaktadır. Aslında insanı “bu fedakârlık değil!” diye bağırtan en önemli etmen de budur. Çocuğunuz için gerçekten bir fedakârlık yaptığınızı düşünüyorsunuz, bunu ebeveynler olarak sadece kendi aranızda konuşursunuz. “Ama olmaz ki! Kendileri için nasıl ‘fedakârlıklar’ yaptığımızı çocuklar da duymalı ki ona göre hem bizim kıymetimizi hem de onlara sunduklarımızın kıymetini bilsinler.” anlayışı maalesef çok yaygın ve çok rahatsız edici. Ayrıca “bu ‘fedakârlıklar’ı sadece çocukların bilmesi yetmez, eş-dost-akraba-konu-komşu da bilsin ki, nasıl ‘cefakâr-fedakâr-çilekeş’ ebeveynler olduğumuz tescillensin, şöyle sinemiz doyası bir tatmin olalım, di mi ama…” Biz farkına varsak da varmasak da dillendirilen bu “fedakârlıklar” çocuğu içten içe borçlu hissettirir, minnet duymasına yol açar ve bence bu tarz bir borç-minnet duygusu gayet sağlıksız bir durum. Hatta ebeveynlerin ajitasyon yoğunluğuna göre, kendisine sunulanlardan dolayı ebeveynlerinin yaşadığı “mağduriyet ve mahrumiyetleri” sürekli duyuyor olmak, çocukların suçluluk duymalarına yol açabilir ve psikolojilerine zarar da verebilir. 

5- Başa Kakılan “Fedakârlıklar”: Bir de bu “fedakârlıklar”ın başa kakılması var ki, “borçlanma”dan daha da öte bir durum. “Borçlanma”da çocuk ebeveynlerin söz ve davranışlarından kendi anlayış hassasiyetine göre bir şeyler anlar ve ona göre kendine bir borç çıkarır. “Başa kakma”da ise çocuğun kendi kendine anlaması yeterli görülmeyen “fedakârlıklar” cisim haline getirilir ve çocuğun kafasına fırlatılır. Genelde, çocuğun gerçekleştirdiği bir “beklenti karşılayamama” ya da “suç işleme” durumunda açığa çıkarılır. “Başa kakma”nın tahribatı, “borçlanma”nınkine göre çok daha ağırdır. Anne babanın yaptığı yapacağı her şeye lanet okutmakla kalmayıp, hayatın anlamını da sorgulatabilir insana. Bir gün gelip de çocuğunuzun başına kakacaksanız, yaptığınız o şey her ne ise, yapmayın daha iyi. 

6- Daimi Alacaklı Ebeveynler: “Borçlu Hissetme” ve “Başa Kakma” kısımlarında bazı yönlerden ele aldığımız durumun ebeveynler tarafındaki yansıması da “ebeveynlerin daima alacaklı olması durumu”dur. Bu durum aslında meselenin en vurucu noktası desek yanlış olmaz. Ebeveynler çocuklarıyla ilgilendikleri dönem boyunca yaptıkları “fedakârlıkları”, çektikleri “çileleri”, yaşadıkları “mağduriyetleri/mahrumiyetleri” meğer hiç sıradan şeyler olarak görüp bir köşede unutulmaya terk etmemişler, üst üste yığıp bilinçlerine ve bilinçaltlarına doldurmuşlar. Çünkü “bu dünyada sadece kendileri çocuk büyütmüştür. İlk ve tektirler. Diğerlerinin yaptığı ebeveynlik, onların yaptığı süper kahramanlıktır. Daha neler neler…” Bu açıdan ebeveynler, bugüne kadar yaptıkları şeylerin “karşılığı” olarak kendilerini çocuklarının üzerindeki tek söz sahibi, hatta onların tek sahibi, yöneticisi ve idarecisi olarak görmeye pek bir alışıktırlar. Çocuklarının kendi başına bir birey olduğuna, bir tercih hakları bulunduğuna alışmakta çok zorlanırlar. “O üniversitedeki o bölüm kazanılacak, o meslek değil şu meslek seçilecek, o kızla değil bu kızla evlenilecek”tir. Sonra gelsin tartışmalar, mücadeleler… 

Son olarak; yukarıda yazdıklarım, ebeveynliğin ne kadar zor ve zahmetli bir iş olduğuna, ebeveynlerin çocuklarına harcadıkları her bir emek parçacığının paha biçilemez bir kıymette olduğuna inanmamı engellemiyor. Temel mesele; bu çok kıymetli emeği yorumlarken ve çocuklarımıza sunarken, bilerek veya bilmeden ortaya çıkabilecek yanlışlıkları engellememizdir. 

Huzur ve mutluluklar dilerim…

Atilla Mısra

26 Mart 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 27. Hafta

Selamlar, 

27. haftayla beraber 'üçüncü trimester' sürecine adım adım gelmiş bulunuyorum. Vücudum da son düzlüğe girdiğimizin sinyallerini günbegün arttırarak veriyor. Yorgunluk, ayak bileklerinde şişlik, uyku kalitesindeki düşüş, burun tıkanıklığı... Normal şartlarda daha önümde 13 hafta kadar olacağını düşünürsek, eğlenceli anlar katlanarak ilerleyecek diye düşünüyorum. Ah şu cefakar annelik (!) 

Geçen hafta duygusal olarak yersiz hassaslık içinde olduğumdan bahsetmiştim. Neyse ki bu hafta daha normalim, tek bir konu dışında: Leyla. Leyla benim 3 yaşına yeni giren yeğenim. Almanya'da olduğu için en son 4 ay önce görüştük. Şimdiye kadar süren en uzun ayrı kalışımız. Her gün kısa kısa görüntülü konuşmalarımız oluyor. Fakat son birkaç haftadır konuşmalarımızın özeti şu şekilde:

- Teyze sen bugün mü geleceksin? 
- Hayır canımın içi, sen geleceksin buraya. Havalar ısınacak o zaman sen beni görmeye geleceksin. 
- Ben senin evine mi geleceğim? 
- Evet kuzum. 

Arada bir iki farklı konu sonrası:

- Teyze sen gelince de (o an ne yiyorsa ya da yapıyorsa) beraber yeriz/ yaparız. - Tamam, ben yakın zamanda gelmeyeceğim ama gelince yaparız. 

En vurucu darbe geliyor: 

- Teyze senin orada ne işin var ya, uçakla gelsene buraya. Her seferinde ben de ablam da Leyla'ya yakın zamanda gelemeyeceğimi anlatıyoruz. Gerçi en son bu cümleyi söyledi, ben telefonu kapar kapamaz doktorumu aradım: "Uçağa izin hala mı yok?" diye. Plasentanın aşağıda olması nedeni ile hala iznim yok. Deseydi gidebilirsin, anında gidecektim. O bunları söylüyor ve beş dakika sonra unutuyor biliyorum. Teyze diyerek karalar bağlamadığını da tabii ki farkındayım ama çok özledim ve onun da özlediğini biliyorum. Bu da beni çok hassaslaştırıyor ona karşı. Doğum zamanı gelecekler ama o vakitte yeterli ilgiyi göstermem mümkün olacak mı bilmiyorum. Maddi olarak ayarlayabilirlerse Nisan ayı içinde bir hafta sonu babaanne ve dedesini de görmek için gelebilirler. En kötü senaryoda, doğum zamanını saymazsak, Ağustos ayında anne evinde cümbür cemaat Ayvalık'ta olacağız, o zaman bol bol hasret gidereceğiz. 

Okul, kurs, üniversite genel anlamda ben başarılı biri oldum. 'Örnek' bir öğrencilik hayatım oldu hep. Bunun sebebi bir gördüğümü şıp diye kavramam ya da çok hırslı olmam değil tabiri caizse 'eşek' gibi çalışmam. Yoğun sorumluluk duygusu hisseden biri olarak elimde bir iş varsa onu iyi yapmaya çalışırım. Buna dersler de dahil. Ta ki şimdi gittiğim kursa kadar. Ömrümde geçirdiğim en başarısız ders dönemi içindeyim ki bir lisans, üç yüksek lisans, iş ile ilgili lisans belgesi alan biri olarak bu tarz süreçlerden çok geçtim. Lakin şu an olmuyor. Beynim erimiş, pelte olmuş gibi hissediyorum. Algım zayıfladı, derslere verimli çalışamıyorum. Normal şartlarda 3 - 4 saat aralıksız çalışabilecekken şimdi ilk saatin sonunda yoğun bir sıkıntı yaşıyorum. Bazen geçerli bir sebep oluyor bu bölünmelerde bazen ise saçma sapan nedenler. Sınıfta, 'kendine çok yüklenme sen hamilesin' dediklerinde ayrı bir canım sıkılıyor. Hatta geçen kantindeki görevli benden bahsederken, 'bayan rahatsız çok bekletmeyelim' dedi. Tamamen iyi niyetle dediğini biliyorum ama orada benim rahatsız olduğum kanısı sadece koca karnımdan çıkıyor. Hamilelik gerçekten 'beynimi eritirken, beni rahatsız mı etti acaba' diye düşünüyorum. 

Bu konuda bu kadar dertli olmamın sebebi başarısız olmam değil Temmuz ayının sonunda gireceğim sınavlar. İş ile ilgili girmek zorunda olduğum bu sınavlar iki gün sürecek. Büyük ihtimalle o süreçte ben 'lohusa' olacağım. Bebem 40-50 günlük olacak ve ben sayfalar dolusu yazı yazacağım sekiz sınava gireceğim, sabahtan akşama kadar. Her biri de birbirinden keyifli (!). Doğumdan sonra oturup ders çalışabileceğimi düşünmediğimden, son iki ayım. Bu zamanı iyi değerlendirmek zorundayım yoksa bebeyle beraber Aralık ayında yine girmek zorunda kalacağım ki ders çalışmak ne kadar mümkün olacak bilmiyorum. Bana düzenli yardım edebilecek birileri olmayacak bebek bakımı sürecinde. Aralarda gelen gidenim olacak ama temelinde ben yalnız anneler grubunda olacağım. O nedenle Temmuz ayında gireceğim sınavda verebileceğim kadar dersi vermeliyim ki diğer dönemde bir iki dersi halledebileyim. Bu sebepten beynime rica ediyorum, şu bilgileri kafana sok! Saçlarımı, hamilelikte 'çok hızlı uzar' genellemesine inandığım için gönül rahatlığı ile kestirdiğimi önceki haftalarda yazmıştım. Çevremde de bildiğim hamilelerin gerçekten saçları sırma olmuştu. Peki ya ben? Normalde hızlı uzayan saçlarım durdu. Neredeyse aylardır normal hızının yarısı kadar uzamadı. Fakat sadece saçlarım değil, vücudumdaki hiçbir tüy uzamıyor. Bu da işin güzel yanı. Gerçek manada tüylerimin uzaması durmuş durumda. Kollarımda en son tüyü Ekim ayında gördüm. Kaşlar, bıyıklar ayda bir yapılacak küçük temizlik dışında sıkıntısız. Öyle tüysüz genç kız misali geziyorum. Doğum sonrasına dair korkularım olsa da şimdilik bu keyifli anın tadını çıkarıyorum, büyük yüklerden kurtulmuş durumdayım en azından bir süre daha. Biraz isyankar, biraz duygusal, biraz da hoşnut bir haftanın ardından gelecek hafta daha güzel ruh halleri ile görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım